Kırgızistan Türkiye15 dakika okunma süresi

0

Oş, Özgen, Fergana, Taşkent, Hive, Bişkek, Talas… Coğrafi uzaklıktan çok tarihî yakınlığın çekiciliği. Anadolu’yu bir zamanlar fikir ve insan kaynağı olarak besleyen beldeler. Yardımlaşma destanını ise günümüzde anadolu’dan gidenler yazıyor.

[ Ömer Demir, Hamza Aydoğan ]

Anavatandan beş bin kilometre uzakta Kırgızistan’ın Oş şehrine sabaha karşı varıyoruz. Uzak diyarlardan dönen evladın vatan özlemiyle yorgunluğu unutup, biraz da hasretle sağa sola gittiği gibi biz de hemen Özgen’e geçiyoruz.Özgen Oş’un 52 km doğusunda . Bir zamanlar Karahanlı Devleti’nin başkentliğini yapmış beldenin tarihi mekânlarını geziyoruz. Orta Asya Türk sanatında, Hindistan’dan Pakistan’a mimari şaheserlerin izlerini taşıyan Karahanlı Medresesi bütün Özgen şehrini görebilecek bir tepede bulunuyor. Bu tepeden şehre bakarak:

“İşte bir zamanlar binlerce hadis-i şerif hafızlarının yetiştiği âlimler diyarı Fergana Vadisi ve Özgen şehri. Karahanlılar bu vadide Müslümanlığı kabul ettiler, buralarda yetişen âlimler Anadolu’ya kadar yettiler. Anavatanınıza hoş geldiniz!”

Bu sözler bizi kendimize getiriyor ve asıl vatanda olduğumuzu öğreniyoruz.

Kim yavru kim ana?

On gün süren Oş, Özgen, Bişkek, Talas, Taraz ve Türkistan seyahatimiz boyunca konuştuğumuz herkes, kendilerini anavatan, biz misafirleri ise “yavru vatandan” gelenler olarak görüyor. Biz de detaylara girmiyoruz, misafir ev sahibinin kuzusudur kavlince kabul ediyoruz. Her ne kadar 5500 km’lik uzaklık, kara yolu ile 70 saatlik bir araba yolculuğu gibi görünse de Türkistan ile Anadolu tarih boyunca bir yardımlaşma destanı yazan, iki yakın memleket olduğunu bütün gezimiz boyunca ve yaptığımız detaylı görüşmelerde yakinen görüyoruz.

Kırgızistan, Kazakistan, Astana, Furenze, dediğinizde size çok da sıcak gelmeyebilir. Ancak Türkistan, Hive, Taşkent, Fergana, Oş,

Özgen, Talas, Almatı dendiğinde, her ne kadar coğrafi uzaklık olsa da tarihi yakınlık ruhumuzun derinliklerinde hissediliyor. Yakınlık ve uzaklık biraz da nerede baktığınıza bağlı aslında. Mesela Türkiye’den baktığınızda Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan; Kırgızların, Kazakların ve Özbeklerin memleketi gibi görünür. Ancak daha yakından baktığınızda içinde Kırgız, Özbek ve Kazak olmakla beraber bütün hepsi Türkistan’dır.

Fergana Vadisi’nde uzağı yaklaştııan ilim yolları

Bitiş noktası Özgen olan Fergana Vadisi, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasında bir bölgenin adı. Bölge takriben 300 km uzunluğunda ve 70 km genişliğinde. İçinde Fergana, Andican, Hokand, Hive, Nemengan ve Özgen gibi yerlerin bulunulduğu vadi, İslam tarihi açısından çok önemli. 712-13 yıllarında Kuteybe Bin Müslim komutasındaki askerler tarafından fethedilen Fergana Vadisi sonraki yıllarda Hanefi mezhebine mensup yetiştirdiği âlimleri ile ilim dünyasında meşhur olmuştur.

Daha önce ismini çok duyduğumuz; ama hatıralarıyla burada yeniden karşılaştığımız İmam-ı Serahsi Hazretleri otuz ciltlik El-Mebsut kitabını Özgen’de yazmış. Eserinin daha ilk sayfalarında Özgen’i başından ve ayağından iki ayrı nehir geçen belde diye tarif ediyor. Karahanlı hükümdarını bazı uygulamalarından dolayı ikaz ettiği için İmam-ı Serahsi hapsediliyor. O yerler bugün, bir tarafta Kara Derya’nın, diğer tarafta ise Yassı Derya’nın geçtiği upuzun şehrin batı tarafında bulunuyor.

Karahanlı Mezar harabelerinin bulunduğu tepenin şehre bakan yamaçlarında, İmam-ı Serahsi Hazretleri’nin uzun yıllar kaldığı hapishanenin harabeleri de mevcut. On yılı aşan hapis hayatında kapısına kadar gelen gayretkeş talebelerine “uzaktan” kitaplarını yazdırmış İmam-ı Serahsi. Hapishanenin o zor şartlarda yetiştirdiği talebelerini de Anadolu’ya göndermiş. Ders okuttuğu hapishanenin harabeleri hâlâ mevcut. Geçmişte onların talebeleri Anadolu’yu ihya ederken, bugün Anadolu’dan buraya gelenler beldeye yetiyor.

Özgen ile Oş arasında yol boyunca ziyaret yaptığımız yerler arasında Mevlana Siracuddin Hazretlerinin kabirleri de var. İmam-ı Serhasi bu coğrafyanın Karahanlılar döneminde yaşamış ilk büyük alimlerinden, Mevalana Siracuddin Hazretleri ise Hokand Hanlığının son dönemlerinde yaşayan belki de bu coğrafyadaki alimlerin en sonunculardan biri. İkinci Abdulhamid Han dönemine denk gelen yıllarda yaşayan Mevlana Siraceddin Hazretleri bölgede
hâlâ sevilen, hatırlanan, hatta akrabaları bulunan bir alim.

Oş’un en yüksek tepesinde bulunan kabrine yakın mesafede, torunları Bahadır ve Bahrullah amcalar ziyaretimizden çok memnun oluyorlar. Amcaların Oş şehrindeki kendine mahsus muhitleri, sanki birçok şeyden tecrit edilmiş gibi insana ayrı bir huzur veriyor. Onlarla konuşurken dışarı ile içerinin farkını hissettirmiş olmalıyız ki şu izahı yapmaya ihtiyaç duyuyorlar: “Zulüm döneminde annelerimiz bizi gece kaldırır ders okuturdu. Selahattin Sakıp Hazretleri’nden ders alan atalarımızın bizde çok az hatıraları var. Ancak 1960’lı yıllarda babamın duvara sakladığı kitapları çıkarttığı günü hiç unutmuyorum.”

Her türlü zorluk ve zulmet döneminde annelerin insan karakterine dokunuşu bir başka olsa gerek.

“Kırgızistan’ı güzel günler bekliyor”

Buralara kadar geldiğiniz, bizleri ziyaret ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim. Bağımsızlığımızı kazanalı yaklaşık 24 sene oldu. Bu süre zarfında sürekli kendi içimizdeki olumsuz işlerle boğuşmak zorunda kaldık. Bundan sonra inşallah devletimizin dünyada söz sahibi olan bir devlet olabilmesi için elimizden geleni yapacağız.

Yardımlaşmanın kahramanlık yüzü, İznik Kırgız Türbesi size ne anlatıyor?

Oş’un da içinde bulunduğu yerler bugün Kırgızistan sınırları içinde. Aslında Fergana Vadisi Doğu ve Batı Çağatay Hanlıkları arasında bölüşülemediği için tampon bölge olarak kendi kendine yettiği dönemlerin olması işin tarihi bir derinliğinin olduğunu da gösteriyor. Daha sonraki yıllarda Buhara’ya bağlanan geniş bölge, uzun süre müderrislerin ve talebelerin vakıf mülkü olarak kullanılmış. Kayıtlarda bu döneme Hoca Aileleri dönemi denilmiş.

Bu topraklar Hoca Aileleri adıyla dünyada nadir görünen bir sistemle yönetilirken, bu yıllarda Anadolu’da Osmanlı Beyleri İznik üzerinden İstanbul’a taarruz halindedir. Osmanlı Devleti bu yıllarda Hoca Aileleri bölgesinden hiç beklemediği bir yardım görür. Oş, Özgen gibi Fergana Vadisi’nden muhtemelen hocalarının yönlendirdiği 15 bin asker Osmanlı’nın fetihlerine katılmak için en uç nokta olan İznik’e gelir.

Tarihi kayıtlarda detayları bulunamayan bu hadise aslında İznik Kırgız Türbesi’nin mimari detaylarında gizlidir. İznik’in güneyinde, Yenişehir Kapısı yakınında, Orhan Gazi Zaviyesi’nin karşısında bulunan bu türbe İznik’in fethine de katılan ve belki bir işaret ile binlerce kilometreyi atları ile aşıp, cephenin en uç noktasında Osmanlı ordusunda şehit düşen buğday tenli, çekik gözlü, yiğit Kırgız Türklerine aittir.

Türbeyi Y.Mimar Ali Saim Ülgen 16. yüzyıla, Ekrem Hakkı Ayverdi de mimari yapısına göre Orhan Gazi dönemine (1324-1360) tarihlemektedir. Onları izleyen sanat tarihçiler ise özellikle sütunlardaki işçiliğe bakarak Bizanslı ustaların bizzat süslemelerinde çalıştıklarını söylemişledir. Bu detaylar bize göstermektedir ki, İznik Kırgız Türbesi’nin Fergana Vadisi’nde yürütülen tedrisat ile yakından alakası vardır.

Yeniden canlanan yardımlaşma her alanda hissediliyor

1300’lü yıllarda on beş bin bahadır İznik’e gelerek “İçinde Hasret, Hüzün ve Ayrılıklar Olan Bir Yardımlaşma Destanı” yazdılar. Bugün ise iki ülke arasındaki öğrenci değişimi üzerinde canlanan yardımlaşma özellikle başkent Bişkek’te kendini hissettiriyor.

Oş şehrinden iç hatların tarifeli uçağıyla Bişkek’e geçiyoruz. Ancak bu hatta zannedildiği gibi Rusya ve ABD’nin askeri üstleriyle karşılaşmadık. Orta düzeyde bir yolculuk konforu vardı.

Başkent Bişkek, Rus yönetimi tarafından sonradan kurulan bir şehir. Önceki ismi Furenze imiş. Şehirde yoğun bir nüfus var. Nüfusun çoğunu Kırgızlar oluşturuyor. Ancak Özbek, Kazak, Ahıskalı ve Türkiye’den gidenler de azımsanmayacak kadar fazla. Ana caddelerde Türkiye’den giden markaların iş yerleri gözle görünür seviyeye gelmiş.

Şehir içerisinde yeni kurulan birkaç kilise de dikkatlerden kaçmıyor. İpekyolu Asya Derneği’nin yaptığı sünnet merasimi sırasında sünnet olanların “Müslüman olduk” demelerinin arka planında bu tip farklı çalışmaların olduğu anlaşılıyor. Kırgız, Kazak, Özbek, Rus ve Türk çocukların sünnet edildiği bu merasime katılanlar buna “sünnet toyu” diyorlar. Ve yardımlaşmanın her alana yayılmasından hayli memnunlar.

Sünnet programlarına katılanlarla konuşurken Türkiye’den gelenlerin çoğunlukla öğrencilik yıllarında buraya gelip ticarete başlamaları dikkatimizi çekti. Kırgızlara kendilerini sevdiren genç girişimciler, yöneticilerle de çok iyi ilişkiler kurmuşlar. Zaten iki toplum arasındaki her alandaki yardımlaşmaya halk gibi, yöneticilerin de çok alaka gösterdiğini yakinen gördük. Bu vesile ile Başbakan Yardımcısı Nurhanbek Momunaliev, Gençlik ve Çalışma Bakanı Alisbek Alimkulov, Din İşleri Başkanı Bakir Ulu Tursunbey ve Kırgızistan Türkiye Büyükelçisi Metin Kılıç ile görüşme fırsatımız oldu. Görüşmelerde ortak kanaat yapılan yardımlaşmanın her ne kadar küçük de olsa tesirinin halk arasında büyük olması ve bir de kalıcı olan yardımın insana yapılan yatırım olması.

Talebe ilişkileri üzerinden W yapılan kalıcı yatırımlar

Kırgızistan, Orta Asya’nın coğrafî olarak küçük ama stratejik olarak büyük ehemmiyete sahip bir ülkesi. Büyük devletlerin güç mücadelesine sahne olan bu küçük ülkede artık insanlara, farklı maksatlar için faaliyet yürüten güç odaklarından gına gelmiş durumda. Yaşanan hadiselerin merkezinde o günleri anlatan Kırgızistan Gençlik ve Çalışma Bakanı Alisbek Alımkulov şunları söylüyordu:

“2010 yılında Gençlik Bakanı oldum. 2011 yılında görevimi yükselttiler, Çalışma ve Gençler Bakanı oldum. 2012’de üç bakanlık birleştirildi ve Gençler, Çalışma ve Göçmenler Bakanlığı oldu. 5 yıl süreyle bakanlık yaptım. Ben 38 yaşında bakan, 39 yaşında general, 40 yaşında da halk kahramanı ilan edildim. Burada bir şeyi anladım, biz bizim için yapılan farklı maksatlardaki çalışmaları bertaraf etmek istiyorsak yardımlaşmaları arttırmak zorundayız.”

Başbakan Yardımcısı Nurhanbek Momunaliev ise özellikle eğitim ve kültür alanında yapılan yardımlaşmanın başarıya ulaştığını müşahede ettiklerini söylüyor. Din İşleri Başkanı Bakir Ulu Tursunbey konunun bambaşka bir yönünü konuşuyor. “Kırgız halkı çok dindar insanlar. Ancak birçok devletin kabul etmediği misyonerler burada, devletin de otorite boşluğundan istifade ederek bu güne kadar her türlü faaliyet yürütmüşler. Bu sebeple Kırgız halkının içerisinde Hıristiyanlık başta olmak üzere diğer farklı inançları kabul edenler ve Selefilik çalışmalarına kapılarak Ehli Sünnetten ayrılanlar var. Bunlara karşı beraber mücadele etmek zorundayız.”

Konunun özetini Kırgızistan Türkiye Büyükelçisi Metin Kılıç yapıyor. “Bölgeyi geliştirmenin en önemli yolu eğitim yoluyla alınan öğrencilerdir. Bizim bu bölgedeki amacımız ticari kaynaklı değil. Bizim tek amacımız bölge ile Türkiye arasındaki bağı tekrar kurmaktır. Bu bağı da en iyi eğitim yoluyla yapıyoruz. Mesela aldığımız öğrenciler sadece 6 ayda Türkiye Türkçesi’ni, örf ve adetlerimizi öğrenebiliyor. Çünkü kendilerine yakın bir kültür olduğu için kolay öğreniyorlar.

Kırgızistan’da bu kadar çok Türk malının ve şirketinin olmasının sebebi Türkiye’den çok sayı da iş adamının gelmesi değil. Bunun sebebi bizim alıp okuttuğumuz, eğitim verdiğimiz Kırgız insanları. Türkiye’ye gelip mallarımızı gören insanların geri döndükleri zaman devlet kapılarında birçoğunun önü kapatılmış. Onlar da ticarete atılmışlar ve Türk mallarını satmaya başlamışlar. Bu süreç 23 yıldır devam ediyor.”

Hoca Ahmet Yesevi meşalesi ve Anadolu ile Türkistan hoca-talebe ilişkileri

işkek’ten çıkıp kara yolu ile sınırdan geçerek Kazakistan’a gireceğiz ve oradan da Hoca Ahmet Yesevi’nin yurdu Türkistan’a ulaşacağız. 650 km’lik bu yolu iki günde alabildik. Bişkek’ten Calvador sınır kapısı boyunca sıcak havada birkaç defa durup kımız içeceklerinden tatma fırsatımız oldu. Halk gerçekten Türkiye’den gelenleri çok seviyor. Kazakistan sınır kapısında kendisi Kazak olan ancak Kırgızistan’da yaşayan Şemsettin Bey’in yardımlarını ise unutmamız mümkün değil.

Calvador’dan Talas Savaşı’nın Kazakistan tarafındaki şehir olan Taraz’a kadar bindiğimiz arabanın şoförünün Özbek olması aslında bölgede Kazak, Kırgız, Özbek ve Türk hayatların birbirine nasıl da karıştığını göstermesi açısından önemliydi.

Kırgızistan’da nüfusun yüzde birden fazlasını 90 yılından sonra Türkiye’den gidenler oluşturuyor. Kazakistan’da ise oran yüzde bire çok yakın. Çimkent’ten sonra Hoca Ahmet Yesevi türbe ve müzesinin bulunduğu Türkistan şehrinde 2000 yılında bölgeye giden Ramazan Bey rehberlik ediyor. Üç evladı da şimdi farklı ülkelerde yuva kuran Ramazan dedenin en büyük özlemi torunları. Çimkent’ten Türkistan arası Karaman, Konya yolunu andırıyor. Alabildiğine bozkır ve yer yer at sürülerinin insanı cezp ettiği bu güzergâhta Ramazan dedenin okuduğu ilahi gözlerimizi dolduruyor.

Ötüşmüyor bülbülleri

Bak kokmuyor hiç gülleri

Buna çare bulunur mu?

Gideceğim edeceğim

Ben bu elden gideceğim

Nasihat kar etmez bana

Ben bu elden gideceğim

Muhammed’e Muhammed’e

Canım kurban Can Ahmed’e

Yusuf El Hemedani’nin talebeleri arasında yetiştirip özellikle de Anadolu’ya gönderdiği talebeleri ile bilinen Hoca Ahmet Yesevi Yurdu’na vardığımızda bir zamanların ihtişamlı medeniyetini müşahede ediyoruz. Müze bölümü yörenin tasavvuf ve ilim hayatıyla ilgili ipuçları vermesi açısından son derece önemli. 63 yaşından sonra toprak altında kurduğu hayatını gördüğümüz yer ise tam anlamıyla ibret fotoğrafı.

Rivayete göre Hoca Ahmet Yesevi’nin yüz on iki bin talebesi olmuş. Bunlardan on iki binini yaşadığı muhitte bırakmış, diğer doksan dokuz binini uzak diyarlara İslamiyet’i halka öğretip anlatmak üzere göndermiş. Yine rivayete göre her yıl en iyi talebelerini seçip Anadolu’ya gönderirmiş. Kendisine “Bunun hikmeti nedir. En iyileri hep Anadolu’ya gönderiyorsunuz?” diye soranlara, “Yarın oraların en iyileri buraya gelecekler.” buyurmuş.

Hayatta insana en zor gelen şey nedir, diye sorduğumuzda verilen birkaç cevaptan biri de vatanını, sevdiklerini bir daha görmemek üzere arkasında bırakarak yurdundan, yuvasından çıkmak olacaktır. Ramazan dedenin “Biz yardımlaşma destanının günümüzde en kolay yönünü yaşıyoruz.” demesi de herhalde bu günün şartlarında tekrar vatana dönebilmenin kolaylığını anlatıyor.

Yardım etmenin stratejisi olur mu?

ardımda strateji olur mu konusunu konuşurken Çalışma Bakanı Alisbek Alımkulov’un şu sözü dikkat çekiciydi. “Siz Sultan Süleyman’a Süleyman Han deyip geçiyorsunuz. Biz ise Kanuni Sultan Süleyman Han diyoruz. Tarih bilgimiz yok ama öğrendiğimiz saygımız var.” Bu söz bana bir şeyi hatırlattı. Yardımlaşmada strateji olur. Bazen onlar bizden alır bazen de biz onlardan.

Ebru yapmayı bilmeseniz de görmüşsünüzdür. Şartları oluşturulan tekne içine renkler bir fırça yardımı ile atılır. Alttaki renkler olmasa üstteki renkler dağılır. Üstteki renkler olmadığında ise alttaki renk bir işe yaramaz. Türkiye’de kaybedilen tarihi doku, yapılan dini ve tarihi erezyonun geride kalan ipuçları var ve konuşulabiliyor. Orta Asya’da ise geçmişle irtibatın ipuçları çoğunlukla silinmiş durumda. Alımkulov’un bahsettiği saygı üzerinden ebru misalinde olduğu gibi alt renk oluşturulabilir. Ancak bizim de onlardan üst renkleri dokumak için alacağımız çok ders var.

(Toplam 593 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.