EdebiyatEğitim

Kısır Döngü

MUSTAFA Amca’nın avuç içleri nemliydi, yeni abdest almış olmalıydı. Camiye giderken sürdüğü beyaz zambak, ellerinin üstünü tatlı tatlı kokutmuştu. ilk iftarı yapmış, ikinci teravihe gidiyordu. Kapıdan çıkınca geri dönüp hanımına seslenmiş, beni istemişti. Otuz beş senelik hanımı cüzdanı karıştırmış, eline ilk geleni, yani beni Mustafa amcanın eline tutuşturmuştu. Pek önem vermemişlerdi bana. Hayata başlarken duyduğum “herkes seni el üstünde tutacak.” cümlelerinin aksine varlığımla yokluğum bir gibiydi adeta.

Ben kim miyim? Kimisi alın teri der bana, kimisi elinin kiri. Bazıları benim için deli olur, bazıları umursamaz, bir kısmı ise kulum kölemdir. Evet, doğru bildiniz, parayım ben. Kâğıt, mürdüm rengi, gıcır gıcır bir beş lira…

Aslında yolculuğum Mustafa amcanın iftar pidesi aldığı fırında başladı. Hamurcu ustası kasada bozuk para kalmayınca daha yeni çektiği gıcır gıcır beni ve bir kardeşimi on lira karşılığında kasaya bırakmıştı. Mustafa Amcanın cebine iftar pidesinin para üstü olarak girmiştim. iftarı beraber yapmış, şimdi de teravihi kılıyorduk. Bankadan önceki hayatımdan uzun uzadıya bahsedemeyeceğim. O günleri hatırlamak dahi istemiyorum. Yoğurma, pres, üstüme yazılanlar falan derken çekmediğim çile kalmadı.

Namazdan sonra elini cebine atan Mustafa Amca, bana dokunmadan cebindeki diğer bozuklukları avuçladı, yardım kutusuna bıraktı. Tek başıma kalmıştım. Evin yolunu tuttuk. Mustafa Amca sık sık midesinden şikayetlenirdi. Soda içmek istedi. Bakkalın kapanmış olmasından korka korka dükkana yaklaştı. Dükkanı kilitlemek üzere olan Rıza efendi’den rica minnet iki şişe soda kaptı, karşılığında beni takdim etti. Rıza Efendi kasanın mezarı andıran daracık ve en karanlık bölgesine bırakmıştı. Hesap toplandığı için ben ertesi günün cirosuna dahil olacaktım. Eski arkadaşların birinden işittiğime göre, bizim hayatımızın en eğlenceli anları bakkal ve marketlermiş. Kasada beklerken acaba kimin eline, hangi eşyaların para üstü olarak teslim edileceğimizin merakı, çileli hayatımızın yegane tesellisiymiş. Aramızda kasadan göz ucuyla müşteri beğenip “beni ver, beni ver” diye seslenenler de yok değilmiş hani.

Neyse lafı fazla uzatmayayım, kasada yapayalnız kalınca günün yorgunluğuyla uyuya kalmışım.

Sabah olduğunu bakkalın kasayı açışındaki çıt sesiyle fark ettim. Bana dokunmadı ama kasayı da kapatmadı. Etrafımı rahatlıkla görebiliyordum. Yağ tenekeleri, çay paketleri, ufak şekerlemeler.

Dükkana ilk gelen ilkokula yeni başlamış bir kız çocuğuydu. iki tane ekmeği poşete koyup iki lirayı küçücük avucundan Rıza Efendiye uzatmıştı. Ardından gelen teyze, iftarlık birçok malzeme aldı. Unutmamak için tuttuğu listeye her seferinde bir çizik atıyordu. Aldıkları o kadar çok poşet tuttu ki, Rıza efendi teyzeye yardım etsin diye oğlunu çağırmak zorunda kaldı. Teyzenin alışverişi de beni yerimden kımıldatmamıştı. Rıza Efendi teyzeden aldığı kartı yanımda duran yarım ekmek çapındaki makineye taktı. Teyze, üstündeki tuşlara basmış sonra da sanki parası eksilmemiş gibi çıkan fişleri gönül rahatlığıyla cüzdanına yerleştirmişti. Teyzeden sonra dükkana giren beyefendi beni heyecanlandırmıştı. Kibar konuşuyordu. “Şundan ver, bunu da ver” falan demiyor her seferinde rica ediyordu. Elimde olmadan “beni para üstü ver” diye mırıldanmaya başladığımı fark ettim. Hayatın tadını almaya başlamıştım galiba. Cebinden çıkardığı yüzlük beni daha da heyecanlandırdı. Sonrasında işittiğim konuşmalar ise bütün hayallerimi suya düşürdü. Rıza Efendi “bozuk yok sonra verirsin” dese de Beyefendi “yok canım olur mu öyle şey lütfen alın” diye ısrar ediyordu. Rıza Efendi benim sesimi duymamış olacak kapıdan dışarı çıktı karşıdaki manav Hayrettin’e seslendi: “Hayrettin Abi, yüz lira bozuğun var mı?” ayak sesleri uzaklaştığına göre para bozulacak ve beyefendiye
benden başkaları para üstü olarak verilecekti. Zaten beyefendi de çıkmıştı dükkândan. Canım sıkıldı. Kasanın içinde can sıkıntısından kıvranırken hiç tanımadığım birisinin alel acele hareketlerle benim bulunduğum kasayı alt üst ettiğini, bir şeyler aradığını görmemle avuçlarının arasına sıkışmam bir oldu. Canımı acıtıyordu. Sanırım koşmaya da başlamıştı. Arkadan Rıza Efendi’nin sesini duyuyordum. “Ramazan günü yaptığına bak, hayırsız adam. Daha siftahımı yeni etmiştim. Allahtan kasaya paraları koymamışım.” diyordu. Biraz acıdım Rıza Efendi’ye. Ama çok da değil. Zira son cümlesi pek yakışık almamıştı. Kırıldım.

Endişeli avuçların rahatlayıp gevşemesi ve beni bırakması akşamüstünü buldu. Galiba mahallesine gelmiştik. ikimiz de yorulduğumuzu anladık.

Kendini mahalle parkının banklarından birine attı. Pişmandı. Ellerinde poşetler, kese kağıtları, sıcacık pidelerle evlerine mutlu giden insanlara imrendi.

En azından evine alın teriyle ekmek götürebilen bir adam olamadığına hayıflandı. Ayağa kalktı, evin yolunu tuttu. Karşıdan komşusunun geldiğini gördü. Sanki bana sebep bildirirmiş gibi “kimi kimsesi yok, paraya ihtiyacı olduğunu söyleyemez de, en azından iki pideyle çocukların ağzına birkaç lokma girmiş olur. Ben de vicdan azabından kurtulurum.” dedi. Bu hareketinin makbul olmayacağını ben bile biliyordum. Hiç çalıntı malla hayır mı olurmuş? Cevabımı beklemeden elini cebine atmasıyla beni kadının eline tutuşturması bir oldu. Şimdi soğuk, yıpranmış ve incelikten nasibini kaybetmiş bir avuç içindeydim.

Kadıncağız beni gördüğüne çok sevinmiş gibiydi. Avucunu açıp açıp bana bakıyor, belki de alabileceklerinin hayallerini kuruyordu. iftara kısa bir süre kalmıştı. Müezzinin eli kulağında denilebilirdi. Fırına girince beni uzattı: “Ne kadar pide ediyorsa almak istiyorum.” Pideleri önce kağıda sarıp sonra poşede koyan hamurcu ustasını tanıyordum. Dün akşam bu saatlerde fırıncının elinden para üstü olarak Mustafa Amca’nın cebine geçivermiştim, şimdi ise tekrar aynı yerdeydim.

Kadın pideleri aldı, dükkandan çıktı. Usta da beni tanımıştı sanki. Eliyle düzeltti kasada dün bulunduğum bölmeye tekrar bıraktı. Sokaklar tenhalaşmış, sesler kısılmıştı. Ezan okunmaya başladı.

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı