Kişisel Gelişim

Konusuna Göre Hitabet Örnekleri

Kürsüden Notlar

Hatip, kalibresini ortaya koyup zekânın afeti “şöhret”e kapılmadan, akıl oyunlarıyla hareket etmeli. 

Evet, hitabet bir sanattır. Hem de iyi bir sanattır. Yalnız şöyle bir yanlış algı var zihinlerimizde. Hitabet, sadece bir topluluk karşısına çıkıp konuşmak mıdır?

Bir hitabet sanatının oluşabilmesi için illa belirli bir dinleyici kitlesinin varlığı gerekli midir?

Hiç iki fikir arasında kararsız kalmışlığınız ve kendi kendinize konuşmuşluğunuz oldu mu?

Olduysa, sonunda hangisini seçtiniz?

Durun tahmin edeyim; kulağa hoş geleni değil mi?

İşte bu, hitabetin güzelliğidir.

Kendi kendimizi ikna etmeye çalışırken bile, kulağa hoş gelen nidalara yöneliyor, o sarıp sarmalayıcı ve çekici cümlelerin peşinden gidiyorsak; başkaları için durum, bundan farklı olabilir mi?

Bir konuşmada, olmazsa olmaz bazı unsurlar vardır ki eğer bunlar yoksa veya var da yerli yerinde kullanılmıyorsa bu, hissedilir. Ağızda kekremsi bir tat oluşur. Bir olmamışlık, oturmamışlık göze çarpar.

Olmazsa olmaz unsurların başında genel kültür gelir. Bir hatibin genel kültürü iyi olmalı. Yerinde, zamanında ve nükteli konuşmayı bilmeli. Akıcı bir üslupla bunu, ilmek ilmek işlemeli. Vurgu ve tonlamasını çok iyi yapmalı, bazen sesi alçaltıp bazen yükselterek insanları sarsabilmeli. Bunu yaparken de nefesini iyi ayarlamalı. Eğer hatip, tıkanıp kalırsa, üst üste dizdiği tuğlalar bir nefesle yerle yeksan olmuş olur. Emekler boşa gider.

Bir diğer çok önemli husus ise günümüz iş dünyasının sıklıkla sorduğu sorudan ibaret: Neden sizi seçelim, farkınız ne?

Bu soruyu, hitabet sanatına uyarlayıp her hatibin, kendi kendine yöneltmesi lazım: Neden beni dinlesinler, farkım ne?

Farkın ortaya konulacağı en bariz alan, zekâdır. Hatip, zekânın afeti “şöhret”e kapılmadan, akıl oyunlarıyla hareket etmeli, hızlı düşünmenin yansıması olarak bir konudan diğerine atıf yapabilmeli. Böylelikle hem kalibresini ortaya koyar hem de odak merkezi olur.

Analiz zamanı

Kötü gidişattaki güzel ifadeler

“Her şeyi doğru yaptık. Hiçbir yerde hata yapmadık. Ancak yine de başarısız olduk. (Böyle iddialı girişler, beraberinde büyük risk getirir. Öyle ki ilk cümlede söylenen şey, tek seferde net bir şekilde ortaya konuyor. Dinleyiciler için geriye sadece iki ihtimal kalıyor: “Ne diyor?” diye anlamaya çalışıp dikkat kesilmekle; “Bunları duymaya mı geldik?” diyerek salonu terk etmek.) Böyle olmasını elbette arzu etmezdik. Burada bir avuç görünebiliriz. Ancak bütün dünyaya hitap ettik ve ediyoruz. (“Bir avuç” kelimesinin kullanılmasına dikkat edin. Dinleyenleri hem içine çekiyor hem de küçülterek büyütmeyi yansıtıyor.) Anlaşılıyor ki burada üzerimize düşen çok iş var. Bu hatadan üzerime düşeni alıyorum. Herkesin de aynı sorumlulukla hareket edeceğini biliyorum. Bugünün bir avuç insanı; yarının binleri, milyonları neden olmasın? Bütün bu kötü günler atlatıldığında; aklımızda kalacak olanlar, bizimle beraber çalışanlar, mücadele edenler olacaktır. Bunun ne demek olduğunu düşünebiliyor musunuz? (Cevaplandırılmayan, cevabı ima edilen sualler muğlaklık bırakabilir. Her zaman açık ve net ifade etmek daha iyi olsa da hatipler; bu şekilde retorik suallerle konuşmalarını bitirmeye eğilimlidirler. Çünkü bunun cevabını herkes kendi nefsinde/zihninde bulabilir. Bazen dinleyenleri, kendileriyle baş başa bırakmak gerekir. Ayrıca “Bunun ne demek olduğunu düşünebiliyor musunuz?” cümlesiyle hatip; dikkati istediği yere çekiyor.)

Bir mezuniyet konuşması örneği

Şimdi Âşık Olmanın Zamanı Geldi

Biraz önce konuşmamın başlığı ilan edildiği vakit, gözlerinizde çeşitli ifadeler belirdi. Mezun olanlardan bazıları gülümserken, diğerleri de bunu kabul ediyormuşçasına başlarını salladılar. Öte yanda, bazı ana ve babaların kaşlarının çatıldığını gördüm. Onlar, âdeta bana şunu demek istiyorlardı: “Çocukların kafalarına daha fazla yanlış düşünceler yerleştirmeye çalışma.” Biraz sabredin ve bekleyin. (Konuşmanın başlığından açılıyor sözler ve insanların gülümsemesi, jest ve mimikleri ile devam ediyor. Hedef kitle çok iyi bir şekilde analiz ediliyor. Velilerin kaşlarının çatılmasına kadar her ayrıntı hatibin ifadelerine ilmek ilmek işleniyor. En sonda ise “sabredin” ve “bekleyin” ifadeleriyle dinleyicilerin hazırbulunuşluk seviyeleri yükseltiliyor. Âdeta teyakkuz hâlini aldırtıyor.)

Hazreti Süleyman (a.s.) der ki:

Bu gök kubbe altında her şeyin bir mevsimi ve zamanı var:

Dünyaya gelmenin zamanı var; ölmenin zamanı var; dikmenin zamanı var ve dikileni koparmanın zamanı var.

Öldürmenin zamanı var ve yaraları sarmanın zamanı var; yıkmanın zamanı var ve yapmanın zamanı var.

Gülmenin zamanı var ve ağlamanın zamanı var; yas tutmanın zamanı var ve şen olmanın zamanı var.

Taş atmanın zamanı var ve taşları bir araya getirmenin zamanı var; kucaklamanın zamanı var ve kucaklamaktan kaçınmanın zamanı var.

Kazanmanın zamanı var ve kaybetmenin zamanı var; saklamanın zamanı var ve kaldırıp atmanın zamanı var.

Sevmenin zamanı var ve nefret etmenin zamanı var; savaşın zamanı var ve barışın zamanı var.

Hazreti Süleyman (a.s.), bütün bunların ayrı ayrı zamanlarda yapılması gerektiğini söyledi. Bugün mezun olanlara, “Şimdi âşık olmanın zamanı geldi” derken, benimle hemfikir olacaklarına inanıyorum.

Bu noktada, akıllarından romantik düşünceler geçirenleri hemen ikaz edeyim ki sizi ümitsizliğe düşüreceğim. Buraya, sizin anladığınız manada bir aşk çağrısında bulunmak için değil, istikbalde karşılaşacağınız bazı kavramları geniş bir şekilde anlatmak için geldim; çünkü âşık olmak demek, hayat boyu sürecek kendini vakfetmekle ilgili önemli bir adım atmak demektir.

(Hatip harika bir şekilde iktibasını tamamlıyor. Her şeyin nasıl da yerli yerinde ve zamanında yapılması gerektiğini titizlikle ifade ediyor. Ağırlıklı olarak gençlerden oluşan topluluğa yaptığı konuşmada herkesi ustalıkla ters köşeye yatırıyor. “Ayrı ayrı zamanlar” ifadesi ile mezunlara yönelerek “benimle hemfikir” diyor ve hem kendi otoritesini artırıyor hem de inanmayan, şüphe eden, kıyıda köşede kalan kimseler varsa onları da hitabet halkasının içerisine alarak öğütüyor.)

Harp sanatı ve padişah hitabeti

Be hey!

Yavuz Sultan Selim Han, harp sanatında ve milletleri idare etmede rüştünü ispatlamış şahsiyetlerden biridir. 1514 yılında, Çaldıran Seferi’nde, düşmanın ortalıkta görünmemesinden ve uzun yolculuktan bıkan yeniçeriler, padişaha isyan etmişler, onun çadırına saldıracak hâle gelmişlerdi. Memleket meselelerinde en küçük bir hatayı bile affetmeyen Yavuz Sultan Selim, atına binip yeniçerilerin arasına dalarak şu unutulmaz konuşmayı yapmıştı:

“Be hey asker kıyafetli korkaklar! Maiyetimde yiğitlik ve kahramanlık göstereceğinize böyle mi hareket edersiniz! Askerde itaat, emre karşı gelmek midir? Çoluğunu, çocuğunu ve ailesini savaş meydanına tercih edenler, geriye dönsünler, onlara izin veriyorum. Buraya geri dönmek için gelmedim. Meşakkatlere, zahmetlere göğüs germeden nasıl zafer kazanılır? Asıl hedefimize bu kadar yaklaşmış iken, rezil bir şekilde geri dönmek yiğitliğe, mertliğe yakışır mı? Ölümden korkanlar, geri dönsünler. Bizi isteyip yolumuzda can ve baş feda edecek yiğitler, ölümden korkmazlar. İçinizde er yoksa tek başıma savaşırım.”

(Be hey! Nidasıyla dikkat çekici bir yükselme var. Tamamen erkeklerden oluşan böyle bir kalabalığa bu coşkulu giriş gayet normal ve yerindedir. Anakronik hataya düşmeden, o devrin harp şartları göz önüne alınarak değerlendirildiğinde; kullanılan ifadelerin ne kadar yerli yerinde olduğu anlaşılıyor. Askerleri korkaklıkla itham ediyor, komutanın emrine itaatsizlikle suçluyor, savaş meydanı ile ailesini kıyaslayarak gitmek isteyen gidebilir, diyor. Meşakkat, zahmet diyor, hemen akabinde “zafer” diyor. Bunlar çok önemli ayrıntılar. Yiğitlik ve cesaretlik atıflarında bulunarak “Tek başıma savaşırım” diyor ve bir komutanda olması gereken çok önemli özelliği sunuyor: Kararlılık.)

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı