Korkmadılar, Kazandılar ASHAB-I KEHF

0

Tarsus’tayız. Berdan Çayı uzakta şelalesini akıtırken derin bir uykudan serin bir sabaha uyanıyoruz. Bugün de maddeten uyanabildik, diyoruz. Ya manen uyanabilmek ne zaman mümkün? Bencülüs Dağı heybeti ile karşımızda duruyor. Hemen berisinde Takbaş Köyü, köyden şehre geçişin meşakkatini çekiyor. Ancak yol üzerinde giderken çoban köpeklerine rastlamamız zihnimizi de canlandırıyor. Kıtmir de buralardaydı, diyoruz. Hemen bağlantı yolu ile otoban üzerinden Bencülüs’e doğru kıvrılıyoruz. Dağın dibinde bir çoban evi. Sürüler teknelerinde yemlerini yiyor. Bir an Kefeştetayyuş buralarda bir yerlerde mi, diye hayretimizi zirveye taşıyoruz.

“Azap köprüsünden geçip halkını inkar diyarına götüren Dakyanus nerede?” der gibisiniz. Ashab-ı Kehf’ten altı zat şehir merkezinde, mağaraya ulaşmanın planlarını yapıyor. Tek dertleri var; imanlarını muhafaza edebilmek. O zaman şimdi zihnimizde fotoğrafik bir hafıza oluşturalım. Şahıslar, mekan ve zaman cihetinden, bu kıssayı itikat yolculuğumuzda bir sığınak olması için tasavvur edelim. Çünkü yaşanılan her olay; mekan, zaman ve şahıslar etrafında daha iyi anlaşılır. Maksat, turist gibi gezmek değil; yapılan kötülükten ibret almak, iyiliklerden ders çıkarmak, iman ile küfrün mücadelesini bugün de görebilmek. Çünkü küfür, devrindeki herkesin kendi gibi olmasını ister.

Dünya ne halde?
İbnü’l-Mukaffa, ed-Dürretü’l-Yetîme eserinde insanları, yöneten ve yönetilen şeklinde tasnif eder. Zaman; insanın hallerine göre dört türlüdür. Birincisi; en iyi zamandır. Yöneten ve yönetilenlerin iyi, adil, hakkı bilir olmasıdır. İkincisi; yöneticinin düzgün, insanların bozuk olduğu zamanlardır. Üçüncüsü; insanların iyi, yönetenin bozuk olduğu zamandır. Dördüncüsü; yönetenin ve halkın kötülüğünün birleştiği zamandır.
Ashab-ı Kehf işte bu dördüncü zamana denk düşer. İnsanın ilahlık iddası gütmeye cüret ettiği, inancın putlaştırıldığı zamanlardır. Zalim bir yönetici kral ve ona cebren tâbi putperest bir halk. Zaman olarak Hazreti İsa’dan (a.s.) sonra Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) risaletinden evvel idi. Biraz daha tarihi netleştirmek icap ederse, Elmalı Hamdi Yazır “Nasârâ’nın müşrik Romalılara galebe çalmalarıyla meydana çıkmaları Miladın 4. asrının bidayetinde vaki olduğuna göre 300 küsur sene” der. Ve çoğu İslâm âliminin işaret ettiği Miladi 300-400 yılları aralığını çizer.

NEDEN Tarsus’ta zuhur etmişti bu hadise?
Her hadise, devrinin şartları ile izah edilirse gerçek keyfiyeti anlaşılır. Tarsus, 5000 yıllık bir şehir. Tarsus o zaman Kilikya’nın (Adana ve Mersin bölgesi) en mühim şehri idi. Hazreti İsa’dan (a.s.) sonra, tehvid inancında olan az kişi kalmıştı. Devrin en büyük imparatorluğu Roma, İtalya’dan İran’a kadar uzanmış, putlarıyla cesametini artırıyordu. Roma putperest bir imparatorluktu; çünkü Antik Yunan üzerinde yükselmişti. Dakyanus ise mahalli bir yönetici idi. İlk önce kendisine devasa bir saray yaptırdı. Putlarla süsledi sarayını. Kendisinde “Nemrut hastalığı” görünmeye başladı. Yani uzun zamandır kendisinde bir hastalık emaresi dahi belirmemişti. Bunu kendine güç saydı.
Siz, kimdi bu Dakyanus, sarayı nerededir, diye etrafa bakarsınız. Zamanla mekanı birleştirirsiniz. Roma’ya yani kıssanın yaşandığı devirlere ait eserler fikir verir. Roma Hamamı, Roma Yolu ve Donuktaş Tapınağı dikkatinizi çeker. Donuktaş gerçekten ismi gibi, donuk, mat ve soğuktur. İnşa tarihi ve maksadına dair ipucu bulmanız gerekir.

Babillerden, Hint ve İran’dan kalan Zerdüştlük, Mecusilik (Zoroastri tanrısı) hepsi Mitra denilen bir ilah addetmişlerdi. Güneş tanrısı diyorlardı. Anadolu’ya bulaşan Mithra Kültü de (M.Ö. 1. yüzyıl) Kilikyalı korsanlar, köleler, askerler ve tüccarlar vasıtasıyla Roma’nın Avrupa topraklarına taşındı. Roma’da bir devlet dini hâline dönüşüp siyasî ve askerî gücü de arkasına aldı. Bu putlar kent dışında açık arazilerde ya da kent içerisinde özel bir evin veya kamu binasının içine konuşlandırılmıştı. Hemen hemen Tarsus’taki Dakyanus’un taptırmak istediği putlar da bunlardandı.

Kurbanlar, adaklar, tapınmalar ona yapılıyordu. İşin tuhafı bu inanışa üst seviyedeki yöneticilerin ve askerlerin baş eğmesi kati derecede isteniyordu. İşte Donuktaş Tapınağı’nın bu yerlerden biri olma ihtimali yüksek. Çünkü yüksekliği 8 metre, kalınlığı ise 6.50 metre duvarla çevrili bu yer, sanki kimse içeriden kaçamasın diye yapılmış.
İçeriye giremedik, zira kapanmıştı. Tek bilgi; vakti zamanında 1960’larda düğün yeri olarak kullanıldığıydı. İşte küfür böyledir; kendini görmek zordur; eğer Ashab-ı Kehf’in imanını iyi tanırsak zıddı olan küfür daha net görünür.

İmanı keşfetmek

Dakyanus, kalbine kibir ve kin dolmuş, tanrılık davası güden bir “la‘în” idi. Günlerden bir gün tahtı üzerinde uyumakta, Yemliha da ona hizmet etmekte ve etrafı gözlemektedir. Ansızın yarıktan bir fare çıkar, bir kedi de onu yakalamaya çalışır. Fare, uyumakta olan kralın üzerine düşer, uykudan korkuyla uyanan kral sanki düşmana kılıç çalar. Yemliha, onun bu hâlini görünce yanındakilere “Şayet Dakyanus tanrı olsaydı, korkuyla bu hâle gelmezdi.” der.

Şeytan da bir taraftan Dakyanus’a, Yemliha ve arkadaşlarının onun sayesinde rızkını yediğini ancak başkasına ibadet ettiğini söyler. Dakyanus da bu durumu Yemliha ile kardeşlerinden sorar. Onlar da kendilerine rızık verene, hasta olduklarında iyileştiren, yeri, göğü, denizi, dağları yaratan Allah’a ibadet edeceklerini belirtirler.
Devamlı Yemliha’nın evinde toplanıp Allah’ın birliği hakkında konuşurlar ve bu sayede imanlarını taze tutarlar. Akabinde Dakyanus bütün halkı putların olduğu yere topladığında bu altı zatın gelmediğini fark eder, hanelerine kapanıp hakka ibadet ettiklerini işitir. Putlara tapmayı, onlara kurban kesmeyi reddetmişlerdir. Dakyanus, kendi emri altında bulunan ve onlara rızık verdiğini düşündüğü bu kimselere, emrine tabi olmaları için mühlet verir. Kendisi Bağdat tarafında bulunan Ninova şehrine gider. Altı zat, devlet yönetimindeki en üst makamlarını, ailelerini, hatta anne karnındaki bebeklerini geride bırakarak imanlarını muhafaza için hicret ederler, yola çıkarlar.

İnkar diyarından İman diyarına yolculuk: hicret
Yanlarına biraz yiyecek ve akçe de almışlardır. Yola çıkarlar, kuzeye giden Roma yolunu takip etmezler. Şehir merkezinde 5 metre kazı sonucu 200 metrelik bir Roma yolu ortaya çıkarılmış. Bu yolun 15 km ileride Pozantı’ya giden Sağlıklı Köyü’nden çıktığı söylenir. O devirde Roma, ele geçirdiği yerlerdeki esirleri bu yolların yapımında köle gibi çalıştırdı. 80.000 kilometre yol yaptırıldığı söylenir. Bu yoldan ne taşındı? İnkar ve putperestlik, akabinde teslis inancı… Altı zât işte bu inkar ve putperestlik yolundan değil de kuzeybatı yönünde yola koyulurlar. Şehir merkezinde bulunan Donuktaş Tapınağı mevkii ile Bencülüs Dağı arası yaklaşık 15 km’dir; yürüme mesafesi ile 3-4 saat sürüyor. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, bu yolculuğu hicret ile vasıflar; “Bugün (İslâm’ın garîb olduğu zamanda), Resûlullah Efendimizin (s.a.v.) dininin hak olduğunu tasdik ederek yapılan az bir amel, çok amel yerine geçer. Bunda şaşılacak bir şey yok. Zira görmez misin, Ashab-ı Kehf, elde ettikleri bütün derecelere bir tek iyi amel vasıtasıyla nail oldular. Onların yaptığı, inkar edenlerin istila ettiği bir zamanda, yakînî (hakîkî) iman nûru sebebiyle Allâhü Teâlâ’nın düşmanlarından firar ve hicret etmekti. Ashab-ı Kehf gibi hicret edemeyen, bâtın yolu ile hicret etmeye çalışmalıdır. Din düşmanları arasında bulunurken, gönülleri, onlardan ayrı, uzak olmalıdır. Allahü Teâlâ, bu suretle de saadet kapıları açabilir.”

Bu yazının devamını İnsan ve Hayat Dergisi’nin 109. sayısından (Mart 2019) okuyabilirsiniz.

E-DERGİYİ SATIN AL
(Toplam 763 kez okundu. Bugün: 3)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.