Gelenekten GeleceğeKültür Sanat

Köstekli Saatler

Dünden Haberci

Kimi zaman kavuşmalara kimi zaman gurbete sahne olan tren garlarında yolcular, tahta bavullarını ellerine alarak buruk bir eda ile sevdikleriyle vedalaşır. İstasyon şefi, üniformasının cebinden köstekli saatini çıkarır ve şimendiferli, ay yıldız kabartmalı saatine bakar, düdüğü çalmasıyla treni hareket ettirir.

Antika avcılarının meraklarından biridir köstekli saatler. Kol saatinden daha kıdemlidir onlar. Zembereğin kullanılmasından sonra, saatler küçültüp taşınabilir hale getirilir. Bu sayede, cep saatleri tarih sahnesine çıkar.

1908 yılında Haydarpaşa’dan Şam’a, oradan mukaddes topraklara uzanan Hicaz Demiryolu yapıldığında, demiryolu çalışanlarına ilk köstekli saatleri, Sultan Abdülhamid Han getirtir. Sonraki dönemlerde bu güzel gelenek devam eder.

TCDD trenlerinin doğru saatlerde kalkması için istasyon şeflerine ve trenin hareket amirlerine, İsviçre kökenli birer cep saati zimmetlenir. Böylece şimendiferli köstekli saatleri meşhur eden; demiryolları idaresi olur.

Sadık takipçiler

Saatlerin zinciri iki amaca hizmet eder. Cep saatini kıyafete sabitler, saatin estetik görünümünü tamamlar. Saatin çoğunlukla gümüşten yapılmış zinciri, kıyafetin düğmesine veya herhangi bir ilmeğine tutturulur. Bu zincir, saatin düşüp kaybolmasına engel olmakla beraber kıyafetin üzerinde arzı endam eden asil bir aksesuardır.

Kimi köstekli saatlerin yüzeyi sade olur, kiminin ise oymalar ve çeşitli işlemelerle, ağaçlık sahneler ve monogramlarla (harflerle yapılan desen) bezenirdi. Malzemesi çoğunlukla pirinç, altın veya çelikten oluşurdu. Saat malzemesinin kalitesi kişinin ekonomik durumuyla müsaviydi. Belki de eskilerin, tevazularını gizleyemedikleri tek konuydu köstekli saatler.

Kol saati, genellikle bilezik gibi kabul edilir ve hanımlara layık görülürdü. Erkekler ise köstekli saatleri yelek cebinin içinde tutar, yeleğin cebinden heybetle saati çıkarıp bakar, önemli ve dakik insanlara mahsus bir eda ile gökyüzüne doğru bakış atarlardı.

Belki de saate biçilen kıymet, aslında vakte biçilen kıymetten neşet ediyordu. Çünkü zaman; namaz vaktinin habercisiydi. Zamanın takibindeki istek, bir vakit eda edildikten sonra, diğer vakti gözlemlemek ve vaktinde kılmanın bereketine nail olma arzusuydu. Gözleri zor gördüğü halde cebinde taşımaktan vazgeçmeyen dedeler, zar zor seçtiği saat kadranındaki sayılarla namaz vaktini takip ederdi. Vaktin girdiğini anlayınca ezanı kaçırmış ise kendi ezanını okur ve namaza dururdu. Sahibine itibar kazandıran bu saatler, kişiye ve zamana has bir karakterdi.

Sessizliğin tefekkürü

Bazı insanların ruhî tedavilerinde saatleri kulağına dayayarak, tik tak sesini dinleyip rahatladıkları söylenir. Kainattaki her şeyin zikre daldığı izlenimini veren sessizlik, saatin “tik tak” sesleri ve sonrası, insanı tefekküre sürükleyen sükût…

“Eşyanın ruhu vardır.” sözü de bu durumu destekler mahiyettedir. Bazı insanlar, bu düşünceyi bir adım daha ileri taşıyarak; saatlerine adeta birer canlıymış gibi muamele ederler. Aslında meselenin hakikati; onların ruhu olmasından değil, belki de eşya ile aralarında kurdukları bağdan kaynaklanır.

Çünkü o insanlar, ruhunda seyran eden sevgi, merhamet, bağlılık ve vefa gibi duyguları; eşyaya karşı da gösterirlerdi. Kendisine verilen her şeyin nimet olduğunu bilir ve onları Hazreti Allah’ın emaneti addederlerdi.

Belki bizler, hiç üretmeyip hep tükettiğimiz için eşyanın üzerimizde tesir bırakmasına imkan tanıyamıyoruz.

Asıl hüner

Saatin düzeneği ve sistemli şekilde aksamadan deveran eden çarkları, âlemde güneşin, ayın ve diğer gezegenlerin feza boşluğunda kusursuz işleyişi gibidir. Kaderin kainattaki nizamı ve hayatın temel taşlarının sistemli şekilde deveranı da böyledir.

Zaman, her saniye aynı aktığı halde, zaman algısı kişiye ve durumlara göre değişiklik gösterir.

Saatin kadranında yaşlı bir adam edasıyla ilerleyen akrep, kimi zaman yaşına aldırmadan genç ve çevik olan yelkovan ile adeta bir yarışa girer.

Bazen ise ikisinin de başları dönmüşçesine hızlı hızlı ilerler ve su gibi akıp gider zaman.

Şöyle ki; mutluluktan şükürler edip sevinç gözyaşları döktüğümüz beş dakika ile; hastane kapısında endişeli yoğun bakımdaki bir hastanın durumunu beklediğimiz beş dakika, asla denk değildir.

Asıl hüner, durumların icabı olan sabrı ve şükrü yerli yerince yapmak, geçen her ânın farkında olarak bunların sermayeden gittiğini bilmektir.

“Bir lokma mümsikündeheninden düşerse kor

Kum sâ’ati gibi yine kendi gelûsına

Reh-i îsârı öğren sâ’atunrîk-i revânından

Fem-i hem-kâseye kor lokmayı kendi dehânından”

Bosnalı divan şairi Alâeddin Sâbit, kum saati için cimrilik ve cömertlik benzetmesi yapar. Kum saatinin cam haznesi bir insan boğazı; bir tarafından diğer tarafına akan kum ise, lokmadır. Cimri kimse, ağzından bir lokma düştüğünde, kum saati gibi onu yine ağzına atar; cömert kişi ise kum saatinin içindeki kumun diğer kısmına geçmesi gibi kendi yiyeceğini yanındaki kişiyle, başkalarıyla paylaşır…

En Yeniler

2 Yorum

  1. Kaleminize yüreğinize sağlık efendim… Çok keyif alarak okudum bir sonraki yazınızı sabırsızlıkla bekliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı