Araştırma

Köye Hız Geldi

Otomobil, Atlı Arabaya Karşı

Köyde huzurun gerçek formülü nedir? Sessizlik, temiz hava, toprak ile uğraşan insanın sukûnet hali… Bunların hepsi huzurun alt basamaklarını oluşturur. En üstte ise hız karşısındaki sekinetin kalpte vücut bulmuş hali vardır.

İlk başta;
1950’li yıllara kadar köyler, etraflarındaki diğer yerleşim yerleriyle beraber, kendi hallerinde yaşayıp gidiyordu. Hayal ufuklarında birbirine seslenirken, ilaçlarını, tohumlarını, tecrübelerini, hikayelerini paylaşırlardı. Güvenlik ve huzurun onlar için tanımı farklıydı. Vahşi hayvanlar ve kötü niyetli yabancılar olmadığı müddetçe güvenlik problemi yaşamazlardı. Onların bu hallerini anlamak, değer verdiklerini bilmek, sevdiklerini sevmek, hissettiklerini hissetmekle oluyordu.
El emeğinin alın teriyle yoğrulduğu yollarda, atların dörtnala, uçar gibi gittiği yıllardır. O yıllarda hız denince, akla atlar gelirdi. Atlar hızlı gitmenin adıydılar.
Bunun yanında tâ uzaktaki bir ülkede, otomobil diye bir şey icat edilmiş ve anlatıldığına göre önde kırmızı bayraklı birinin arkasında yavaş yavaş yürümeye çalışan bir alet idi. Ancak bu yıllarda, otomobilin ismi esamesi köylerde yoktu.

Hemen sonra;
Yüzyılın ortalarından hemen sonra, dünyanın en güzel koylarına, dağ yamaçlarına, göl ve ırmak kenarlarına üzerine basılmış çiçek gibi değil de yontulup düzeltilmiş çubuk gibi duran köylerde, bir hareketlilik başladı. Otomobilin ismi, narin köylere bir efsane olarak gelmişti.
Neler anlatılmıyordur ki; “Kuş tüyünden koltuklara oturularak seyahat eden yolcu, az da binse çok da binse aynı parayı veriyordu. Bazılarının sesi o kadar homurtulu çıkıyordu ki hamile kadın duysa çocuğunu düşürebilirdi. O kadar hızlı gidiyordu ki arkasına üç atlı koşsa yetişemezdi.”
Otomobilin hızı, insanların başını döndürmeye başlamıştı. Dörtnala giden beygirlerin sayısı azaldıkça otomobillerin beygir gücü çoğaldı.
Önceden kazma kürekle yapılan köy yolları, şimdi yer yer dinamit patlatılıp iş makineleri ve silindir ile şekil verilerek şose yollara dönüştü.
Mektuplar, posta arabaları, kasasında yolcu taşıyan kamyonlar bu yollardan gidip geldiler. Bu yıllarda ümitler, heyecanlar poşetlenip kalıba dökülmeden, sıcak sıcak ulaştırılıyordu.

Ve şimdi;
Kamyon kasalarında seyahat eden yolcuların bir hayali vardı. 20-30 koltuklu otobüslere, 4-5 kişilik otomobillere binebilmek. Sahip olabilmek değil, sadece bir zaman dilimi içinde onunla seyahat edebilmek onlar için yeterliydi. Bunu görenler, hararetle geldiler ve köylünün hayalini satın aldılar. Bunun karşılığında köylü, ovalarının ve dağların bir kısmını kaybetti.
Şimdi köylünün elinde, tünellerle donatılmış asfalt yollar vardı.
Yolu gören insanın arzuları yeniden harekete geçti. Otomobilin hızı ve özgürlük vaadi, insanların aklını başından almıştı. Bindiği minibüse karşı otomobil istemeye başladı.
Bu hayali de satın alındı. Ama maalesef bunlara karşılık o yeşil alanların, meraların, hayvanların, doğallığın, korunmuşluğun peşinden bakakalmak zorunda bırakıldı. Onca güzelliği verip otomobiline kavuşmuştu.
Sonunda o artık değişmiş, şehirli olmuştu. O geldiğinde şehirler kamyonla, minibüsle, otomobille ve insanla doldu. Hızın rüzgarı neleri süpürüp gitmemişti ki? Hız köye gelmişti ama köylü köyde kalamamıştı.

Hız Dünyaya Karşı

Hız önce suya düştü
İnsanoğlu ilk çağlardan beri suyollarını kullandı. Ağacı kesip şekil vererek suyun üzerinde yüzdürmeyi başarmıştı. Küçük gemilere yüklediği malzemelerini taşıdı. Bu icadından dolayı kendini çok mutlu hissediyordu. Ticaret yapıp ilk defa sermaye biriktirdi.
Bir taraftan da kervan yolları yaptı. Atların ve develerin üzerine yüklediği mallarını, elleriyle yaptığı bu kervan yollarında taşıdı.

Yüzyıllar böyle geçti. Saatteki hıza bakılırsa ne suyolu ne de kervan yolu, insanın ayaklarını yerden kesemiyor, gurura kapılmasına sebep olabilecek üstünlüğü kendisine hissettirmiyordu.
İnsanlar, tabiatın doğal hali içinde olduğu kadar yol bulup gittiler ve dünyayı değiştirmediler. Belki kervan yolları birkaç taşı yerinden oynattı ama bir dağı delmedi, tepeleri yerinden etmedi.

Sonra raylar
Demiryolunun gelişi su ve kervan yolu kadar sessiz olmadı. O, daha gelirken ovaları düzleştirilerek, dağları delerek demir raylar döşeterek geldi. Tren geldiğinde, vapur ve atlı arabanın hız anlayışını alt üst etti.
İnsan ve atın attığı adım, onları bir kapıdan diğerine götürüyordu. Niyet ile hedef arasındaki uzaklık, çok değildi. İnsan yola çıktığında hedefi görülebiliyor ve hissedilebiliyordu. İnsanlar ve onların eşyaları süreklilik içinde doğal bir mükemmelliğin parçaları idiler.

Demiryolları bir gardan diğer gara, o gardan bir başkasına, şehirlere, kasabalara, ülkelere ulaştı. İnsanlara farklı alternatifleri bir anda ve çok daha hızlı verdi.

Hızı eline alan insan bunu ilk başta yadırgadı. Ama daha sonra garlar etrafında suni yığılmalar başladı.
İlk defa aileden kopmalar o yıllarda başladı. Beldesinden, kültüründen, ailesinden, ahlakından kopanlar, garlara ulaşıp rayları takip ederek uzaklara gittiler. Para ve mutluluk getireceklerini vadederek gittiler.

Hız otobanlara düştü, petrol oldu
Raylar bir kapıdan diğerine götürüyordu. Otomobil her kapıya gitmeyi vaat etti. Bu yüksek vaat karşısında el pençe divan duran sanayiciler ülkeleri, köyleri, madenleri, limanları, sanayi alanlarını birbirine bağlamak için kolları sıvadılar.

Sıradağlar, uzaktaki tepeler, derin vadideki göller, nehirler insanoğlunun hırslı “hız” talebine önce “yavaş ol bakalım” dediler. Ama insanlığın gözü dönmüştü bir kere. “Geçit yok” diyen dağlara, kucağında dinamitlerle gidildi, derin vadilerin içindeki göller, manzarasına bakılmaksızın üzeri çizildi.

Petrolü de arkasına alınca durmadı insanoğlu. Geçit yok diyen nehirlerden, sıradağlardan zorla geçit alındı. İnsan ile hayvanların iç içe yaşadıkları coğrafya, bir anda karalama tahtasına dönmüştü. İstenen yollar yapılmıştı.

Yol boyunca evleri olanlar önce sevindiler. Yıllarca hayallerini kurdukları, hızla gidip geleceklerini düşündükleri yol, evlerine kadar gelmişti. Ancak saatte 100 km hızla giden kamyonun altında kalan insanları, hayvanları görünce korkup evine kaçtı hepsi.

Yol boyları, binlerce yıllık bir sükûnet halinden çıkmışlar ve buralarda yaşayanlar kendilerini tanımlayamadıkları bir dünya ile iç içe yaşarken bulmuşlardı.

Hız şehirlere düştü, şehrin adı değişti
Tek tek döşenen tren rayları ve yeni yapılan otobanlar, hızı artırdı. Hız hayalinin peşindeki oluk oluk insanı, hayvan ve eşya ile taşıdılar. Sonunda ne buldularsa önlerine katıp şehirlere ulaştırdılar.

Şehirler önce ne yapacaklarını bilemediler.

Mesela, toprak yollar, hızla şehirlerdeki sokaklara dönüştü. Yanı başında yükselen ve içinde onlarca aileyi barındıran binalara karşı o, fazladan bir metrelik yer bile alamadı. İnsanlar yetmedi, onların otomobillerine de ev sahipliği yaptı, yine bir şey alamadı. Üzerinde dolaşılamayacak kadar daraldı, gıdım gıdım ilerlemenin verdiği azaplar, kazalar ve sinir gerginlikleri ile yoruldu. Ama derdini kimselere anlatamadı. Ne diyebilirdi ki; “bir zamanlar atlı arabaların yük taşımaları, hamalların yürümeleri, insanların şehirle buluşmaları için yapılan yolum. 100 km, 150 km hızla dünyanın her yerinden koşup gelen araba, eşya ve bu kadar insanı kaldıramıyorum. İlk vazediliş sebebimle beni baş başa bırakın dese.” Kime anlatabilirdi ki? Ve onu kim dinlerdi ki?

Sonuçta hız gibi değerli bir şeye ulaşmak için hırslanan köylü, köyünü kaybetti. Şehirli şehrinden oldu. Geçen yılların üzerinden geriye doğru bakarak şimdi, “Hıza hırs duymak için bu kadar hırslı olmasa mıydım?” diye düşünüyor.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı