Kültür SanatSeyahat

Kudüs’te Kültür Turu

Süzgeç

Kudüs-i Şerif…

Tarih gösteriyor ki bu topraklar ne zaman ihmal edilse hep bir huzursuzluk çıkıyor ve zamanla avucumuzdan kayıp gidiyor.

636 yılında Kudüs-i Şerif fethedildiğinde şehrin anahtarlarını teslim alan Hz. Ömer Efendimiz (r.a.) emannâme yayınlamıştı. Şehirdeki hiçbir gayrimüslimin canı tehlikeye atılmayacak ve hiçbiri istemediği müddetçe şehri terk etmek zorunda kalmayacaktı. Mallarına ve ibadet mekânlarına el konulmayacaktı. Aynı şekilde 1187 yılında şehri Haçlılardan tekrar teslim alan Selahaddin Eyyûbî de emannâmeyi yenilemişti. 1917 yılına kadar şehir sükûnet içerisinde yönetildi. 1917 İngiliz işgalinden bu yana ise bölgedeki kargaşa ve istikrarsızlık devam ediyor.

Keşfetmek, öğrenmek ve medyada gösterilenin ötesini görmek için rotamızı bu sefer kadim şehir Kudüs-i Şerif’e çeviriyoruz. Bu seyahatimiz Tel Aviv’e bağlı Yafa, Kudüs-i Şerif ve Filistin’in en nadide şehirlerinden biri olan El Halil şehri olmak üzere üç şehir etrafında gelişecek. 1 saat 45 dakikalık uçuşun ardından Ben Gurion Havalimanı’na iniyoruz. Kudüs-i Şerif’e geçmeden evvel Tel Aviv’e bağlı kasaba olan Yafa’ya doğru yola çıkıyoruz.

Osmanlı’nın şirin sahil kasabası: Yafa

Yol boyunca İkinci Abdülhamid Han’ın yaptırdığı demiryolu ve ekimini başlattığı narenciye ağaçları bizlere eşlik ediyor. Bu şekilde yaklaşık 20 kilometre yolculuğun ardından Yafa’ya varıyoruz. Burası her şeyiyle hala Osmanlı kasabası.

Her ne kadar Tel Aviv şehrine bağlı kasaba olsa da aslında buranın asıl şehir merkezi Yafa idi. 1910 yılında meydana gelen yoğun Yahudi göçleri, Yafa’nın kuzey kesimlerinde başlamış. Zamanla finans ve ekonomi Tel Aviv’e kaymaya başlayınca Yafa şehri, Tel Aviv’e bağlı kasaba haline gelmiş. Bugün bile Yafa’ya gittiğinizde, meydanda hükümet konağını, İkinci Abdülhamid Han’ın inşa ettirdiği saat kulesini, Mahmudiye Külliyesi’ni ve bilumum çarşı ve evleri gördüğünüzde buranın Osmanlı şehri olduğunu hissediyorsunuz. Tek saat kulesinde İkinci Abdülhamid Han’ın tuğrasını, Mahmudiye Külliyesi’nde duvara nakşedilmiş Türk bayrağını ve Sultan İkinci Mahmud Han’ın tuğrasını görüyorsunuz. Osmanlı’nın eski ve yeni hükümet konakları, amacı dışında kullanılıyor olsa da mevcudiyetini koruyor.

Osmanlı zamanında liman şehri olarak kullanılan bu şehirde, yirmiye yakın cami halen ibadete açık. Akdeniz ikliminin bütün özelliklerini barındıran şehir, bol güneşi ve nezih şehir hayatı ile ziyaretçilerini bekliyor.

Yafa’daki ecdat eserlerini ve şehrin muhteşem tabiatını gördükten sonra Kudüs-i Şerif’e doğru yola çıkıyoruz. Yafa ile Kudüs arası yaklaşık 60 kilometre. Buradaki tabelalarda 3 dil kullanılıyor olması da dikkat çeken hususlardan biri. Yollarda bulunan her tabela İbranice, Arapça ve İngilizce olmak üzere üç dilde yazılmış. Şimdi Kudüs-i Şerif’e varacak olmanın heyecanını yaşıyoruz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen pek çok peygamberin yaşadığı mübarek bir şehir. Cenab-ı Hakk’ın yeryüzünde kendisi için tahsis etmiş olduğu iki mescitten birini, yani Mescid-i Aksa’yı barındırması, Peygamberimizin (s.a.v.) miraç mucizesini gerçekleştirdiği mekân olması sebebiyle heyecanımız katlanarak artıyor.

Geçen yüzyıllar içinde bu şehre pek çok isim verilmiş: Urşalim, Jarusalem, Yeruşalayim, Darusselam, Kuds ve Kudüs-i Şerif. Özellikle Osmanlı döneminde bu isimlendirmenin yapılması ve hürmeten “Şerif” yani mübarek isminin verilmesi sebebiyle Kudüs-i Şerif olarak isimlendiriyoruz.

Kadim şehir

Kudüs-i Şerif’e varıyoruz. Şehrin etrafı muhkem surlarla çevrilmiş ve hâkim bir noktaya kurulmuş. Günümüzde halen yaygın olarak kullanılan yedi kapıya sahip. Bunlardan en gösterişlisi Mimar Sinan’ın tasarladığı Şam Kapısı. Biz şehre Babü’l-Esbat kapısından gireceğiz; çünkü Babü’l Esbat isimli kapının hemen önünde Babü’r-Rahme Kabristanlığı mevcut. Sahabe-i Kiram’dan Kudüs-i Şerif’in ilk valisi Şeddad b. Evs Hazretleri ve Mescid-i Aksa’nın ilk imamı Ubade B. Samit Hazretleri medfun bulunuyor. Ayrıca Mescid-i Aksa’ya en yakın olan kapı. Evvela ziyaretimizi yapıyoruz ve Babü’l-Esbat isimli kapıdan içeriye doğru giriyoruz.

Kapıdan girer girmez hemen sol tarafınızda Mescid-i Aksa’nın kapısı sizleri karşılarken sağ tarafında daha büyük bir yapı karşılıyor. Bu yapı Selahaddin Eyyûbî Hazretlerinin inşa ettiği Salahiye Medresesi. Günümüzde ne yazık ki kiliseye çevrilmiş vaziyette. Yapıyı gördükten sonra Mescid-i Aksa’ya doğru yöneliyoruz. Mescid-i Aksa’nın bugün kullanıma açık, on kapısı mevcut. Bunlardan dokuz tanesinin anahtarı Müslümanların elindeyken son bir kapı Yahudilerin elinde.

Bu hadiseleri düşünerek Mescid-i Aksa’nın kapısına yaklaşıyoruz. İçeriye girmeden evvel on kadar silahlı asker, pasaportlarımızı kontrol etmek istiyor. Mecburen pasaportlarımızı gösteriyoruz. Müslüman olduğumuzu öğrendiklerinde içeri girmemize müsaade ediyorlar. Kapının hemen iç tarafında bir asker daha. Bu sefer o, içten selamlamayla bizleri karşılıyor. Mescid-i Aksa’nın her kapısının dış tarafında İsrail; iç tarafında ise Ürdün askeri nöbet tutuyor. Ürdün askerinin içten selamını karşılıyoruz, o da Türkçe “Hoş geldiniz.” diyor.

Beklenen an!

İşte mübarek mescidin içindeyiz; hem ruhumuzla hem bedenimizle. Bunu zamandan ve mekândan sıyrılarak hissetmeye çalışıyoruz. Buraya gelene kadar duyduğumuz heyecan, artık yerini zarif bir sakinliğe bırakıyor. Gözümüz âtîde (gelecek), gönlümüz mazideyken; tarihin bu noktasında yaşanan hadiseleri tefekküre dalıyoruz.

Miraç mucizesi, Hazreti Ebubekir Efendimiz’in (r.a.) “O mu dedi? O dediyse gerçektir.” teslimiyeti, sadakati…

İsa Aleyhisselam’ın peygamberlik vazifesini ifa ettiği, Davut Aleyhisselam’ın inşasına başladığı, Süleyman Aleyhisselam’ın tamamladığı, Musa Aleyhisselam’ın Cenab-ı Hakk’tan son isteği olarak, bir taş atımlık mesafe dahi olsa yaklaşmak istediği, uğrunda nice savaşların yaşandığı, nice peygamberin ümmeti için Cenab-ı Hakk’a yalvardığı Mescid-i Aksa’dayız.

Mescid-i Aksa’yı tasvir edecek olursak

Mescid-i Aksa, 144 dönümlük, üstü açık geniş mescittir. Hem şehrin etrafı hem de Mescid-i Aksa’nın etrafı muhkem surlarla çevrilidir. Tabiki büyük kısmı Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış. İlk girdiğimizde zeytin ağaçlarıyla donatılmış, çeşmeleri, medreseleri ve camileriyle meşhur Mescid-i Aksa’ya bakıyoruz. En dikkat çeken eser hiç kuşkusuz o altın kubbeli, dışı İznik çinileriyle, üzerinde Hattat Mehmed Şefik Efendi’nin hattıyla yazılmış Yasin-i Şerif’i taşıyan Kubbetü’s-Sahra.

Hiç zaman kaybetmeden bu harika esere doğru yöneliyoruz. Bu esnada bizi gören Kudüs-i Şerifli Müslümanlar selamlıyor. Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde büyük bir sevinçle kucaklıyorlar. Türkiye’nin ismini duymaları bile gözlerinin parlamasına yetiyor. Genel itibariyle bu coğrafyadaki Müslümanlar, Türkiye’den geldiğinizi öğrendiklerinde hürmet gösteriyorlar. Biraz muhabbetin ardından sebebini fark ediyoruz. Konuşma esnasında İkinci Abdülhamid Han’dan, Kanuni Sultan Süleyman’dan övgüyle ve minnettarlıkla bahsediyorlar. Zaten ziyaretimizin bir sebebi de onlara yarenlik etmek.

Altın kubbeli mescit; Kubbetü’s-Sahra

Hep birlikte Kubetü’s-Sahra’ya giriyoruz. İşte peygamberimizin miraca yükseldiği mübarek Hacer-i Muallak kayası tam karşımızda duruyor. Üzerinde de Sultan Birinci Ahmed Han tarafından hediye edilen sanduka var. Bu sandukanın içerisinde Kadem-i Şerif ve Selman-ı Farisi Hazretlerinin hediye ettiği iki adet sakal-ı şerif muhafaza ediliyor.

Kubbetü’s-Sahra, 691 yılında Emevi Halifesi Abdü’l Melik b. Mervan tarafından inşa ettirilmiş ve günümüze kadar asıl halini muhafaza ederek ulaşan en eski İslam eseri olma özelliğini taşıyor. Hemen biraz ilerisinde de Türklerin; “Mescid-i Aksa” olarak isimlendirdiği, buradaki Müslümanların ise “Kıble Mescidi” dediği o meşhur cami göze çarpıyor. Burası da Abdü’l Melik b. Mervan’ın oğlu Sultan Velid tarafından yaptırılmış. Mescid-i Aksa’yı çevreleyen surların içerisi ise medreselerle donatılmış ve büyük çoğunluğu Memluklu eseri. Mescid-i Aksa’da pek çok İslam devletinin eserlerini ve hizmetlerini görmek mümkün. Bu açıdan İslam kültürünün ortak mirası olma özelliğine sahip nadide bir mekân.

Adım Adım Kudüs-i Şerif

Mescid-i Aksa’da cuma namazını eda ettikten sonra şehrin içerisini keşfetmeye başlıyoruz. Şehir tamamen taş binalardan inşa edilmiş. Şehir içinde pek çok çeşme göze çarpıyor. Hepsi de Kanuni Sultan Süleyman tarafından bu şehre hediye edilmiş yapılar. 1517 yılında Osmanlı Devleti, Kudüs-i Şerif’e hâkim olunca bölge; hem ekonomi hem de güvenlik açısından oldukça cezbedici hale gelmiş. Artan nüfusla birlikte su ihtiyacı hâsıl olmuş. Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’daki gibi Kudüs-i Şerif’de de su ihtiyacını karşılamaya çalışmış. Şehrin dışına su havuzları yaptırmış ve içerisini de çeşmelerle donatmış. Bu sayede şehir, su ihtiyacını gidermiş.

Kudüs-i Şerif, Müslümanlar için olduğu kadar; Yahudi ve Hristiyanlar için de önem arz ediyor. Yahudilerin ağlama duvarı ve Hristiyanların “Çile Yolu” dedikleri “Haç Yolu” Kudüs-i Şerif şehrinde bulunuyor.

Hıristiyanlar için en önemli kilise olan Kıyame Kilisesi de Müslüman mahallesinde yer alıyor. Burayla alakalı enteresan hadiseler yaşanmış. Birbirleriyle bu kilisede dahi anlaşamayan, adalete kör kalan bu gözler için hakemlik ve adaletin tesisi, İslam devletleri eliyle olmuş.

Filistin’e yolculuk

El Halil şehri, Filistin sınırları içerisinde bulunuyor. Aracımızla Filistin’e doğru hareket ediyoruz. İsrail ile Filistin sınırına geldiğimizde İsrail askerleri pasaportlarımızı kontrol ediyor ve Filistin’e girmemize izin veriyorlar. İsrail ile Filistin sınırı arasındaki güvenlik, tamamıyla İsrail kontrolü altında. İsrail vizesine sahip turist ya da İsrail vatandaşı, rahatlıkla Filistin’e girebiliyor. Fakat herhangi bir Filistin vatandaşı İsrail sınırlarına giriş yapamıyor. Bu sınırlama ya da ablukaya ne yazık ki Kudüs-i Şerif ve Mescid-i Aksa da dâhil.

El Halil şehrine giderken Helhul kasabasına uğruyoruz. İsrail sınırından yaklaşık yarım saatlik mesafede olmasına rağmen tam bir mahrumiyet bölgesi. Şehrin her yerinde yoksulluk kendisini gösteriyor. Rivayete göre burası Yunus Aleyhisselam’ın bir sene konakladığı ve peygamberlik vazifesini ifa ettiği yer. Bir sene burada konakladığı için Arapça “helle (konaklamak) ve huletün (bir sene)” kelimelerinin kısaltılışı olarak “Helhul” ismi verilmiş. Yunus Aleyhisselam’ın makamının bulunduğu camiye gidiyoruz. Ziyaretimizi yaptıktan sonra buranın imamıyla biraz sohbet ediyoruz. İmam, Mescid-i Aksa’ya en son 1991 yılında gidebilmiş. O tarihten beri Mescid-i Aksa’ya girememiş. Çünkü abluka altına alınmışlar.

Halilurrahman’a doğru

Helhul’deki ziyaretimizin ardından Halilurrahman Camii için El Halil’e doğru yol alıyoruz. Halilurrahman Camii’nde dört nesil peygamber medfun. İbrahim Aleyhisselam, hanımı Sare validemiz, İshak Aleyhisselam ve hanımı Refika validemiz, Yakup Aleyhisselam ve hanımı Laika validemiz bir de Yusuf Aleyhisselam bu camide medfun.

Bu bölge her ne kadar Filistin sınırları içerisinde yer alsa da caminin etrafı İsrail askerleri tarafından kuşatılmış ve bütün giriş çıkışları denetliyorlar. 1994’te camide elim bir hadise meydana gelmiş. 1994 yılının Kadir Gecesi sabahı, namaz kılan cemaate bir Yahudi tarafından ateş açılmış ve birçok Müslüman şehit düşmüş. Bunun üzerine İsrail, güvenliği sağlama bahanesiyle hem bölgeyi kuşatmış hem de camiyi tadilata almış.

İşin aslı tadilat bitince anlaşılmış. Çünkü caminin yarısı bir sınırla ayrılmış ve havraya çevrilmiş. 1994 yılından bu yana Halilurrahman Camii işgal altında. Biz de sadece mescit olan kısmını ziyaret edebildik.

Buraları yalnız bırakmamak adına, mukaddes beldeleri ziyarete gelmenin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Çünkü tarih gösteriyor ki bu topraklar ne zaman ihmal edilse hep bir huzursuzluk çıkıyor ve zamanla avucumuzdan kayıp gidiyor.

Bu beldelerin yeniden ihyası için kötülerin imhası değil, sağlıklı ve temiz nesillerin ve kıymetini bilen şuur ve idrak sahibi gençlerin yetiştirilmesi gerekiyor.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı