AraştırmaDin ve HayatKapak

Kur’ân-ı Kerîm’in Farklı Dillerde Mealleri

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.), akabinde mümtaz halifelerinin yaptıkları gazalar ve gönderdikleri elçiler neticesinde, İslâm dini dünyanın muhtelif yerlerinde yayılmaya başladı. İslâm nurunun parladığı her yer ihya, değdiği her şey de kendisi gibi güzel ve aziz oluyordu.  Bu güzelliği görenler, onunla müşerref olmak istediler ve akın akın -kâh ferdî olarak kâh topluluk olarak- bu büyük nimetin şemsiyesi altına girmeye başladılar. Günden güne genişleyen bu halkanın içine girenler, haliyle kabul ettikleri dinin vecibelerini öğrenmek, mukaddes kitabını anlamak istediler ve kendi dillerine tercüme etmeye çalıştılar.

Ne zaman başladı?

Kur’ân-ı Kerîm’i farklı lisanlarda anlamanın tarihini, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hayatta olduğu ilk yıllara kadar götürmek mümkündür. Selman-ı Farisî (r.a.), besmeleyle beraber Fatiha-yı Şerîfe’ye Farsça mana vermiş, Peygamber Efendimiz de (s.a.v.) bu duruma şahit olmuştu. Bununla beraber Peygamber Efendimiz (s.a.v.), elçileri vasıtasıyla Bizans, İran, Habeşistan gibi çeşitli devletlerin hükümdarlarına, içinde besmeleyle birlikte âyet-i kerîmelerin yazılı bulunduğu İslâm’a davet mektupları göndermişti. Özellikle bu hükümdarlar arasındaki Bizans imparatoru Heraklius’a gönderilen mektupta, Âl-i İmran suresinin altmış dördüncü âyet-i kerîmesi bulunmaktaydı. Heraklius, tercümanı vasıtasıyla Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında sorular sormuş, ardından da mektubu kendi diline çevirtmiştir. Tabii olarak mektupla beraber âyet-i kerîmeye de farklı dilde mana verilmiş. Çünkü orada ne yazdığını bilmenin ve anlamanın o an için yolu buydu. Böylelikle, bazı âyet-i kerîmelerle sınırlı da olsa, ilk Kur’ân-ı Kerîm’in farklı lisanlarda anlaşılmaya çalışılması sözlü olarak yapılmış olmaktaydı.

Adım adım satır aralarına

Bir güneş gibi Hicaz’da doğdu mukaddes dinimiz İslâmiyet. Yükseldikçe birçok beldeyi ziyasıyla aydınlatmaya başladı. Bu beldelerden bir tanesi de Samanî Devleti idi. Bu devlet, 892-1005 yılları arasında Maveraünnehir ve Horasan olarak bilinen bölgelere hükmediyordu. İslâmiyet’le beraber Kur’ân-ı Kerîm bu coğrafyaya gelmiş ve karar kılmıştı.

Namazda okunan bazı âyet ve surelerin manasını anlamak için Samanî hükümdarı Mansur b. Nuh, Kur’ân-ı Kerîm tercüme işini resmî olarak ele aldı. Zamanın âlimlerinden, yapılacak olan tercümenin caiz olup olmadığına dair fetvayı da aldıktan sonra, Kur’ân-ı Kerîm’in Farsça bir mealinin hazırlanmasını emretti. Bunun üzerine, Müslümanların gelmesiyle ışıldamaya başlayan, bu devirde tarihinin en parlak dönemini yaşayan, ilim, kültür ve edebiyatın merkezi olan Buhara’da, Horasan ve Meveraünnehirli âlimlerden meydana gelen bir heyet kuruldu. Heyetin içerisinde Türk âlimleri de vardı. Bu heyet, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamını, Muhammed b. Cerir et-Taberî’nin 40 ciltlik Câmi’ul- Beyân adlı eserinin özetiyle beraber Farsçaya çevirdi. Böylelikle Kur’ân-ı Kerîm’in, bütün olarak ilk defa başka dilde insanların anlayabilmeleri için çalışma yapılmış oldu.

Çeviri, Farsçanın söz dizimi kuralları dikkate alınmaksızın yapılmıştı. Büyük harflerle yazılan âyet-i kerîmelerin altına kelime kelime küçük harflerle Farsça karşılıkları yazılmıştı.

Maveraünnehir’de İslâm damgaları

Samanî Devleti hüküm sürdüğü coğrafyada silinmeyecek kadar kuvvetli izler bırakmıştı. Özellikle kendinden sonra gelen Gazneliler ve Karahanlılar gibi, Türk devletlerinin teşkilat yapılarının oluşumunda etkisi olduğu gibi Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinde de önemli rol oynamıştı. Karahanlı Devleti’nin İslâmiyet’i resmen devlet dini olarak kabul etmesinde, üzerine kurulduğu coğrafyadaki tarihî mirasın büyük etkisi söz konusu idi.

Karahanlıların İslâmiyet’i kabulüyle Türkler de topluluk halinde İslâm dinine girmeye başladı. Kabul ettikleri bu dine son derece saygı ve ihtimam gösteriyorlardı. Bu çalışmalar, Farsça yapılan “satır arası” çeviri ile aynı zamanda, belki de aynı heyette bulunan Türk âlimler tarafından yapılmış olabilirdi. Bu birinci ihtimaldi. İkincisi ise, bazı araştırmacıların “ilk Türkçe Kur’ân-ı Kerîm meali, Farsça mealden yaklaşık yüzyıl sonra yapıldığı” açıklamalarıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’i tercüme ederken hata yapma korkusu, mütercimleri ihtiyatlı davranmaya ve metnin aslına sadık kalmaya sevk ediyordu. Bunun içindir ki âyet-i kerîmelerin altına yazılacak Türkçe karşılıklar titizlikle seçilirdi. Sonrasında bu kelimeler itinayla Arapça kelimelerin tam altına; tek tek, farklı bir yazı stiliyle, daha küçük ve ince Kur’ân-ı Kerîm harfleriyle yazılırdı. Yalnız, Farsça tercümede olduğu gibi Türkçe tercümede de Türkçenin söz dizimi kurallarına uyulmamıştı. Bu yüzden bazen yazılanı anlayabilmek için Arapçasına bakmak gerekiyordu.

Satır arası meallerin yanı sıra “tefsirli mealler” ve “tefsirler” de yazılmıştı.

Tefsirli mealler, âyet-i kerîmelere kelime kelime mana verilmesi bakımından satır arası meallere, tefsire benzer açıklamalar ihtiva etmesinden dolayı da tefsirlere benzemekteydi. Meallere göre daha geniş, tefsirlerden daha kısaydı. Muhtevasında âyet-i kerîmelerin nüzul sebebi izah edildikten sonra, bazen kıssalara da yer verilirdi. Tefsirlerde ise, Arapça kelimelere tek tek yazılan Türkçe karşılıklarından ziyade, âyet-i kerîmelerin tamamının uzun cümlelerle açıklanması esas alınmıştı. Bazen bir âyet-i kerîmeden hareketle sayfalarca yapılan açıklamalarla bu kısımlar tefsir edilirdi. Bu tarz çeviriler, karşımıza Anadolu’da çıkmaktaydı.

Anadolu’ya yolculuk

950’li yıllarda topluluklar halinde Türklerin Müslüman olmasıyla yapılan bu ilk Türkçe Kur’ân-ı Kerîm meali, aynı zamanda Doğu ve Batı Türkçesinde yapılacak olan Kur’ân-ı Kerîm tercümeleri serüveninin de bir başlangıcı olmuştu. Nitekim Doğu Türkçesinin tarihî şiveleri, Harezm ve Çağatay Türkçesiyle yazılmış belli başlı Kur’ân-ı Kerîm tercümeleri, bu ilk tercüme esas alınarak meydana getirilmişti. Daha sonra çıktığı yolculukta Anadolu sahasına gelen mukaddes kitap Kur’ân-ı Kerîm’in Anadolu Türkçesiyle meali, Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra kurulan Beylikler döneminde olmuştu. Bu ilk mealler, belli başlı bazı surelerin tefsiri idi. Anadolu’da ise 14. yüzyılın sonlarına doğru başlayacak, Osmanlı’da ise ilk “satır arası” Kur’ân-ı Kerîm meali, 15. asrın başlarına denk düşecekti.Öyle ki Kur’ân-ı Kerîm’in kısmen ya da tam olarak 139 dile mealinin yapıldığı bilinmektedir.

Sözün özü

Kur’ân-ı Kerîm’e hürmetle dokunanlar, dokunduğu kadar yüce, dokunduğu kadar müstefîddi (İstifade eden, fayda gören). Yapılan bu tercümeler, herkes için lisan öğrenmek kolay olmadığından müşerref oldukları İslâm dininin mukaddes kitabını anlamak içindi. Yoksa hiçbir tercüme Kur’ân-ı Kerîm’e denk olamaz. Nasıl ki bir dilde söylenen edebî bir söz başka dile çevrildiğinde aslını tutmaz, ilk söylendiği dildeki tadı vermez ise Kur’ân-ı Kerîm de aslının haricinde tat vermez. Çünkü esrar Kur’ân-ı Kerîm’in aslındadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulünden sonra Arap edipler Kur’ân-ı Kerîm’i örnek almış, bu sayede de edebiyat sahasında yükselmişlerdir. Buna rağmen mukaddes kitabın nazmının bir benzerini taklit etmeye kimse kalkışamamıştır. Kendi lisanında bile Kur’ân-ı Kerîm’in taklidi mümkün değilken, nazım ve üslubunun bir benzerini başka bir dille ortaya koymak elbette imkânsızdır.  Dolayısıyla hiçbir tercüme, Kur’ân-ı Kerîm’in aynen olamayacağı gibi benzetme suretiyle de dengi olamaz.

Kul eydür: (E`ûzü billah) ya`nî sıgındum ben ulu Allah’a.  Andan hak te‘âlâ

eydür: Kimden sıgınursın? kul eydür:  (Mine’ş-şeytâni’r-racîm) ya`nî ol

senüñ dergâhuñdan sürilmiş  şeytândan dahı dîvlerden. Andan kul girü döner

eydür: (Bismi’llahi’r-rahmâni’r-rahîm).  (Bismi’llah) dimek ya`nî

başladum Allah adıyla. (er-rahmân) kim mihribândur. (er-rahîm)

esirgeyicidür dahı bağışlayıcıdur.

Eydür: Der, söyler Dîv: Şeytan Kim: Ki Mihribân: Merhametli, şefkatli

Kaynakça: Elmalılı Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur’an Dili, Cilt: 1; Gülden SAĞOL, Harezm Türkçesi Satır Arası Kur’an Tercümesi, Doktora Tezi; Cengiz MÜFETTİŞOĞLU, Karışık Dilli Bir Kur’an Çevirisi, Yüksek Lisans Tezi;Tülay YÜREKLİ, Samaniler, Yüksek Lisans Tezi; Mustafa ÖZKAN, Eski Anadolu Türkçesi Döneminde Ortaya Konan Kur’an Tercümeleri Üzerine-1, Makale; Suat ÜNLÜ, Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye Çevrilmesi ve İlk Türkçe Kur’an Tercümeleri, Makale.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı