AraştırmaKapakSeyahat

Kuzey Yıldızı Gürcistan

Gürcistan’a varmak için değil, orayı keşfetmek için yola çıkıyoruz. Seyahat etmenin belki de en güzel yanı budur: Keşfetmek.

Yahya Kemal’in dediği gibi:

“Yürü hür maviliğin bittiği son radde kadar;

İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.”

Aldık çantamızı sırtımıza, âlemdeki hayalimiz müddetince yaşamak için yüklendik dertlerimizi, sevinçlerimizi ve çıktık yola.

Gürcistan, Rusçada Gruzya, Gürcücede Sakartvelo ve Batı dillerinde Georgia olarak addedilmiş.

Biz henüz uçaktayken bu bilgilerle okumalarımızı tamamlıyorduk ki şiddetli bir sarsıntı geçirdik. Meğer gelmişiz. Daha okuyorduk diye hayıflana hayıflana uçaktan iniş seremonisine dâhil olduk. Batum’a indiğimizde rehberimizle buluştuk. Sabahın ilk ışıklarında yaşanan bu buluşmayla eşyalarımızı topladık. Batum’un Karadeniz’den aldığı iklim özelliklerinin üzerine bir de Kafkasların soğuk ve kuzey rüzgârlarını eklemesiyle oluşan muazzam havayı, iliklerimize kadar hissedip içimize çektik.

Beynimizin içinde bir saat sarkacı misali, bir o yana bir bu yana sallanan düşünce şu idi: İlk olarak ne yapacağız, işe nereden başlayacağız?

Neyse ki tecrübeli rehberimiz, yaşadığımız kısa süreli bu kararsızlığı tek cümlesiyle dağıttı:

“Haydi kahvaltıya…”

Her yerden yükselen tereyağı kokuları eşliğinde, memleketin ana işlerinden, ekonominin temelini oluşturan bazı unsurlardan sinyalleri alıyorduk. Aldığımız sinyallere rağmen sanki herhangi bir şey anlamamışçasına meraklı çocuklar gibi soru yağmuruna tutuyorduk rehberimizi. Çünkü biliyorduk ki ucu açık birkaç soru, rüştünü ispatlamaya çalışan rehberin adeta bamteli olur. Dolayısıyla rehber, ilk intiba oluşturulacak olan bu sorulara gayet güzel cevaplar vermeye çalışır.

Karadeniz’e sahili olan, mavisiyle, yeşiliyle bir güzel şehir: Batum

Nitekim öyle de oldu. Aldığımız güzel cevaplar bizi ferahlatmıştı. Ülkenin ekonomisindeki hayvancılığın yaygın olmasını, köşe bucaktan yükselen tereyağı kokularından bizatihi alıp bir de bunu rehberin ağzından onaylatmak, çehremizde muzip bir tebessüme sebep oldu.

Bir taraftan süt ve süt ürünleriyle dolu masada kahvaltı yaparken bir taraftan da süt reçeli dedikleri malakoyu, önümüzde duran bol rayihalı mıhlamanın, bildiğimiz mıhlamadan farkını ayırt etmeye çalışıyorduk. Rehberimiz ise yemeklerden ziyade, ülkenin geneli hakkında malumat aktarıyordu.

Ülke nüfusunun %70’e yakınını Gürcülerin, %11’ini Ermenilerin,%10’unu Rusların, geri kalanını Acarların, Abhazların ve diğer bazı grupların oluşturduğunu öğreniyoruz. Adeta bir milletler mozaiğini andıran bu tablodaki farklılığın sebebine inmeye çalışıyoruz. Asıl sebebin tarihin derinliklerinde yattığını, yüzyıllardır bu coğrafyada Gürcülerin, Kafkas halklarının, Ermenilerin, Türklerin, İranlıların hep karşı karşıya kaldıklarını öğreniyoruz.

Tabiidir ki dil de bu mücadeleden payına düşeni alıyor. Gürcistan’ın resmi dili her ne kadar Gürcüce olsa da Sovyetler Birliği’nden kalma Rusça kullanımı ülkede oldukça yaygın. Bunların yanı sıra bölgeler arasında farklılık gösteren lehçeler de yok değil.

Batum’da maziden bir kıymet

İlk günün heyecanı ve eskiden kalan bir ananenin sürekliliğini sağlamak gayesiyle Batum şehir merkezindeki El Mescîd-ül Vasatî de denilen Orta Camii’ne gidiyoruz. Vaktiyle iki caminin arasında (Aziziye ve Ahmediye) kaldığı için muhitin insanları tarafından da zamanla böyle anılır olmuş ve Orta Camii ismi ile müsemma bir hal almış.

Camiye vardığımızda cemaat öğle namazını kılmış, hasbihal ederek yavaş yavaş çıkıyordu. Rehberimiz, eskilerden kalan bir ismi, bizimle görüştürmek istedi, belki anlatacakları vardır, dedi.

Bekledik.

60’ının üzerinde, yüzünde hayat çizgilerinin her hattı mahfuz bulunan bir amca içeri geldiğinde sanki gurbete ilim tahsili için gönderdiği torunu gelmiş gibi bir dinçlik ve dinamiklikle boynumuza sarıldı. Dedi ki:

“Atanıza rahmet! Hoş gelmişsiniz…”

Gönlümüzü, kuş tüyü gibi hafifleten bu samimiyet karşısında mutlu olmuştuk. Bu mutluluk, yekpare bir mutluluk gibi görünse de aslında öyle değildi. Bu mutluluğun derinliklerinde ruha inen kokusuyla tarih vardı, mesafelerin anlamını yitirdiği coğrafya vardı, ahlâk vardı, iman vardı, din vardı, İslâm vardı, rahmet olsun dediği atalarımızın tarihi kimlikleri vardı… Hülasa, kader birliği vardı.

Batum sokaklarında renkli pestil sergileri

Biraz hasbihalden sonra amcamızın bakışları yere düştü. Birden kendi kendine mırıldanır gibi konuştu. “Demek ki o günler geldi.” dedi. Merakla atıldık: Hangi günlerdi o günler?

“Biz küçükken yaşadığımız zulümler, acılar, ızdıraplar öyle şiddetliydi ki Ramazan-ı Şerif ayında oruç bile tutamazdı büyüklerimiz. Bir gün sordum, ‘Ne zaman geçecek, nasıl normale dönecek bütün bunlar dedim babama.’ O da cevaben demişti ki:

‘Sabredin. Bir gün gelecek ve sonu gelmez gündüze kavuşacağız. Şu Kaçkar Dağları’nın arkasındaki kardeşlerimiz imdadımıza yetişecektir.’

Elhamdülillah, sizleri gördükçe o günler geldi diyorum ve çok bahtiyar oluyorum.”

Batum sokaklarında göreceğimiz daha neler var diyerek müsaade isteyip çıktık camiden. Gönlümüzde samimiyetin muhabbeti, gözümüzde mazinin kıymeti ve omuzlarımızda tarihin heybeti ile ağır ağır indik merdivenlerden.

Rehberimizin eşliğinde Batum merkezdeki alfabeden oluşan kuleye, Ali ve Nino’ya, Gürcülerin adına şeytan tekerleği dedikleri dönme dolaba, saat kulesine bakmaya gittik. Bütün bunlar, amcanın samimi muhabbetinin yanında sönük kaldığı için pek tesir uyandırmadı üzerimizde. Ancak yine de kendi içlerinde hem kültürel hem turizm potansiyeli açısından kıymeti haiz değerler olduklarını söyleyebiliriz.

Kobuleti

Batum’a yaklaşık 20 kilometre mesafedeki Kobuleti’ye gidiyoruz. Bir musibet bin nasihatten iyidir sözünü şiar edinen Gürcüler, yollarda da bunu gösteriyorlar. Otobana çıktığımızda yolun girişinde, sol tarafta, kaza yapmış bir arabanın pert halini sergilenmek üzere oraya koyduklarını görüyoruz. Rehberimize sorduğumuzda, bu aracın çarpıştığı diğer araç da yolun sonunda bizi bekliyor, cevabını alıyoruz. Bazen anlatmak yetmiyor, bir de capcanlı şekilde göstermek gerekiyor insanlara, diye de ekliyor.

Kobuleti’de bir zamanlar cami, şu an müze olarak kullanılan bir binayı öğreniyor ve oraya gidiyoruz. Bir zamanlar cami olduğunu da henüz orada öğrenmemize rağmen müzedeki görevliye bunun hakikat olup olmadığını soruyoruz.

Keşke sormasaydık

Müze görevlisi yaklaşık 45 dakika boyunca buranın camiden çevrilmediğini, daha önceden konser alanı olduğunu, zamana göre değerlendirildiğini ama hiçbir zaman cami olarak kullanılmadığını ispat etmeye çalışıyor. Üçüncü kata arşiv kısmına çıkartıyor bizi ve inatla, gayretle, büyük çabayla devrin gazetelerindeki eski sayfalardan şu anki müzenin mazisini sergiliyor. Tamam, inandık, kâni olduk, teşekkür ederiz verdiğiniz bilgiler için diyerek müsaade isteyip çıkmak istesek de; her hamlemizde sözümüzü kesip yeni vesikalarla tezini daha güçlü temellendirmeye çalışıyordu.

Batum’un bir ara sokağı. Görünen beyaz minare, Orta Camii’nin minaresi

Bu gergin atmosferden kurtulduktan sonra kısacık ferahlamanın ardından başımızı iki elimizin arasına alıp düşünüyoruz:

Biz, camilerin cami, Kur’ân kurslarının Kur’ân kursları olduğunu ispatlamaya çalışırken bu kadar gayret ediyor muyuz?

Müslüman coğrafyası

Batum ve Kobuleti ile ülkenin Batı kanadını kısmen tamamladıktan sonra, daha içlere yöneliyoruz. Khulo veya Hulo diye bilinen, Müslüman nüfusunun yoğun olduğu bölgeye gidiyoruz. Yalnız, yollar çok fena. Yılan gibi kıvrımlı yollar, hızlı giden sürücüyle her ne kadar ürperti verse de Sadi Şirazi’nin: “Doğru yolda kaybolmuş kişi görmedim.” sözü, yüreğimize su serpiyor. Çünkü yol da doğruydu, yoldaş da…

Hulo’ya giderken küçük bir mola veriyoruz. Mola yerimiz, Keda Kasabası. Durduğumuz yerin tam karşısında inşaat halinde bir kilise görüyoruz. Etraftaki insanlara, ne zamana bitmesi planlanıyor diye soruyoruz.

2005’te yapımına başlanan kilise, ilk sponsoruyla belirli bir mesafe kat ettikten sonra, sponsorun ölümü üzerine yarım kalmış. İkinci bir sponsor bulunmuş. Bu kişi de kilisenin maddî anlamda yükünü almayı vazife edinmiş. Fakat kısa bir süre içinde bu kişi de ölmüş. Biraz daha vakit geçtikten sonra üçüncü sponsoru bulmuşlar. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, üçüncü sponsor da ölmüş. Bundan sonra da bir daha bırakın elini taşın altına koymayı, kimse o muhitin kenarından bile geçmez olmuş.

İzahı olmayan işlerin mizahı olur, derler.

Bu ölümlerin izah edilir bir yanı olmayınca, zamanla halk arasında mizahı yapılır hale gelmiş. Bir kazadan kıl payı kurtulan insanlara, herhangi bir hastalıkla pençeleşenlere, adeta ölüme giden hızlı sürücülere hep takılır olmuşlar; seni kiliseye bağışçı yapalım.

Keda üzerinden yola devam ettik. Akşamüzeri güneşin batışıyla birlikte Hulo’ya vardık.

Bir avuç

Burası Müslüman nüfusun yoğun yaşadığı bir yer olmasına rağmen, geldiğimizde öyle bir intiba oluşmadı. Gözümüz hilâl, kulağımız ezan aradı. Tarihinde Osmanlı Devleti’ne sadrazamlar yetiştiren, kavm-i necip diye isimlendirilen ve Evliya Çelebi’nin Gürcistan’ı ziyaret ederken “Camileri ve ulemasıyla bir Müslüman şehir” diye tanıttığı yer; artık o yer değildi. Yıllar; uzun, sisli, karmakarışık, acı, elem yüklü yıllar, çok şey almıştı Acara’dan, Gruzya’dan, Gürcistan’dan…

Ecdadı Müslüman olmasına rağmen baskı zamanlarında dinini muhafaza edemeyen bir Gürcü adamın, “Bizim ailede bunu okuyacak Müslüman kalmadı…” diyerek bir Müslüman Gürcü’ye verdiği Kur’ân-ı Kerîm

Bir avuç Müslüman, sırtlarını yasladıkları Kafkas Dağları’nda imanlarını muhafaza ile bir ömür yaşamışlardı. Dile kolay, 70 sene komünizm rejimi altında her türlü dışlanmaya, isim değiştirmelere, tarih silmelere, coğrafyadan tasfiye edilmelere kadar; ızdırabın en şiddetlisini, sürgünün en beterini yaşamışlardı. Bunun neticesinde öyle hadiseler zuhur ediyordu ki…

İşte onlardan biri…

Hanede Müslüman kalmadı

Elinde Kur’ân-ı Kerîm’i hürmet ve tazimle taşıyarak bir adam gelir. Üstten iki düğmesi açık gömleğinden, boynundaki haç gözükür. Adam Hıristiyan. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’i de bir Müslüman gibi hürmetle tutuyor. Meramını şöyle izah ediyor:

“Bizler Müslümandık. Dedem, babam ve ben, bütün aile efradımızla birlikte Müslümandık. Büyüklerimin hepsi vefat etti. Kendim de dâhil olmak üzere neslimizden kimseyi muhafaza edemedim. Herkes farklı inanç girdaplarında savruldu. Bu Kur’ân-ı Kerîm, ailemizin 100 yıldır muhafaza ettiği Kur’ân-ı Kerîm. İstedim ki o, sizin gibi kıymetini bilen Müslümanların elinde dursun.”

İmanın himayesi

Gürcistan’da din, kadınlar vasıtasıyla ayakta kalmış. Erkekler sürgüne gönderilmiş. Kadınlar ise tarihin bu noktasında üzerlerine düşen vazifeyi yerine getirmişler. Bir gelenek olan sözlü kültür ile muhafaza ettikleri dini, ilmi; çocuklarına, torunlarına aktarmışlar. Küçük kâğıtlara, bildikleri dua ve münacatları yazarak imanlarına adeta bir kalkan oluşturmuşlar. Şüphesiz bütün yasaklara, kısıtlamalara ve ifsadâta karşı dinlerini muhafaza etmeye çalışan bu insanlara, Hazreti Allah, tahayyül edemeyecekleri güzellikleri bahşetmiştir.

Gürcistan Aforizmaları:

Vardi ueklod aravis ar daukrepia: Kimse dikensiz gül toplamamıştır.

Gridzeli stkva mokled itkmis: Uzun cümle kısaca söylenebilir.

Tsuti sopels ismiendos vints tavisa teria: Kim dünyaya dost olursa o kendisinin düşmanıdır.

Gürcistan Lügatçesi:

Turketi: Türkiye

Çakvi: Taş üstünde çay

Skivri: Sandık

Puri: Ekmek

Beghli: Ambar

Beghleti: Ambarlık

Fancara: Pencere

Saçmeli: Yemek

Katsi: Adam

Pikri: Fikir

Laşkari: Asker

Şakari: Şeker

Hopa: Pazar

Gamorcoba: Merhaba

Öküz öldü, ortaklık bitti

78 yaşındaki emekli tarih öğretmeni Temur Aman Magazi, SSCB dağılınca, içerisindeki hammaddelerle birlikte yağmalanan fabrikalar hakkında dertleniyor. Kim yağmaladı bu fabrikaları, diye sorduğumuzda aldığımız cevap çok ilginç oluyor: “Ruslar bize yar etmemek için yağmaladılar. Biz de sizden kalan hiçbir şeyi istemiyoruz diye yakıp yıktık.” Erken bunama yaşayan devletin çöküşüyle kontrolden çıkan işlerin sancısı hâlâ hissediliyor. Mesela sadece şu hadisede görüldüğü üzere iki tarafın da birdenbire yakıp yıktığı fabrikalar, üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen hala aranıyor. Yıkmak kolay tabii. Bir günde yıktığını 30 senede yerine koyamamanın üzüntüsünü üzerinden atabilmiş değiller.

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı