Kültür Sanat

Vicdan Muhâsebesi

Ahlâkî değerlerin zayıf kaldığı, maddî çıkarların ön planda tutulduğu ve bilhassa kul hakkı ile âmme hakkı mefhumlarının yeterince dikkate alınmadığı toplumlarda, devletin muktedir gücü, umumî âsâyişin temin edilmesi noktasında ağır suçlara karşı verilen mücadelede başarı sağlıyor. Ancak günlük hayatın bir parçası hâline gelen sair suç ve kabahatlerin toplumda sebep olduğu erozyona karşı çaresiz kalıyor.

Mahkemelerin iş yoğunluğundan toplumun her kesimi şikâyetçidir. Hele hele ceza davalarının senelerce sürmesi adalet hissimizi rencide etmektedir. Ancak, hiç düşündük mü acaba bir ülkede işlenen suçların kaçta kaçı mahkemelere intikal etmektedir?

Günlük hayatımıza biraz daha dikkatli bakarsak, kanunlarda suç veya kabahat olarak tanımlanan davranışlarla iç içe yaşadığımızı kolayca fark edebiliriz. Mesela, sokakta söylenen nâhoş sözlerin kahir ekseriyeti ceza hukuku açısından hakaret suçunu oluşturmaktadır.  Trafikte ihlâl edilen kurallara bakalım: Hız sınırının aşılması, emniyet kemerinin takılmaması, park yasaklarına uyulmaması, araç kullanırken cep telefonu kullanılması… Keza ticarî suçlar: Kayıt dışı ticaretin beraberinde getirdiği KDV ve gelir vergisi kaçakçılığı, eser/marka korsanlığı, terazide ve ürün içeriklerinde müşteri aleyhine yapılan “ince ayarlar”… Bu misallere bir “kol kırılır, yen içinde kalır” düşüncesiyle ortaya çıkarılmayan fiziksel ve psikolojik şiddet hadiseleri de eklenirse, suç ve kabahatlerin artık toplum hayatına ne kadar da sirayet ettiği rahatlıkla gözlenebilir.

İşlenen suç oranına bu açıdan bakıldığında, mahkemelere intikal eden hadiseler neticesinde verilen adlî veya idarî cezaların sadece sembolik mahiyette olduğu ortaya çıkmaktadır. Toplumda hukukî barışın korunması için ve bilhassa toplum hayatını kökünden sarsan ağır suçların cezasız kalmaması için, emniyet birimlerine, savcılara, hâkimlere ve ceza infaz kurumlarına olan ihtiyacımız tartışmasızdır. Zira kanunun dikkate alınması, eğer dikkate alınmayıp çiğnenirse bunun bir müeyyidesinin olması ve böylelikle kurallara uyan vatandaşların hukuka ve adalete olan inanç ve güvenlerinin pekiştirilmesi bir devletin bekası için vazgeçilmezdir.

Ancak bu adalet mekanizması ne kadar iyi çalışırsa çalışsın, işlenen suçların hepsine gereken cezanın verilmesi imkânsızdır. Dolayısıyla, tesis edilecek toplumsal barışın ikinci ve daha önemli bir ayağı daha vardır: “VİCDAN”.

Devlet marifetiyle gerçekleştirilen ceza muhâkemesinin yanında, sorumluluk sahibi her ferdin kendini hesaba çekerek yapacağı vicdan muhâsebesi fevkalâde ehemmiyet arz etmektedir. Peki, bu vicdan muhâsebesinin yapılması ve gereği mucibince davranılması nasıl temin edilecektir?

Öncelikle şunu belirtelim ki, devletin bu noktada sağlayabileceği katkı çok fazla değildir. Zira devlet, yerine getirilmesini istediği şeyleri gerekirse kuvvet kullanarak uygulatmaktadır. Bunun dışında, insanların münhasıran vicdanına ulaşabilen tarafları güçlü değildir. Kaldı ki, geniş kitlelerin ulaşmayı hayal ettiği yüksek konumlarda olan ve herkese bir numûne olmaları beklenen görevliler; dün “kara” dediklerine bugün “ak” diyerek, kendilerinin ve yakın çevrelerinin menfaatlerini toplumun menfaatlerinin önüne koyabilmektedir. Makam gücünün vermiş olduğu bir hâkimiyet hissine kapılıp mütevâzi olmayı unutarak insanları materyalist, menfaatperest ve vurdumduymaz davranışlara adeta özendirmektedir.

Hak, hukuk ve adaletin tesisi; kurulan mahkemelerin yanında, kamu gücünün zorlayıcı elinin değmediği alanlarda da etkisini gösteren yönlendirici bir cevherin mevcudiyetinin gerekliliği hissedilmektedir.

Ahlâkî değerlerin zayıf kaldığı, maddî çıkarların ön planda tutulduğu ve bilhassa kul hakkı ile âmme hakkı mefhumlarının yeterince dikkate alınmadığı toplumlarda, devletin muktedir gücü, umumî âsâyişin temin edilmesi noktasında ağır suçlara karşı verilen mücadelede başarılı olabilir. Ancak günlük hayatın bir parçası hâline gelen sair suç ve kabahatlerin toplumda sebep olduğu erozyona karşı çaresiz kalmaktadır.

Kendisi için istediğini başkası için isteyebilen, özür dilemeyi ve affetmeyi bir erdem olarak görebilen ve elde ettiği başarıları sadece kendisine atfetmeyip bunu başkalarıyla paylaşabilen insan, muhasebesi yapabilir. Ancak yaşadığı hüsranlardan dolayı yalnızca başkalarını sorumlu tutan, hatta  “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek, çevresindeki menfî hâllere pasif kalan, bir tebessümü insanlara fazla gören, teşekkür etmeyi acziyet olarak idrak eden, aile ve arkadaş ilişkilerini “Onlara ne verebilirim?” değil, “Onlardan ne alabilirim?” düşüncesiyle şekillendiren bir kişinin; vicdan muhasebesi yapması ve gereği mucibince davranışlarına çeki düzen vermesi düşünülebilir mi?

Anlaşılıyor ki, yargı mekanizması insanların huzur ve emniyet içerisinde yaşamaları için olmazsa olmaz şartlar arasında yer alsa bile, ifade ettiği ehemmiyet nispetince sembolik bir mahiyete sahiptir. Başka bir deyişle, adaletin bütün boyutlarıyla tesis edildiği yer mahkeme salonları değildir. Dolayısıyla devletin ve toplumun bekası için sağlam temellere oturtulması gereken insanî ilişkilerin manevî değerler ışığında şekillendirilmesi elzemdir.

Bu sayede ulaşılan ortak şuur neticesinde; aslında herkesin aynı gemide seyahat ettiği, diğerlerine verilen zararın gerçekte kendine verilmiş bir zarar olduğu ve fıtrat gereği hep önemsenen maddî inkişafa, manevî inkişaf olmadan ulaşılamayacağı, ulaşılsa bile bunun daim olamayacağı kolayca anlaşılacaktır. Unutulmamalıdır ki, birlik, beraberlik ve ahenk içerisinde ortak bir hedefe doğru yol almak başkadır, dört tekerleğin dört ayrı istikamete ilerlemesi ise başka.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı