Hikaye ve Günlükler

Manasını Arayan Seyyah

Yeryüzünde, karada ve denizde, arz ve semada öyle manasızlıklar geziyor ki;

Şimdiki âcizlerin davasına seyreyleyen

Geçmişin rahmet okur Firavn’ına Şeddâd’ına

(Ziya Paşa)

dedirtiyor keşif makamında… Nereye bu gidiş! Çıktığım bu yolculukta manam, üç kelimede gizliymiş.

Seyr makamında revan olalım yola…

Seyr; gidiş, yürüyüş manasındadır. Bil ki insanoğlu, seyr demek yeryüzünde cesedinle gezmek manasında değildir. Ruhlar âleminde başladı yolculuğun ve doğdun. Açtın fenâ âlemine gözlerini, başladı seyr-i sülük vaktin. Dinle, keyfî sülûk değil bu. Daha bu girizgah safhasında bir lügat açtım ki manam fâş oldu, bir su gibi aktı. Bazen bir kitap bazen bir yazı bazen bir cümle bazen bir kelime görürsün ki hayatın değişir, manan değişir. İşte manamı değiştiren Seyyid Mustafa Rasim Efendi’nin Istılâhât-ı İnsân-ı Kâmil isimli lügatiydi.

Seyyahûn: “Ma’lûm ola ki, enfâs-ı benî Âdem’den hâsıl olan melâikeye seyyâhûn derler. Onlar dâimâ yeryüzünde sefer ve seyâhat eyleyip meclis-i zikr taleb ederler. Pes, nerede cem’iyyet-i zikr ve tezkîr bulurlar ise birbirlerini oraya davet ederler ve hâzır olurlar. Onun için ehl-i zikre riâyet-i âdâb lâzımdır. Ya’nî zikrullâh ile her bir nefesten melek hâsıl olur. Lâkin kendi kendine her bir teneffüs olanın nefesinden melek hâsıl olmaz. (Hakkı Efendi)”

Boş boş, avare avare, deli divane gezme diyor bana. Seyyah demek, şu âlemi sadece seyretmekten ibaret değil, diyor. İnsanlar bu fânî dünyanın her türlü nefsî şeyleri için aşmadık dağ, konmadık bağ, uçmadık diyar bırakmıyor, diyorlar. Ancak bir kere de şöyle, uzaktan bakarak bu dünyayı seyretmeleri mümkün olsa, candan bağlandıkları bu âlemin ne berbat halde olduğunu görür ve anlarlar.

Seyran ederken nasibine inan, ne aradığını bil ki bulduğunu aramış olursun. Ne var ki, âb-ı hayatı içmek kısmet olmadıktan sonra, İskender’i Zülkarneyn gibi, Hızır Aleyhisselam ile beraber bin yıl fânî âlemi seyran ve devran etsen faydası yoktur.

Sen, topraktan halk edilen insanoğlu, bazen sular âleminde seyran edersin. Suyun akışı, ömrün nasıl akıp gittiğini göstermedi mi sana! Sular üzerinde bir an görünüp kayboluveren kabarcıklar da hayatın ne kadar kısa olduğunu hatırlatmadı mı?

Diyelim ki dünyayı gezmeye niyetlendin; geçmiş zaman insanların hallerini ya ibret almak ya da bir hisse kapmak maksadıyla seyret. Orada, cihanı yer yer adalet, yer yer zulüm ile titreten İskenderlerin, debdebe ve haşmet içinde hükümrân olmuş nice Daraların bir avuç toprak halinde yattığını görmedin mi? Her gün üzerinde yürüdüğün toprağı böyle seyreyle ki o zaman hayret etmeye başlayacaksın. Bakalım âyîne-i devran ne suret gösterir, seyret…

Hayret makamında bakalım yola…

Hayret ettiğin her ne ise o, hayran olduğun şeye götürür seni. Her hayret edişinin mertebesinde hayranlığın da artar. Söyle insanoğlu; gözün ekranda, neye hayret etmektesin ki o hayret ettiğin şeye ber-devam hayran olursun.

Teknoloji dediğin nedir, “Bu dünya, öyle bir ‘Al, gözüm; seyreyle cihanı’ makinesine benzer ki, daha zevkine varamadan biter; o kadar süratle gelip geçer.” Sadece seyredersin, seyirci kalırsın. Eğer hayret edemiyorsan sıradanlaşmışsındır, seyirci sırasındasındır.

Asıl olan, bütün bu olan bitenleri, uzaktan hikmet ve ibret alıcı bir gözle seyretmektir.  İnsan, kâinatın ahvâlini düşünmeye dalsa, hayretler içinde kalmaktan, kendi aczini hissetmekten başka bir şey elde edemez. Bütün mesele, görünen o esrarı berrak ve lekesiz bir halde seyr ve temaşa edebilmek, ondan feyz alabilmek için, müstaid ve liyakatli bir gönle, temiz bir kalbe sahip olabilmektir.

En çok beni şu hayrette bırakmakla kalmayıp onlara hayran oldum. “Yeryüzünde birçok insan gördüm; fakat ilim ve irfan ile mücehhez olan insanların hal ve tabiatlarındaki hususiyetle ‘rızık endişesi ve düşüncesi’ denen şeyin bir araya geldiğine rastlamadım.” Bu hilkatin esrarı karşısında, bir yol gösterici bulamayıp şaşanlar, yanlış yola sapanlar da oldu. Kendi kendilerine birtakım asılsız hükümlere varacaklarına, ilim ve irfan sahiplerinin eserlerine ve onların hareket tarzlarına uysunlar. Bu, doğru yola sevk edecek en emîn olacakları bir hayranlıktır.

Keşfet makamında ilerleyelim yolda

Hayranlık karşıya duyulan şeydir, keşfetmek insanın kendindedir. Cümle âlemi gezer, seyre durursun; ibret ve hisse nazarıyla hayret edersin; kendini keşfetmeye gelmeli sıra. Onun için gönlün, kalbin temiz bir ayna gibi olacak. Her rengi ve zevki, rengarenk görecek, ancak hep temiz kalacak. Gönül aynana baktığında bir beyit dilinden izhar olacak.

Bir hakâyıkhânedir âlem ki, Hüsnü, ser-be-ser

Bin hakikat keşf eder, hak-bîn olan, bir mûrdan (Hüseyin Hüsnü)

Kâinat baştanbaşa hakikatlerle dolu bir yerdir. Hakkı ve hakikati görmesini bilen insan, bir karıncayı seyretse, ona hayret nazarı ile baksa ondan bile bin türlü hakikat keşfeder.

Gelelim yazıda keşfedilecek noktaya: Ey insanoğlu, şu fânî ve fenâ dünyada malı, mülkü, parası, saltanatı olanları ekranda seyredip hayranlıkla bakıyor ve onların başına “zengin” sıfatını takıyorsun. Bilmez misin ki, bütün bu hayranlıklar ve zenginlikler bütün bu kâinat, onu yaratan Hazreti Allah’ın, yani hakikî sahibinin ulvî zenginliği yanında pek fakir kalır.

Bu fani ve fenâ âlemde bâki kalan, hoş bir sada bırakabilmek imiş. Yoksa çok gezsen ne, çok okusan ne?

Kelimeden Cümle’ye

Hazzeylemez erbâb-ı kesel seyr ü seferden

Etiketler

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı