EdebiyatKapakKültür Sanat

Mektup Yazmadan Kitap Yazılır mı?

Mektupların en güzel yanı samimi olmalarıdır. Zarfını acarken ortama yayılan heyecan, özenle yazılmış sarı kâğıdın samimi havasını, yazarından okuruna taşır. Sadece özel mektuplar değil seyahat, günlük, deneme ve fikir yazıları da mektup tadında aynı samimiyeti yakalatır insana. Çünkü samimiyeti diğer yazı türlerine göre daha hissettiricidir.

Mektuplar genelde hususi evrak olarak kabul edilir. Yazar tarafından muhataba hususi fikir ve duyguları taşırlar. Mektup tarzı yazı türünün tarihte en güzel misallerini Imam-ı Rabbani Hazretleri, Ali Şir Nevai, Veysi, Ragıp Paşa gibi âlimlerde görebiliyoruz. Dünya edebiyatında ise Sevigne, Voltaire, Rousseau bu türü iyi kullanan sanatçılar arasındadır.

Bir zamanların usta yazarları, mektup yazarken hokka, divit, kâğıt üçlüsünü kullanırlardı. Divit hokkaya bandığında kâğıda ilim, erdem, bilgi, buluş ve fikir fısıldardı. Bugünün mektup yazma işinde bu üçlüden söz etmemiz mümkün değil. Hokka ve divit müzedeki sergilik yerini alırken, el yazısı mektuplar da yerini mail ve sms’e bıraktı. Hatta öyle ki kâğıt, baskı dışında ortalıklarda hiç görünmez oldu. Peki, usta yazarlara ne oldu?

Yazma işinde, usta yazarların görüntüsü çoğunlukla değişmedi. Hokka, divit ve kâğıt yerine hayatlarına bilgisayarlar girdi. Lügatler ve diğer kaynak kitaplar arasında onlar “iyi yazmak” adına icatlar yapmaya devam ediyor ve yaptıkları bu icatları bir plan dâhilinde okurlara anlatmaya çalışıyorlar. Mektup tarzının yazar ve okur arasındaki yakaladığı güzel havayı, bu minvalde hayalini kurdukları “ideal okur”da yakalamaya çalışıyorlar. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla, türünün günümüz hali “ideal okur”a odaklanarak yazılan metinler, okur üzerinde hayli samimi ve tesirli oluyor.

Mektubun gidip mailin gelişi problem mi?

“Hokka, divit ile mektubun gidişi ve bilgisayar ile mailin gelişi yazarlıkta büyük problem olarak görünmeli mi?”, şeklinde sorulabilir. Asıl problem hokka ve divitin gidişi ve bilgisayarın gelişi değil aslında. Problem; bilim, teknoloji, insanlar, yerler, tarih ve tıp, iş ve eğitim, spor ve sanat gibi konular
hakkında, meramı muhataba anlatırken nasıl yazılması gerekiyorsa öyle yazmak meselesinde.

“iyi Yazmak Üzerine”, kitabının yazarı William Zinsser, problemin kaynağını şöyle özetliyor: “Edebiyatla uğraşan birine bilimin bir dalı hakkında metin yazmasını istediğinizde bir uğultu olur. ‘Hayır! Bilim olmaz.’ denilir. Edebiyatla uğraşanların ortak korkusudur, bilim korkusu. Öğrencilik yıllarında öğretmenleri tarafından onlara ‘bilimi beceremiyorsunuz,’ denmiştir. Koskoca fizik ve kimya mühendislerine ise bir rapor yazın dendiğinde ‘Hayır. Bize yazı yazdırmayın.’ diyeceklerdir.” Çünkü öğretmenleri onlara “kelimeleri kullanmakta iyi değilsiniz.” demiştir.

Osmanlıca öğrenilse problem çözülür mü?

Bizde yazarlık konusu Batı toplumlarından farklı ilerledi. Dilde yaşanan hadiseler geçmişle olan bağları kopardı. Ecdadın mesnetsiz hiçbir satırını yazmadığı, sahih fikirli eserlere bakarak yeni binalar inşa edebilmek kolay değil. ‘Osmanlıca’nın öğrenilmesi problemi bir nebze olsun çözecektir. Ancak öğrenilecek ‘Osmanlıca’ kültür devrimi sonrası fıkıh ve akâidin altın devirlerine ulaşmalarında hayli zayıf kalacaktır.

Kültür ve dil devrimi ile “yazma” “bize göre yazmak”, sadece fen bilimlerinin değil, sosyal bilimler alanında çalışma yapanların da temel problemleri arasına girdi. Neticede iki sayfa mektup kaleme alabilecek insan az bulunur oldu.

Okunur mektup yazmak neden mi önemli?

Eskiler bir ilim dalına intisap edip, klasik eserlerin birine zirveye yakın zeyl yazar ve zincirin halkalarına bir halka ilave ederlerdi. Yeni dönemde bu neredeyse mümkün değil. Çünkü bir tarafta kültür devrimi ile bu evsafta yazar bulma problemi, diğer tarafta okuyucunun yazarın düşünce zincirini takip etmekte oldukça zorlanması var.

Bir de Batı tarzı roman, hikâye geleneğinden gelen yazarlar kurmaca türünde hayli ilerleyerek okuyucuyu elinde tutmanın çok farklı yollarını keşfettiler. Kurgu yazarlığı o kadar ilerledi ve yazarlar okuyucuyu ellerinden kaçırmamak için işlerinde ilerlediler ki insanlara iki sayfalık bir mektubu okutmak heyecansız hale geldi.

İki sayfalık okunur bir mektup yazmak için Amerika’yı yeniden keşfetmek

Bir zamanlar bizdeki gibi Amerika’da da iki sayfa mektup yazmak sosyal problem haline gelmişti. Birinci Dünya Savaşı yıllarında asker ve aileler karşılıklı mektuplaşmakta zorlanırlar. Ailelere ve askerlere yazarlık dersleri verilir. Savaşın devam ettiği yıllarda ise gençlerde depresyon ve içe kapanma gözlenir. Bundan kurtulmak ve çocukların kendilerini ifade etmelerini sağlamak için çare yine yazarlıkta bulunur. Arkasından asker ve ailelerin mektuplaşmaları için başlatılan yazı dersleri müfredata dâhil edilir.
Soğuk savaş yıllarında yazarlık meselesi bir kez daha Amerika gündemine gelecektir.

Sol düşünce merkezli Rus Edebiyatı, kültür sahasında Amerika’ya baskın gelmektedir.

Yazarlar, Amerika’nın gücü karşısında Sovyet gücünün varlığını, dengeli bir dünya politikası açısından faydalı görmektedirler. Buna karşı devlet politikası haline getirilen Amerikan Edebiyatı, öne çıkarılarak cevap verilir. Edebiyat Fakültelerinde, akademisyenlerle beraber piyasa yazarları da ders vermeye başlarlar.

Editör farkının altı çizilmeli

ihtiyaç anında müfredata dâhil edilen okunur mektup yazma dersi, sonraki yıllarda kompozisyon ve dil bilgisi dersi görevinin yanı sıra, piyasada geçerli olan anlatım ve kurmaca, kurgu reçetelerinin verildiği ders haline gelir.

Ancak burada Amerika özelinde iki konunun altı çizilmelidir. Biri, son derece kolay okunur ürün teşvik edilirken, diğer taraftan klasik eserlerin toplu olarak okunup müzakere edilmesinin önü kapatılmamış olması.

Diğeri ise Amerika’da yazarlığın devlet politikası olarak görülüp temelinin atılmasından sonra dünyaya yayılma sürecinde yayınevi, editör ve menajer üçlüsü. “Editör; eserde her cümleyi ince ince eler. Konu fen bilimlerinde yazılsa bile, her noktanın üstünden geçerek eserin çok daha güçlü daha ilginç, daha anlaşılır olması için her türlü yolu yazara gösterir. Bununla kalmaz hedefe göre yazarı yönlendirir ve gerekiyorsa yazarın elindeki bu taslağı üç kere, beş kere gözden geçirir.”

Türkiye’de yeni yeni adını duyduğumuz yazar menajerinin en temel görevi ise yazara daha fazla para kazandırmanın farklı yollarını aramaktır. Eseri farklı dillerde pazarlamaya çalışır ve uluslararası şartlara göre eserlerin macera ve gerilim dozları hakkında yazarla pazarlık yapar. Bir de menajerlerin, yazısına dokundurmayan ve duracağı yeri bilemeyen yazarları disiplin altına almak gibi farklı görevleri de vardır.

Normal mi?

Aslında sanat endişesi taşıyanlar, yazar-yayın ilişkisinde yeni oluşan bu fotoğrafı doğru bulmuyorlar. Ancak iş, sosyal ve kültür hayatı üçlüsünde işlerin birbirine girdiğini ve farklı düşünülemediğini de kabul ediyorlar. İş hayatının innovation-icat, yazı hayatında creativity-buluş olarak girdi. Okurlar teknoloji mağazasına gidip yeni sürüm telefon arar gibi yeni sürüm kitap arıyorlar. Yazar da okurunu elinde tutmak için, her defasında ürününü cep telefonu kıvamında yeniden elden geçiriyor.

Eskiden bilgi verme, düşündürme, ikna etme ve yazma işinin neticesi olarak görülen kitap, yazarın mülküydü. Şimdi ise kitaplar, yazarına bırakılmayacak kadar kıymetli ve kâr getirecek ürün olarak görülüyor. Böylelikle cep telefonu ile aynı muameleyi görmeleri normal karşılandı. Şimdilerde yazarın masasında yayıncı, editör, menajer hiç kalkmak istemiyor.

Yeni yazarlık döneminde birkaç güvenlik görevlisini ikna ederek lüks plazalardaki ofislere girip, karaladığı müsvetteleri sunan yazar adayını düşünün. Ona masada yer var mıdır? “Evet, vardır.” diyerek yazar heveslilerine yayıncıların dünya görüşlerine fikir işçiliği yaptırmaya yönlendirmek ne kadar doğru olur bilemeyiz.

Diğer taraftan hiç kimse, yazdığı mektubu evladına zorla okututan bir ebeveyn de olmak istemez.

Onlar nasıl yazıyor?

Okunur iki sayfa mektup yazmanın hiç de kolay olmadığını Amerika özelinde gördük. İyi metin yazma aslında uzun bir konu. Kitap yazılsa yeridir ancak yılların tecrübesini, usta yazarlardan cümleler alarak özetleyebiliriz. İktibas yaptığımız yazarların çoğunluğunu Batı kültüründe yetişen yazarlar oluşturuyor. Sebebi onların işlerine daha iyi adapte olmaları ve angaje oldukları politik
çevrelerin uzaklığı. Şimdi not defteri ve kalemi alıp usta yazarlardan yazarlık sırlarını birkaç maddede not edelim.

Yazarlığa başlangıç: Mark McGurl 2011 yılında basılan “Creative Writing” kitabında, yazarlığa başlangıcı şu üç maddede toparlıyor:

1. Ne biliyorsan onu yaz. Yazar yazısına misafir kalmamalı, hayal gücü ve dünya görüşü ile ona dâhil olmalıdır. 2. Kendi tarzını bul. Diğerlerinden ayrılmak için kendine göre “tarz” yakalamalıdır.

3. Anlatma, göster. Bu madde yazma sanatını kullanarak okurun zihninde fotoğraf oluşturmaya odaklanır.

Gramer işi: Binden fazla eseri yayınlanan ve bunların elliden fazlası Türkçeye çevrilen Stephen King, “Yazma Sanatı” kitabında gramerin önemini şu sözlerle dilegetiriyor: Eğer yazınız sadece parçalardan ve havada uçuşan cümlelerden oluşuyorsa “gramer polisi” gelip sizi tutuklar. Yazmak eğlencelidir, ama gramer eğlencenin büyük bir bölümünü götürür.

İyi yazar, iyi düğüm atar: Yazarların da düğüm attığını duymamış olabilirsiniz. Ancak önce cümleler sonra da paragraflar arasında bağlantı kurmak, kopmayacak şekilde düğüm atmak önemli. S. Gümüş, “Yazar Olabilir” miyim kitabında, konuyu şöyle özetliyor: “Düğüm atmak: Önemli bir ders. Çalışmadan, denemeden

üstesinden gelmek zor. iyi yazmak için iyi düğüm atmayı öğrenmek gerektiğini biliyor ve bunun için çaba sarf ediyorsak bir metin dokumaya başlayabiliriz. Aynı konuda S. King’in görüşü: “Cümleler arasında bağlantı kuramıyorsanız, boşluğun ortasında ördek gibi öten bir sesten ileriye gidemezsiniz.”

İdeal okuru etkileme meselesi: Aslında yazarlık, mektup yazmak kadar kolaydır. Tek problem, mektup yazılan kişiye-ideal okura odaklanabilmektir. Bu konuda iki güzel görüş var: Birinci S. King’in diğeri ise R. Mckee’nin görüşü: “Bence her yazarın bir ideal okuru vardır; yazar hikâyesini oluştururken çeşitli noktalarda ‘Acaba bunu okuyunca ne düşünecek?’diye, onun fikrini merak eder. O özel kişiniz, çalışma masanızda daima sizinle olur. Kapıyı açıp dünyanın yeniden düş baloncuğunuzda parlamasına izin verdiğinizde teninizdedir, kapı kapalıyken ve siz ilk müsveddeyi yazarken, kimi zaman bunaldığınızda, kimi zaman da neşelendiğinizde ruhunuzdadır. Ve biliyor musunuz? İdeal okur daha gözünüze ilişmeden, ilk cümleden itibaren hikâyeyi ona göre yazdığınızı fark edersiniz.”

“İdeal okur, daha üzerinde çalışırken, yazınıza dışarıdan bakabilmenize yardım eder. Belki de bu, yani tam çalışma anınızda ve ortada bir okur yokken, okur rolü oynamak, hikâyeye bağlı kalmanızı sağlayan en iyi yoldur.”

Korku: Yazar korkudan hâlî değildir. İfade etme ve anlaşılma korkusunu dengede tuttuğu müddetçe etkili metin üretebilir. Konuyu özetleyen H. Miller’in cümlesi: “Gergin olma. Elinde ne varsa sakince, neşeyle, enerjiyle çalış. Yük beygiri olma! Yalnızca heyecan duymak için çalış.”

Yazıya çalışmak, hem de çapa yapıyor gibi:

Yazarlığı boş zaman aktivitesi olarak görmek ne kadar doğru? Usta yazarlar bu konuda sözlerini hiç sakınmıyorlar. “İlk denemeler kesinlikle
katlanılmazdır. Bunu söylüyorum, çünkü bilmeni istiyorum ki yaptığımda kayda değer bir şey görüyorsan o şey kazara değil, gerçek bir niyetle ve amaçla ortaya çıkıyor.” Van Gogh

İşi bitirme ve sunum:

Sona geldiğinizde iki şeyin sizi buraya kadar getirdiğini göreceksiniz. Heyecanınız ya da yazdığınız konuya karşı duyduğunuz öfkeniz.

Bu iki duygunuzdan biri olmasa buraya kadar gelemezdiniz. Şimdi yazdıklarınızı okutma safhası. Duygularınızda haklıysanız ve üzerinde iyi çalışmışsanız sunumunuz da güzel olacaktır. “Tanımadığım her genç yazara, yazdıklarının iyi olmadığını düşünseler bile işi sonuna kadar götürmelerini söylerim. Bütün yazarlar, çalışma esnasında yaptıklarını beğenmezler. Çünkü her zaman potansiyelin farkında olmadıkları için yazarlar bu durumu es geçemez.” W. Saroyan

Yazarlıkta çizdiğimiz tablo size zor ya da uzun gelebilir. Fen ve sosyal bilimlerin farklı dallarında uğraşanlar, bu tabloya bakarak şan-şöhretin dışında yazarlık yolunun da kapandığını düşünebilirler. Böyle düşünenlere yeni yazarlık döneminde bir cevap var aslında; o da sıradanlık. “Yazarlık” kitabında yazarın sıradanlık ihtiyacını Murat Gülsoy şöyle özetliyor: “Son yıllarda iyi yazılmış o kadar kitap var ki insanlar sıradanlığı arıyor. Yoksa sıradan kalmak için ders mi alsak?”

Yazarlığa yeni başlayan birinin sıradanlık dersi almasına gerek yok. O zaten sıradan düşünecektir. Az heyecan ve biraz da gayret yeterli olacaktır.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı