Aile ÖzelSeyahat

Mescid-i Nebevî’de İlk Namaz

İki Çocuk Bir Umre

Son gece, yakın akrabalarımız bizim evde toplandılar. Bir gün önce memleketten annem ve babam da gelmişlerdi. Çevrem ve arkadaşlarımdan bana uzun uzun sarılanlar, Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.)  selam ve hatimlerini emanet edenler oldu. İnsanlar, mukaddes topraklara önem verdiği gibi oraya gidecek olana da hürmetini eksik etmiyordu. Dedem ile anneannem Kur’ân-ı Kerîm ve tevhid hatmi, babaannem ihlas hatmi emanet etmişti. Uzaktan yakından arayıp Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) selam götürmemi isteyenler de oldu. Başlamış olduğum ve henüz bitmeyen hatmimi liseden arkadaş grubum, aralarında paylaştı.

Çantalarımız, valizlerimiz ve manevî yüklerimizle hazırdık artık. Salı sabah dört civarı anne ve babamla vedalaşıp havaalanına doğru yola çıktık. Kardeşim bırakacaktı bizi. Sabahın bu erken saatinde çevre yolu boştu, ama havaalanında hafiften trafik başlamıştı. Kardeşim bizi bıraktığında, içimde heyecan ve endişe, karışık bir haldeydi. Bir an evvel kontrol noktalarından problemsiz şekilde geçmek ve başımı uçağın koltuğuna yaslamak istiyordum. Havaalanında da sıkıntı çıkmazsa tamamen inanacaktım umreye gidebileceğimize. Gözlerimi kapattım ve kendimi uçakta düşündüm. Hostesler kemerlerimizi kontrol ediyorlardı. Biraz olsun rahatlamıştım. Gözlerimi açtığımda ise eşim, kızlar ve çantalarımızla aynı yerdeydik.

Grubumuzdaki herkes bir yere toplanmıştı. Biz de yanlarına gittik. Boynumuza asacağımız isimlikleri ve pasaportları teslim aldık. Çantalarımızı uçağın bagajına verip biletlerimizi pasaportlarımızın arasına sıkıştırdık. Neyse ki kontroller ve pasaport işleri sandığımdan çok daha kolay geçti. Sabah namazının ardından uçaktaki yerimizi aldık. İlk önce Medine-i Münevvere’ye gideceğimiz için ihram giymemize gerek yoktu. Bu, benim için daha iyi olmuştu. Yoksa ilk defa ihram giyen biri olarak uçak yolcuğunu bu şekilde geçiriyor olmaktan da endişelenebilirdim.

Çantalarımızdan boynumuzdaki isimliklere kadar birçok eşyayı şirketimiz hediye ettiği için, herkesin eşyası birbirine benziyordu. Yolculuk başlamadan bunu düşünmeye başladım. Eşime,

– Çantaların hepsi birbirine benziyor, biz nasıl ayırt edeceğiz indikten sonra? diye sordum. Eşim gayet rahattı.

– Ben hepsinin tutma yerine birer kurdele bağlayıp kenarlarındaki isimliklere adımızı ve telefonumuzu yazdım, dedi. Beni de rahatlattı.

Uçak ilk binişte biraz karışıklık olsa da herkes birbirini anlayışla karşılayarak yol arkadaşlarıyla yan yana oturdu. İki kız babası olarak ailemizin dördüncüsü olmak ve ayrı bir koltuğa oturmak tabii ki bana düştü.

Yolculuğumuz, ilahiler ve dualarla geçti. Büşra daha uçak kalkmadan uyuduğu için ilahilere eşlik edemedi. Biz Zeynep Ece ile birlikte salavat-ı şerîfelere yol boyunca hep katıldık. Zeynep Ece uçmaktan memnun görünüyordu.

Üç buçuk saat sonra Medine-i Münevvere’nin zorlu coğrafyasını izleye izleye inişe geçtik. Herkes mübarek topraklara ayak basmak üzere olduğu için son derece heyecanlıydı. Büşra ve son bir saatte uykuya dayanamayan Zeynep Ece hanımlar ise tam da bu dakikalarda uyandılar.

Vakit öğleye yaklaşırken uçaktan inmiş, pasaport için sıraya girmiştik. Görevliler, herkesi ip gibi tek sıra halinde görmek istiyorlardı. Yüz seksen kişi, sekiz ayrı gişede tek sıra halinde beklemeye başladık. Zaman ağır işliyordu burada. İlk defa, sırada beklerken buradaki insanların damarlarındaki kanın daha yavaş aktığını düşündüm. Memurlar kâh kalkıp bir tur dolaşarak geri geliyor, kâh durup yanındakilerle muhabbet ediyor ve sonra işlerine devam ediyorlardı.

Yolculuk öncesi seminerlerde en çok duyduğum kelime sabır idi. O yüzden, pasaport sırası ne kadar yavaş ilerlese de hazırdık sabırlı olmaya. Eşim ile ben ayrı gişelerde kontrolden geçtikten sonra sıra kızlara gelmişti. Büşra uykusunu almış bir çocuk olarak etrafa gülümsüyor, Zeynep Ece biraz tedirgin duruyordu. Ya bana kızarsa diye çekingen bakıyordu memura. Ona rahat olması gerektiğini söylesem de pek fayda etmedi.

Nihayet pasaport kontrolümüz tamamlandı ve valizlerimizi beklemeye başladık. Eşimin tedarikli davranması sayesinde valizlerimize kavuştuk.

Bizi, havaalanından konaklayacağımız otele götürecek olan otobüslere binmeden önce, herkese abdest almak için süre verildi. Çünkü çantalarımızı bırakır bırakmaz Mescid-i Nebevî’ye gidecek, Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) selamlayıp öğlen namazını kılacaktık. Abdest sırası beklerken Zeynep Ece ile baş başa kaldık. Ona pasaport sırasında neden tedirgin göründüğünü sordum. Aldığım cevap hayli ilginçti:

– Mekke’deki polisler bize nasıl davranacaklar baba?

Neden böyle dediğini baştan anlamadım. Pasaport kontrolümüz biraz yavaş yapılsa da çok sıkıntılı geçmiş sayılmazdı.

– Hani seminerde konuşma yapan umre rehberi demişti ya, “Oralarda polisler biraz gergin olabilirler. Özellikle Mekke’de. O yüzden buna hazırlıklı olun, böyle bir durumla karşılaşırsanız sabrı elden bırakmayın.”

Evet, umre rehberimiz seminerindeki sohbetinde aynen böyle demişti. Ama bunu oradakilerin kaba olduğunu anlatmak için değil, bizim her durumda sabırlı olmamız için anlatmıştı. Durumu izah etmeye çalışsam da bu cümlelerin Zeynep Ece’de bu kadar derin bir yankı uyandıracağını hiç düşünmemiştim. Hareket vakti gelince kızları aramızda paylaştık. Zeynep Ece benim yanımda olacaktı. Otobüsteki yerimizi aldık.

Otelimizin Mescid-i Nebevî’ye çok yakın olduğunu söylediler. Rehberimiz, elinde mikrofonla bize öncülük ediyor, bütün otobüse salat-ı ümmiye söyletiyordu. Aralarda da, “Az sonra yeşil kubbeyi göreceğiz.” diye hatırlatıyordu. Parmaklıklarla çevrili bir alanın yanından geçerken:

– İşte burası Cennet’ül Bâkî kabristanı, hemen arkasında da yeşil kubbeyi görüyorsunuz, dedi.

Gözlerime inanamıyordum. Hayallerim gerçek olmuştu. Bir yandan yeşil kubbeye bakıyor, bir yandan Zeynep Ece’ye gösteriyor, bir yandan da ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Etrafıma baktığımda bütün umrecilerin sessiz sessiz ağladıklarını gördüm. Kendimi tutmaktan işte o an vazgeçtim.

Otobüsten iner inmez, çantalarımızı odalarımıza bırakıp Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) selamlamak ve öğlen namazını kılmak için Mescid-i Nebevî’ye geçtik. Selamlamadan önce umre rehberimiz bize bir konuşma yaptı. İşte yeşil kubbenin karşısındaydık. Şimdi gözlerimiz, o duvarlarda posterine baktığımız, ekranlarda uzaktan uzağa izlediğimiz yeşil kubbeye bakıyordu . Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buralarda yürümüştü, gözümüzün alabildiği sahanın tamamında belki de mübarek ayak izleri vardı. Onun mübarek kademinin bastığı topaklara yüz sürmek bize de nasip olmuştu işte.

Selamlamanın ardından öğlen namazı için Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mescidine giderken, ayakta kısa bir aile toplantısı yaptık. Çocukların hangisini hangimiz alacaktık? Büşra da Zeynep Ece de annesi ile gitmek istedi. Eşim “İkisine birden nasıl sahip çıkarım?” der gibi yüzüme bakıyordu. Zeynep Ece’ye,

– Hadi kızım, dedim. Biz beraber gidelim. Büşra da annenle gitsin.

Büşra’yı annesinin kucağına verdim, Zeynep Ece yanıma geldi. Erkeklerin ve kadınların girişi farklı yerlerden olduğu için namaz sonrası buluşacağımız yeri kararlaştırarak birbirimizden ayrıldık.

Mescit çok genişti. Saflar enine doğru daha uzundu. Selamlamadan önce konuşan umre rehberimizin dediğine göre mescit, avlu dâhil dolduğu zaman bir milyon kapasiteye ulaşabiliyormuş.

Öğlen namazından sonra Zeynep Ece ile birlikte mescidi inceleyip, salavât-ı şerîfeler okurken ikindi ezanı okundu. Huzurla dinlemeye başladık müezzini. Dün ikindi namazını İstanbul’da kılmıştım, bugün ikindi ezanını Mescid-i Nebevî’de dinliyordum. Zeynep Ece’ye,

– Kulaklarıma inanamıyorum kızım, dedim. Dün İstanbul’daydık bugün Medine’de.

Ben böyle deyince, Ece ağlamaya başladı. Zaten kendini zor tutuyormuş anlaşılan. Ne olduğunu sorduğumda,

– Ben anneannemi, dedemi özledim, dedi. Evimizi özledim baba!

Üstüne gidip sıkıştırmadım. Bugün yarın alışır dedim kendi kendime. Araya biraz zamanın girmesi, kendini daha iyi hissetmesini sağlayacaktır diye düşündüm açıkçası. Devamı gelecek…

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı