MEVLANA’NIN ARDINA SAKLANAN SAHTE ÂŞIKLAR

0

Medya araçlarının olmadığı devirlerde edebî eserler veren yazarlar sınırsız bir hayal gücüne sahip kişilerdi. Onların önünde onları . sınırlandıran ve onları yanlışa doğru sevk eden iletişim araçlar yoktu. Bu durum eski yazarların eserlerindeki derinliğin, anlamdaki dolgunluğun kaynağını oluşturmaktadır.

Medya kavramının ; ihata ettiği araçlardan önce toplumda, bilimde,, sanatta ve edebiyatta bir bereketvardı. Hayatın her noktasında mevcut olan bu bereketi çokluk ile karıştırmamak gerek. Bereket, Arapça bir kelime olup birçok manayı sınırları içerisine almaktadır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz: Suyun içinde durduğu havuz, saadet, mutluluk ve en fazla kullanılan şekliyle artış, bolluk, ziyade, çokluk, nemâ, genişlik, hayır, feyiz, uğur, sebât, devâmlılık, süreklilik.

Güzel sanatların bir şubesi olan edebiyat da hayatın tamamına yayılmış olan bereketsizlikten nasibini almış durumunda. Edebiyat, toplumun bütün şubelerinde yer edinebileceği gibi her karesini ilgilendiren bir sanat dalıd aslında. Aynadaki hayal, kendisine akseden eşyaya benze Edebiyat, bu manada kültürün aynadaki aksidir. Bu deme ki kültür sahasında ne varsa, onların hepsinin akislerini edebiyatta bulmak mümkündür.

Buradan hareketle edebiyattaki bereket veya bereketsizliğin dönemin kültürel ortamı ve seviyesiyle alakalı olduğunu söyleyebiliriz. Devrin kültürel seviyesi eseri ortaya koyan muharririn kelime seçimine, kurgu gücüne, anlatım şekline ve anlattıklarına doğrudan tesir eder. Yazılmış ve yazılagelen romanlar, şiirler, hikâyeler bunların yanı sıra insanlığın tamamına erdemi, doğruyu ve yanlışı öğretmeyi kendine vazife addetmiş eserler fazlaca yer almıştır edebiyat tarihimizde. Bu eserlerin ortaya çıkmasında, müelliflerinin dünya görüşünün, yetiştiği kültür çevresinin, fizyolojik, biyolojik ve en önemlisi de psikolojik alt yapılarının tesiri inkâr edilemez.

Medyadan önce edebiyat

Edebiyat tarihine göz attığımız- zaman medyanın ortaya çıkmasına kadar olan safhada oldukça zengin eserler ortaya konmuştur diyebilirz. Zenginlik hem muhteva yönünden ve hem de nüfusa oranla adet yönündendir. Bu zenginliğin farklı sebepleri sayılacaktır; lakin bunlardan en önemlisi şu olsa gerek: Yaşadığını, hissettiğini yazmak. Diğer bir şekliyle sadırdan satıra dökmektir.

Muhakkaktır ki gönülden geçmeyen bir söz düşüncelerde yer bulamayacak; kuru bir yazı olarak kalacaktır. Eski devir edebiyatımızda yazı, kalemin ucundan kâğıda damlamadan birçok merhaleden geçer. Düşüncelerde beliren tefekkür akıl terazisinde tartılır, kalbin tasdik etmesiyle gönül süzgecine geçer. Bu süzme işlemi yazarın inancıyla, hayatıyla doğrudan irtibatlıdır. Böyle bir edebiyat ortamında yazarın veya şairin hayatına uygulamadığı bir hali kâğıda dökmesi oldukça zordur. Bilinir ki fiil, sözden kavîdir. Sözün tesiri ise yaşamakla mümkündür.

Su kasidesiyle Fuzulî kaside türünün en bereketli örneğini verirken, “Sakın terk-i edepten kûy-i mahbûb-i hüdâdır bu.” dizeleriyle Peygamber aşığı Nâbi onu takip etmektedir. Diğer taraftan Şeyhülislam Yahya Efendi, Baki, beyitleriyle Sultan Süleyman Han’ı besliyordu. Medya, hayatımıza, beraberinde bir rüzgârla girdi. Bu rüzgâr yüzyıllar öncesinden bugüne devam etmekte olan keyfiyetteki/ muhtevadaki bereket, bolluk ve ziyadeliği savuran bir rüzgâr oldu.

Medyadan sonra

Medyanın, hayata hâkim olmasıyla birlikte zengin eserler veren kalemlere rastlayamaz
olduk. Denilebilir ki günümüzde eskiye nazarla daha fazla eser verilmektedir. Doğrudur; lakin bu doğruluk kemiyette/adette kalmakta keyfiyete/muhtevaya sirayet etmemektedir. Gördükleriyle yetinen, görmediğini yok sayan-bir anlayış zihinleri zehirlemektedir. Yaşamak ve yaşadığını okuyucuyla buluşturmak yok günümüz eserlerinde. Aslında görerek yazmak da tarih olmuş durumda; çünkü artık görülen değil gösterilen var. Bu sebeple insan ruhunda ve düşüncesinde doğru bir fikir bırakma hassasiyetinden mahrum eserler edebiyatımızı sarmaktadır. Kalemler doğrular için değil para uğrunda kâğıtla buluşuyor. Ismarlama yazılar, adrese teslim kitaplar, edebiyat sahamızı işgal etmektedir. Bunun karşısında ise edebiyatımızın derinliklerine kaleme alınan eserler tek başlarına kalmamışlar; ilgili alanların mahir zihinleri o eserlere haşiyeler, şerhler kaydetmişlerdir.

Sahte aşıklar dönemi

Günümüzde en popüler mevzuyu ele alalım: Aşk. Aşk nedir bilmeyen birçok yazar Mevlana’nın arkasına sığınmış, Mevlana’yı kendine siper etmiş hümanist mantığıyla yazılan birkaç kuru kelime ile onun üzerinden aşkı anlatmaya kalkışmaktadır. Manevi aşkın tadına varamamış zihinler, aşkı vücuda indirgeyerek, zaman ve zemine muhtaç olmayan ruh birlikteliğini bedenden ayırmak gafletine düşmektedirler. Âşık ve maşük pazara çıkmış -alıcısı çok meta gibi görülür hale gelmiştir. His ve düşünce esnemesine uğrayan dimağlar, aşığın kıymetini kavrayamamaktadır. Bu hal ortaya konan eserlerde kendini aşikâr etmektedir. Popüler cereyanlarla harekete geçen günümüz yazarları edebî derinliğe ulaşamamışlardır. Ulaşamadıkları gibi okurların ruhunda bir kısırlığa da yol açmışlardır. Anlaşılacağı üzere yaşanmamış eserler kültürel kısırlığa yol açmaktadır.

Kelamın hülasası; medyatik hafızaların yerini bereketli ruhlar ve zihinlere malik hafızalar almadıkça nitelikli eserler, yeniden, edebiyat sahamızdaki yerini almaya imkân bulamayacaktır.

(Toplam 304 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.