Mor Çiçekli Harman

0

Yerinde Yeller Esiyor

“Mor Çiçekli Harman”

Ümit Yüksel

Bir şey bir yerde çok bulunursa oraya harman denirdi. Mesela, Anadolu’nun her köşesi, kendini ‘yiğidin harman olduğu yer’ diye tarif eder. Yiğitler azaldı mı bilinmez; lakin şimdi harmanların yerinde yeller esiyor.

 Yiğit de, Anadolu’da harmanın olduğu zamanlarda küçük bir çocuktu. Her sonbaharda aynı manzara ile karşılaşırdı. Harman yerinde, yazdan kalan saman üzerinde mor renkli çiçeklerimi görürdü. Ve bu 15-20 santimetre boyundaki mor çiçeklerim her sene harmanı biraz daha kaplardı. Çiğdem’e benzediğime hükmederdi. Bir taraftan da çiğdem ilkbahar çiçeğidir, diye de ikilemde kalırdı. Her sonbaharda yabani dağ eriklerinin düştüğü, sarı saman tanelerinin üzerinde açan çiçeğin muamması zihninin bir köşesinde durdu. Tabi değerimi anlayana ve ismimi öğrenene kadar ne harman yeri kalmıştı ne de o sarı samanlar üzerinde açan üç dallı mor çiçeğim. Oysa mor çiçeğimle ben neşv ü nema bulduğum harman yerini iyice sahiplenmiştim.

 Farsça ‘hirmen’, ‘harman’ diye bilinirdi. Hububatın samandan ayrılması için edilen ameliyat, ekinlerin dövülmesi için hazırlanmış dairevi meydanın adı idi. Lakin bizim nazarımızdaki tarifi bir başkaydı. Etrafı çalduvar (çalı ve duvar) ile çevrilmiş, diğer tarlalardan farklı bir araziydi. Tek kişinin değildi, genellikle bir sülaleye, nadiren de mahalleye ait idi. Ortak bir alandı. Ancak her yere harman yapılmazdı. Dağ başına harman yapma yel savurur, sel başına değirmen yapma sel götürür, tecrübesi hep söylenirdi.

Tarımla daha fazla meşgul olduğumuz zamanların en merkezi yerleriydi harmanlar. Bütün nebatat, hayvanat ve cemiyet orada bir şekil buluşur, hasat burada tamamlanırdı. Çocuklar için bir oyun alanı iken evlenecekler için harman, sonunun beklendiği bir duraktı.

Harman, kışın dinlenirdi. Bütün uykusunu uzun kış gecelerinde bol yağmur suyu içmekle geçirirdi. Yağmurlar ve kar onu taze bir bahara, bereketli bir yaza hazırlardı. İlkbaharda yemyeşil renge bürünürdü. Korunaklı yer olduğunda, oradan hiçbir hayvan kolay kolay geçemezdi. Envai çiçeğin rengi ve kokusu adeta bir renk senfonisine dönüşürdü. Kısa uzun otlar adeta birer ot ormanı gibiydi. Tabi en çok da büyükbaş hayvanların gözdesiydi. Kaçıp gelmeyi, burada otlanmayı akıllarından hiç çıkarmazlar. Bunun delili ise kaybolan hayvanları bulmak için ilk buraya bakılırdı.

Baharın geldiği buradaki otların yeşermesinden, hububatın bereketi ise otların çokluğu ve veriminden anlaşılırdı. Bir nevi senenin hasat takviminin tahmin merkezi idi. Arıların bal yapmak için çiçekten çiçeğe konduğu, karıncaların yuva göçürdüğü, çekirgelerin sıçrama alıştırmaları yaptığı, kekliklerin çekirgeleri kovaladığı bir saha oluverirdi. Otlar en sonunda harman sahibi tarafından traş edilir, ineklere süt olurdu.

Mayıs sonunda yağmur yağarsa biçilen otlar bir nebze olsun yeşerir, haziran sıcakları ile sarıya dönerdi. İşte bu vakitte ellikler tamir edilir, oraklar bilenir, imeceler kurulup ekinler birer birer kaldırılırdı. Desteler yapılır, iyice kuruması için alanda bir süre bekletilirdi. Harman, harmana hazırlanırdı. Develer deste çekerdi. Mesafenin uzunluğuna göre günde 10 defa deste getirilirdi. Bazen bir harman yerinde 200 develik deste yığılırdı. Karadüven sürülürdü. Sap ile saman ve tane ayrılmayı beklerdi. Böyle zamanlar için söylenen “Harman yel ile düğün el ile” sözü tahakkuk ederdi. Harman dövülür, saman savrulurdu. Böylece saman ile tane ayrılır, harar ve çuvala koyulurdu. Devecinin devebaşı çektiği hak, bulgurluk buğday, yarmalık arpa daha harman yerindeyken ayrılırdı. En mühimi de ‘harman sonu dervişlerindir’ kabilinden buğday, arpa, nohut vesaire hepsinin öşrü orada hesaplanır, verilirdi. Harmandaki buğday ambara, saman ise ahıra götürülürdü.

Hasat bitip sonbahar gelince her şey sarı renge boyanır, hayvanat da ayak çekince harman bomboş kalırdı. İşte bu esnada mor çiçeklerim bitiverir, adeta bir bahar havası estirirdi. Yiğit çocuk, ne olduğunu bilmediğinden toplamaya da cesaret edemezdi, seyretmek ile yetinirdi. ‘Yıllar sonra…’ diye biten hikâyelere birisini daha ekledi. Neredeyse yarım asır sonra, ismimi öğrendi. Üç tepecikli bu mor çiçeğim, yarım kilogramı 80.000 çiçekten çıkarılabilen, kendi ağırlığımın 100.000 katı suyu sarı renge boyayabilen Arapça’da zağferan diye bilinen, Safranbolu’ya ad olan safrandım. Toprağın altında bir kök soğan kalmıştım. Lakin sarı samanlar üzerinde değildim. Harman yoktu, yerinde yeller esiyordu; müteahhide kat karşılığında verilmişti. Tarlada izi olmayanın harmanda yüzü olmazdı.

 

 

 

 

(Toplam 156 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.