Hikaye ve Günlükler

Mutlu Sofra

Kelimelerin Hikayesi

Güneş en tepede, ağustos sıcağı etrafı kavuruyor. Sofrayım neticesinde, serin, gölgeli ağaç altında kuruluyorum. Bakmayın yerde olduğuma, dünyanın bütün nimetlerini üzerimde taşıyorum. Etrafımda diz çökmüş bir baba iki civanmert evladı, öğle taamını büyük bir iştahla yiyorlar. Yoldan geçen davetsiz misafir de dahil olacak. Ayran dolu kaşık tam ağzına giderken sordu en küçüğü.

“Bir sofra etrafına kaç kişi sığar? Ortada bir şey kalmadı ki?”

Baba her zamanki sükûnetle içinden konuştu. “Bu dağ başında kalmışsa biri ya susuzdur ya aç. Ne var ne yok dememeli. Umduğunu değil nasibini yiyecek.”

Evin hanımı çeyizinden getirmişti beni buraya. Adettir evden tarlaya, ekin harmana, bal bozmaya hasada çıkarken azık çıkını yaparlar, atın terkisindeki heybeye koyardı. Ben, sofra da her daim bu azık çıkınına refakat ederdim. Azıcık aşım, kaygısız başım minvalinden nevaleler yer bulurdu. Birkaç bazlama, sınırsız ayran, birkaç kuru baş soğan, çökelek ara sıra da bulgur pilavı üzerime serilirdi. İşte demir bir tabak, tabağa her daldırışta metal ses çıkaran üç kaşık, üç baş kuru soğan, bir tuz ve sabahtan atılmış bazlamalar kalmıştı.

Müdavi’nin de bir düsturu vardı kendince. “Davet edilmedikçe herkesin sofrasına hemen oturuverme! Bunu ancak sinekler yapar.” İcabeti ondan sonra vuku bulurdu.

Çocuk, fazla bir şeyin yokluğunun mahcubiyeti içinde seyre daldı, Müdavi’yi. Müdavi, çekti besmeleyi usulca, aldı kaşığı eline. Ekmeği bir hürmetle ikiye böldü, lokmaları art arda ağzına sefer eyledi. Ayran ile içini serinletti. Sonra soğanı yumrukladı, soğanın cücüğü toprağa belendi. Büyük bir ihtimamla aldı yerden, üfledi temizledi. Ekmeğin arasına sardı, adeta bütün açlığının acısını soğandan çıkarırcasına lokmayı çiğnedikçe çiğnedi.  Sofrada gülmek, konuşmak tokluk alâmeti imiş. Söz faslını açtı.

“Kendin kuruyorsun ya sofrayı, şu acı soğan bile mutlu eder sofrayı.”

“Neden öyle dedin ki şimdi?”

Ben biliyordum aslında, o zengin sofra bana haber vermişti olanlardan. Ama sesim çıkmıyordu. Anlattı Müdavi:

“Dün akşam zengin ama mutsuz bir sofraya şahitlik ettik. Evvelinde demiştik ki ailece toplanıp, güzel bir ziyafet sofrası çekelim, mutluluk tablosu oluşturalım. Bir kuş sütü eksikti. Önden bir çorba, ortada salata, ardından ara soğuklar, ana yemek; yanında envai içecek, akabinde tatlı. Bitmedi meyve tabağı, buharı üstünde çay ve çerez festivali. Ana yemeğe kadar, ağzımızın tadı yerindeydi. O esnada aileden biri yine tarla meselesini açtı, ağzımızın tadı kaçmaya başladı. Sofra gittikçe üzülüyordu. Yok bilmem bize fazla yer düşmüş de diğer yerler kıraçmış. Hanım da durur mu, kendisine düşen paya sahip çıkmamışım, üzerine bir şey ekmemişim, çalı çırpı üzerini kaplamış, yabani evcil bütün hayvanlar üzerinde zıplarmış…mış… mış…”

Anlaşıldı ki bu dağ başına yer sevdasından gelmişti. Gelgit derken vakit öğleyi bulmuştu.

“Klasik bir acı ile bitireyim. Zengin ve mükellef sofranın aşırı acıklı sonuydu bu. Acı bir soğanı mutlu mutlu pay edebiliyorsa insan, asıl zenginlik işte bu.”

Kendime baktım, 20 yıldır bu ailenin sofrasıyım, gerçekten mutlu bir sofra mıydım?

Sofra bazen bir çocuk bazen de baba gibi bütün aileyi etrafında toplardı. Bütün ailenin tüten ocağının, yanan ateşinin harareti, zarafeti ve nezaketi burada belli olurdu.

Acı yavan, kuru soğan mutluydu sahip olduğum bu aile. Mutlu bir ailenin sofrası mutsuz olabilir miydi? Üzerime işlenen çiçekli gergeflerim ve nakışlarım tebessüm etti. Mana zenginliğimi düşündüm akabinden.

Arapçada süfre’den Türkçeye sofra şeklinde geçebilmişim. Süfür: Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık demekmiş. Birtakım isimlendirmelerim de mevcut. Farsçası ise hân. Bu dünyaya, hân-ı felek: Feleğin sofrası denilmiş. Hân-ı cihan: Dünyâ sofrası. Arapça’da Mâide suresi ki,  Hazreti İsa’ya (a.s.)  indirilen sofradır. Sofracı, sofracılık ise yemek hizmeti yapanlara ad olmuştu.

Onların gözünde belki bir sofra bezi, örtüsü idim, bazen bu bir sini bazen masaydı. Ancak hayatlarının çoğu sofra başında geçerdi. Sofra donatılırdı, kurulurdu, hazırlanırdı. Hatta sofrayı silkelemek diye bir şey vardı. Üzerimdeki ekmek kırıntıları ve yemek artıkları evin hayvanlarına yem olurdu. İsraf olmazdı hiçbir şey o zaman, daha da mutluluğum artar, yerimde dürüm dürüm dürülürdüm.

Çeyizlerde üzerime çevre, yağlık, pîşgir (peşkir), havlu, sofra örtüleri, seccadelerle beraber nakış ve gergeflerle çiçekler motif motif işlenirdi. Bazen de bir marangoz, tahtadan altlıkla binbir emekle sofra tahtası yapardı. Tabak, çatal, kaşık, peçete vb. şeylerin tamamını ihtiva eden sofra takımı düzülürdü. Mecazen, sofrasında misafiri eksik olmayan kimseye sofrası açık, meydanda deyimi söylenirdi. Yemeğe denilmez, “sofra hazır, sofraya buyurun” denilirdi.

Baba da evlatlarına bir nasihat çıkarsın buradan, hele o küçük çocuk payını alsın bundan.

“Rızkının azlığından asla şikâyetçi olma evlat! Çünkü insan, misafir bulunduğu evin sofrasında yiyecek yok diye sızlanırsa pek ayıp olur. Düşün bakalım bir sen, bütün kâinatın hakikî sahibi Cenab-ı Hakk’ın dünyadaki misafirisin.”

Hikayenin sonunu da Müdavi Bey’e bitirtelim. Kendisi sofraların vazgeçilmez müdavimidir.

“Dünyanın fani nimetlerinin peşinde koşayım deme! Balıklar; her oltanın ucundaki yemi kapayım derken kendileri başkalarının sofrasında yiyecek oluyorlar.”

Az kalsın unutuyordum, yemek sonunda bir duam vardır ki, sofra duası namıyla meşhurdur. Şükür vesilesidir, bereketi artırır.

Allah sofranıza Halil İbrahim bereketi versin.

Kelimelerin Hikayesini Sen Yaz!

Yazılacak kelime: Evrilmek

Hayatta nasıl yer ediyor, dilimize ne zaman nereden geçmiş, hangi kelimeyi unutturmuş, fikrî ve itikadî noktada nasıl görünüyor, hikayeleştirerek yazabilirsiniz.

Lügati açıp bakmak serbest!

  • 500 -700 kelime aralığında (1,5 sayfa)
  • [email protected] adresine gönderebilirsiniz.

 

 

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı