Hikaye ve Günlükler

Nasıl Bilirdiniz?

Öğleye doğru bir salâ işitildi Gümrük Mahallesi’nde. Kulaklar kabartıldı, dudaklar kıpırdadı. Mahalle imamımız Salim Efendi’nin sesi azalarak sokaklara dağılıyordu. Salânın sonuna doğru esnaflar kapılara seğirtti, pencerelerden bazı ev hanımları tülün ardından baktılar. Mahallemizin eşrafından Halime Gündüz vefat etmiştir. Cenazesi öğle vakti. Sapsarı bir hüzün çöktü mahallenin üzerine. Bütün mahalleliyi esir alan, gözlerini donuklaştıran bu sarı renkli hüzün atmosferini yara yara koştum.

Hemen aşağıya indim. Camiye geldiğimde namaz bitmek üzereydi. Soluk soluğa kalmıştım. Cenaze namazına yetiştiğime sevindim. Namazdan erken çıkıp şadırvanın yanında konuşmaya dalan esnaf grubunun arasına katıldım. “Merhume kendi halinde bir kadındı. Kimi kimsesi, çoluğu çocuğu yoktu.

Bir kişinin bile tavuğuna kışt demedi. Üstündeki giysilere bakarsanız yardıma muhtaç zannederdiniz; ama onu tanıyanlar bilirdi ki böyle giyinmek onun tercihidir. Olur da kendini fakir zannedip kullanmadığı ayakkabı, palto vs. verenler olursa ne onları reddedip kırar ne de verdiklerini giyerdi. Hemen bir ihtiyaç sahibini bulup ulaştırırdı. Bir keresinde belediye aşevinden birileri gelmiş de teyzeciğim başkanımızın selamları var, isterse üç öğün yemek göndereyim diyor demişler. Gelenleri kibarca geri çevirmiş.”

Kunduracı Faruk’u dinleyen başlar mütemadiyen sallanıyordu. “Rahmetlinin kocası Kore gazisiymiş. Benim dükkana uğradığı nadir zamanların birinde anlatmıştı. Daha doğrusu ağzından kerpetenle laf almıştım. Son gemi ile gitmiş Sabri Amca, Kore’ye. Karaya indikleri gün savaşın bittiği ilan edilmiş. Düşmanı görmeden geri dönmüşler memlekete.

O zaman Sabri Amca’yı sevinmek yerine düşmana bir tane kurşun bile sıkmadan geldin öyle mi diye paylamış. Zaten daha sonra gazi maaşı bağlayacaklarında da istemem, demiş. Hakperest bir kadıncağızdı vesselam.” Kısa bir sessizlikten sonra söz hakkı saatçi Hayri Erdal’a düştü. Mikrofonu eline almış gibi bir iki öksürdükten sonra başladı anlatmaya. “Ayda bir gün mutlaka uğrardı benim dükkana. O kadar sessizce girerdi ki içeri, çoğu zaman fark etmezdim geldiğini. Zaten ya gözlükleri takmış, bir kol saatinin üzerine eğilmiş olurdum yahut söktüğüm parçaları yere düşürüp kaybetmemek için titizleniyorken görmezdim geleni. Yalnız onu değil kapıdan girerken kimseyi görmem ben bilirsiniz. Neyse, ayda birgün uğradığında elindeki saati uzatır, şunu bir kur be hacı, derdi. O bu cümleyi kurdu mu ne işle uğraşırsanız uğraşın mutlaka bırakmalı ve o saati kurmalısınız. Bunu öğrenene kadar birkaç fırçasını yedim rahmetlinin. Yalnız şunu eklemeden duramayacağım. Her saat kurma işinden sonra bahşişi bırakırdı masaya. Yok, hayır, olmaz desem de bırakır, geldiği gibi sessizce çıkar giderdi. Sonra çocukları çok severdi. Hele o mini mini birler yok mu; bayılırdı onlara. Evi zaten okula çok yakındı. Sabahları onu mutlaka giriş katındaki pencerede bulurdunuz.

 

Geçen sene benim torun birinci sınıfa başlamıştı. Her gün sabah bırakıp akşam alıyordum bizim afacanı. Akşamları değil de sabahları hep görürdüm pencerede. O gün kandilse, pencereden uzanan bir el çocuklara kandil simidi; arifeyse şeker uzatır, onları mutlu etmenin yollarını arardı.”

Sıra Balcı Akif Amca’ya gelmişti. “Ben merhumeyi peşisıra sürüklediği bir pazar arabasıyla hatırlıyorum. Haftada en az üç gün o pazar arabasıyla çevredeki kasapları dolaşırdı. Sonra caminin karşı köşesinde kimseyi rahatsız etmeyen kedileri doyururdu. Kediler, ne zaman pazar arabasının tıkırtısını işitseler hiç hırlaşmadan sessizce giderler ve önlerine düşecek payı beklerlerdi. Her kedinin ayrı bir adı vardı. Hepsine adıyla hitap ederdi. Her birinin ensesini okşardı. Kışın soğukta üşüyenlerini düşünür, doğum yapanlarını düşünür, görünmez kaza ile sakatlananları düşünür, kirlenenleri düşünür, düşünür de düşünürdü… Allah rahmet eylesin kedileri çok severdi. Bilen bilir, ona kedilerin annesi de derlerdi.”

Akif Amca’dan sonra kimse söz almayınca gözler bana döndü. Anlaşılıyordu ki benim konuşmasını beklediklerim ben gelmeden anlatmışlardı anlatacaklarını. Muhtar Recai Bey, bana bakarak “Senin bir hatıran yok mu?” diye sordu. Kısa bir tereddütten sonra var der gibi başımı salladım. “Anlat o zaman, ne duruyorsun.” diye çıkıştı. “Hepinizin dediklerine katılıyorum.” dedim. “Bunlar bir mahalleli olarak benim de üç aşağı beş yukarı duyduğum, bildiğim şeyler. Ama birazdan anlatacaklarımı bildiğinizi sanmıyorum.

İlk defa benden duyacaksınız.” Herkesin gözlerinin biraz daha açıldığını görebiliyordum. Hatta etrafta konuşmalara kulak misafiri olanların birkaçı biraz daha yanaştı grubumuza.

“Her ayın on beşinde Halime Teyze ile para çekerken karşılaşırdık. Sanırım eşinden kalma emekli maaşını çekiyordu. Maaş hesaba yatar yatmaz gidip hepsini çekmek için sabahın ilk ışıklarıyla banka kapısında sıra bekleyenlerden değildi Halime Teyze. Nasıl olurdu bilmiyorum, ne zaman maaşımı çekecek olsam yanımda biter, ‘Evladım şu kart ile benim parayı da çekiverir misin?’ derdi. Şifresini ezbere biliyordum artık. Parayı çeker çekmez de kırkta birini hesaplar, elime tutuştururdu. ‘Bu parayı mahallenin yukarısındaki hayır kurumuna teslim et. Halime Teyze’nin bol selamı var de onlar anlarlar.’ derdi.”

“Geçen ayki maaşı çektikten sonra yine yanımda bitiverdi. Yani on gün evvel falan. Şifreyi bilmeme rağmen sırada bekleyenlerin dikkatini çekmemek için şifreniz kaçtı teyzeciğim diye bile sormuştum. Yine çektim parasını. Yine ayırdı kırkta birini. Ardından bir o kadar daha ayırdı, uzattı. ‘Şu parayı da ayrı sakla.’ dedi. ‘Yaşım olmuş seksen, bir ayağım çukurda sayılır. Emrihak vaki olur da göçüp gidersem, kefen param olsun. Kimim kimsem yok. Sen iyi bir çocuksun. Sana güveniyorum.’dedi. Pür dikkat beni dinliyorlardı etrafımdakiler. Salayı duyar duymaz koştum levazımatçıya. Oradan gasilhaneye, oradan da camiye. Nefes nefese zor yetiştim.”

Cemaat camiden çıktı, musallanın önüne sıralandı. Biz de birer ikişer dağıldık aralara. Şöyle bir etrafıma baktım. Kimsesiz sanılan Halime Teyze, aslında kimsesiz falan değilmiş, dedim içimden. İmam Efendi, merhumeyi nasıl bilirdiniz, diye sordu. Hepimiz gönül rahatlığıyla iyi bilirdik dedik. Sonraki soruya da üç kere aynı cevabı verdik: Helal ettik, helal ettik, helal ettik.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı