Araştırma

Ne Kaybettik de Ne Arıyoruz?

Kil Tabletlerden Dijital Ekranlara

İnsan, arayışın içerisinde ise kaybettiği bir şey var demektir.

Asırlar geçip kaybedilenin arandığı mecralar değişse de insan, kaybettiğini buluncaya kadar bu arayış devam edecektir. Bazen de bilmeden arar insan. Bilmez kalbindeki boşluğun onu sürüklediğini ve bilmez hakikati buluncaya kadar o boşluğun dolmayacağını.

O an, zihninden silinmiş bir şekilde dünyaya geldi insanoğlu. Kendini bir arayışın girdabında buldu. Çünkü gönüllere çalınmış tat vardı. O tat, insanı durmadan arayışa sevk ediyordu. Dinlediğini uzun süre dinleyemez, yediğini uzun süre yiyemez, uğraştığı bir işle uzun süre uğraşamaz oldu. Yapsa bile zevk alamaz, içindeki boşluğu bir türlü dolduramaz oldu.

Kâh bilerek kâh bilmeyerek, bu bitmez tükenmez arayış devirler boyu devam etti. Devirlerin değişmesiyle arayışın seyri de kaybedilenin arandığı yer de değişti. Buna bağlı olarak insanın ekran anlayışı ve insanın ekranlara karşı olan muhabbet ve bağlılığı da…

Peki, insanoğlu bu bitmez tükenmez arayışta ne kaybetti de ne arıyordu?

Söz insanından kitap insanına

Daha yazının gelişip inkişaf etmediği zamanlardı. Kültür, sözlü anlatımların çevrelerinde teşekkül ediyordu. Toplumun ortak malı olan hazır kalıplar ve tecrübeler, sözlü kanallarla toplumun belleğinde gelişerek, varlığını halkın bilincine yerleştirerek sürdürüyordu.

Düşünce sözle biçimleniyor, zaman içinde geliştikçe de daha ince bir ustalık kazanıyordu. Bundan dolayıdır ki sözlü toplumlarda; akılda tutma, irticalen anlatım ve güzel/fesih konuşma gibi hasletler hâsıl oluyordu.

O zamanlar insan, söz insanıydı. Yüzler ise o zamanın ekranları idi. Herkes birbirinin yüzüne pür dikkat bakar, aradığı şey o iki dudak arasından çıkan seslerde olabilir zannıyla, ağızlardan çıkan her sözü can kulağıyla dinlerdi. Zamanla bu durum insanlar arasındaki ünsiyeti kuvvetlendirdi. Söze ve insana değer verildi.

Derken, zaman su olup aktı. Devir değişti. Sesler; çizgilere, sembollere, harflere dönüştü.  Kil Tabletler, Papirüsler, Kodeksler, kâğıtlar yazılıp çizildi. Alın terinin, göz nurunun ve emeğin semeresi olan yazma eserler kaleme alındı. Bunların hepsi birer araç, birer ekran oldu. Böylelikle insanın arayışının seyri değişti.

Sonra matbaa icat olundu. Matbaanın icat edilmesiyle kitapların ucuz kopyaları çokça neşredildi. Sınırlar aşıldı. Gelişen teknoloji, sözelliği rafa kaldırırken yazıyı da kültürün merkezine oturtmuş oldu. Yazının günden güne önemi arttı.  Çünkü duygu ve düşünceleri ifade eden dil, yazıyla hayat buluyordu ve hiç şüphesiz yazı, kendinden sonra gelenlere kalıcı ve anlamlı izler bırakmada önemli unsurlardan biriydi. Ne de olsa söz uçar, yazı kalırdı. Artık kitaba ulaşmak eskisi kadar zor değildi. Değer biçtiler, değeri azaldı; ama önemini hiç kaybetmedi. Mükemmeliyete kitapla ulaşıldı. O zamanlar da insan, kitap insanıydı. Sayfalar ise çevrilebilen birer ekrandı. Aranılan şey belki de bu iki kapak arasında mahfuzdu. Kim bilebilirdi! Bu yüzden çevrilebilen ekranlar, muhabbetle birbiri ardınca çevrilmeye başlandı.  Bu da kitabı insana, insanı da kitaba bağladı. Ayrılmaz iki dost oldular.

Soğuk rüzgârlar

Zaman bu, durmaz ki yerinde. Yine su olup aktı. Hem de nasıl! Devir bambaşka bir hal aldı. Teknoloji gelişti. Muhabbet rüzgârları yerini soğuk soğuk esen rüzgârlara bıraktı. Bu esen soğuk rüzgârlar, olacak göçlerin habercisiydi. Beklenen de oldu. Göçler başladı. Sözler bir bir bilgisayarlara, tabletlere ve telefonlara göç etti. Her şey o kadar hızlı gelişti ki…  Ekranlar buz kesip ışıldadı.  Harfler artık ne dudaklarda anlam bulur oldu ne de siyah mürekkeple kâğıtlar üzerinde tutunur. Cam yüzeyde bir renk tayfı halinde akmaya başladı.

Ne zaman eski zamandı ne de insan eski insandı. Devir hayli değişmişti. Yüzler de kitaplar da dikkat çekmez oldu. Hepsi göz ardı edilmeye başladı. Dikkat çeken unsurlar; televizyon ekranı, tablet ekranı, telefon ekranı oldu. Böylelikle insanı insana, insanı kitaba bağlayan bağlar da günden güne zayıflayıverdi.

Başlar, deve kuşunun kafası misali parlak ekranlarda saatlerce gömülü kaldı. Aranılan şey önemli olmalıydı. Yoksa saatlerce başların ekranlarda gömülü kalmasındaki sır başka ne olabilirdi ki? Vakit değerliydi. Boş şeyler uğruna heba edilemeyecek kadar değerli. Arayışta aranan da belliydi oysa.

O an…

Hazreti Allah’ın hitabının kulaklardan girip kalplere bıraktığı tadı arıyordu insanoğlu hiç şüphesiz. O lezzeti bulup iştiyaklarını gidermek, kalplerindeki boşluğu doldurmak, hakikat ipine sımsıkı sarılmak istiyordu. Çünkü ne yapsa, neyle uğraşsa kalbindeki boşluğu bir türlü dolduramıyordu. Bu da berdevam sürüklüyordu, sürükledikçe de arayışı bitmiyordu insanoğlunun. Ve aradığını bulamadığı sürece de hiç bitmeyecekti bu arayış.

Ne mutlu hakikat ipine sımsıkı sarılıp kalplerindeki boşluğu doldurmaya çalışanlara…

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı