AraştırmaKapak

Neden Güler Bu İnsanlar?

Bir genç, aklındaki sorularla yaşlı birinin evine geldi. Adam bilgeydi, çocuğa baktı; sorulu gözlerini görünce neden geldiğini sormaya lüzum görmedi. “Otur!” dedi, genç oturdu. “Sor!” dedi, genç sormaya başladı:

“İnsan neden, niçin güler?”

“İnsanın gülmesine sebep ararsan birçok sebep vardır. Bu sebepler de ya bedenîdir ya da ruhî. Birine dokunduğunda gıdıklanıp gülüyorsa veya olağanın dışında bir yüz ifadesi karşısında yüzüne gülümseme konuyorsa bu bedenîdir ve dünyanın her yerinde aynıdır, değişmez. Yani herkes bu tip durumlar karşısında gülmekten kendini alıkoyamaz. Bir de ruhî sebepler var ki bu da kişinin kendisiyle, yaşadığı toplumla alakalıdır. Her insanın yaşayışı, yaşadıkları ve bulunduğu toplum içerisinde gördükleri farklı olduğundan, gülünen şeyler de toplumdan topluma değişecektir haliyle. O yüzden her millet, kendi mizahını, hicvini, nüktesini doğurur ve başka milletlere bunları evlatlık olarak vermez. Verse bile evlatlıktır, üveydir neticede, o kadardır değeri. Bir öz evlat kadar olmaz, olamaz. Yani bunlar başka toplumlara intikal ettiklerinde değersizleşir, bir anlam ifade etmezler. İşte, insanın diğer cephesini, yani ruhî tarafını oluşturur bunlar ve kendi içlerinden koparıp ortaya koydukları bu manevî şeylerle her karşılaştıklarında gülerler.”

“Ruhsal sebepleri biraz daha açar mısın?”

“İnsanın gülmesi ta bebekliğinde başlar. Yeter ki onu eğlendirecek, sevindirecek bir şey olsun, güler, gülerek cevap verir. Bu gülme, ruhu gibi saf ve berraktır bebeğin. Zamanla büyümeye, serpilmeye başlayınca çevresini, insanları tanır, tanıdıkça da anlam yükler gördüklerine. Ve o saf, berrak gülümseyiş de bu minvalde değişimlere uğrar.”

“Nasıl, ne gibi değişimlere?”

“Bazı insanlar, gülünç olmak, gülünç duruma düşmek istemez. Eğer birisinin gülünç duruma düşmesi gerekiyorsa bunun kendisinin değil, başkasının olmasını ister. Çevrende çok görmüşsündür, fizikî kusurları olanlara bakıp gülenleri ya da sehven bir hata işleyen, başarısız birine katıla katıla kahkaha atanları. Böyle insanlar empati kurmaz, kurmak istemez. Çünkü öteki üzerinde bir üstünlük elde etmiştir ve bu ona keyif vermektedir. Bu, olmaması gereken kötü bir durumdur. Kendinde olsa utanacağı şeyleri, başkasında görüp hoşnutluk duyan kişi, bil ki genç adam, ruhunu zedelemiştir. Mertebelerin en aşağısına duçar olmuştur. Çünkü adı hasettir bunun. Haset de sinsidir, sinsice hareket eder. Şayet insanın içinde büyürse bu, bütün benliğini çepeçevre sarar, kalbini esir alır. Ve bir süre sonra insan, kendini diğer insanlardan üstün görmeye, üstünlük taslamaya başlar.”

“Yani kendini beğenenler, böbürlenenler bu gruba dâhil?”

“Tabii, bir kimse herkesi kendinden aşağı görüyor, alaya alıyor, bir sözü bir sözüne uymadığı halde söylediklerinden başka doğru kabul etmiyor ve onlara tepeden bakıp gülüyorsa, bu insanı haset, kıskacına almış, kalbini lime lime etmektedir. Yaşadığına bakma, yaşamak nefes alıp vermekten ibaret değil. Sadece bunu esas alıp yaşıyor dersek, bitkiler de fotosentez yapıyor, denir.”

 “İnsan büyüdükçe daha ne gibi değişimlere uğrar gülme?”

“Gündelik hayatımızın akışı, belli bir çizgi doğrultusundadır. Standarttır. Bu akış, alışılmış çizgide gitmeyip saparsa bir uyuşmazlık ortaya çıkar, bu da şaşkınlığa ve akabinde gülmeye yol açar. Mesela yaşlı bir teyzenin genç kız gibi süslenmesi, eşofmanın altına kundura giyilmesi, cahilin akıllı geçinmesi gibi durumlar, insanı güldürür. Çünkü belli bir kural vardır ve o kuralın dışına çıkılmıştır. Günümüzde ne çok değil mi? Her tarafta bir uyuşmazlık. Belki de dudaklar bundan dolayı üst üste gelmiyor hiç.”

“Bu dediklerin az önceki söylediklerinle aynı değil mi? Bunun, kendini üstün görme durumundan farkı ne?”

“Farkı şu ki kendini üstün görmedeki durum, duygularla alakalıdır. Orada haset ve kibir duygusudur insanı güldüren. Burada ise olması gibi değil de olmaması gibi hareket edildiğinden, normalin dışına çıkıldığından, mantığa ters düşüldüğünden güler insan. Yani mantık söz konusu.”

“Anladım. Peki, gülmek de rahatlamaya dâhil mi?”

“Elbette, hayatın omuzlarına vurduğu ağır yükü hafifletmek, rahatlamak için de güler insan. Belki de daha çok bunun için güler. Çünkü bedensel bir aktivitedir gülmek. Yanakların iki yana gerilip ağzın açılmasıyla garip sesler çıkar. Bu sesler, içerde sıkışıp kalmış, bastırılmış şeylerin dışavurumudur. Gülme sona erdikten sonra kaslar gevşer, gerginlik yerini hem psikolojik hem de fiziksel bir rahatlığa bırakır.

Bu gülüşler, insanın içinde hiçbir zaman yitirmediği bir umudun nişanesidir aslında. Ailesinden, akrabasından belli bir süre uzak kalıp adım adım sılasına yaklaşan seyyahın yüzünde gülücüklerin açmasına sebep budur. Çünkü yaşadığı topraklardan ayrılmadan evvel içine, kalbine geri dönme; ailesine, akrabalarına en kısa zamanda kavuşma umudunu koyar. Ve nihayetinde evine barkına yaklaşınca visalin verdiği rahatlıkla mütekallis dudakları gevşer, gülmeye başlar.

Hayatta kalmak için topraklarını terk edip başka beldelere gitmek zorunda kalanları düşün. Sınıra yaklaştıkça yüzlerindeki peydahlanmış gerginliğin yerini, gülümsemenin aldığını göreceksin. Çünkü içlerinde bir umut, onları hayata, yarınlara bağlayacak bir umut var. Bu acı durum bir gün bitecek umudu… Kimisi evine-tarlasına, kimisi parasına-puluna kimisi de eşine-çocuğuna, annesine-babasına kavuşacak. Bir gün… Onları hayata bağlayan, güldüren şey, işte bu umut.

Evet, insan gülmeli. Çünkü bu, insanı insan yapar. Ama aşırıya kaçmadan, abartmadan…”

“Ölçüsü nedir peki?”

“Bir insan, kalbinin temiz, ahlakının güzel olmasını istiyorsa gülmesinde de ölçülü olmalıdır. Ön dişleri görünecek kadar gülmesi kâfidir. Ağzını sonuna kadar açıp bedenini sarsan, gürültülü, ölçüsüz gülmemelidir. Bu durum, yani kahkaha ile gülmek, görgüsüzlere özgü bir durumdur; çıkardıkları sesler ve yüzlerinin çarpıklığı çirkindir. Unutma ki genç adam, gelişi güzel, başıboş bir gülüş, yemeğe katılan aşırı tuz gibidir; hem ruha eziyet verir hem de kişiyi toplum içinde değersizleştirir, alçaltır.”

“Bunun gibi insanların hoşuna gitmeyeceği başka ne gibi gülmeler vardır?”

“Alaycı bir ifadeyle pişmiş kelle gibi sırıtan bir surat, karşı tarafa rahatsızlık verir her zaman. Karşı taraf eğer iktidarlıysa bu surata tahammül edemez ve gereğini yapar. Gücü yetmeyecekse bir daha konuşmamak üzere çeker gider ya da şikâyette bulunur. Meşhur bir hadise… Malum, Abdera halkı, Demokritos’un başlarına gelen felaketlere dahi güldüğünü görünce, gülüşüne daha fazla tahammül edemeyip huzursuzluk duydukları bu durumun çözümü için o zamanın meşhur doktoru Hippokrates’ten yardım isterler. Hippokrates, Demokritos’la karşılaştığında neden vara yoğa güldüğünü sorar, aldığı cevap karşısında onun aslında deli değil, bilge oluğunu anlar:

İnsanlara gülüyorum. Çünkü para ve toprak hırsıyla kendilerini kaybediyor. Her gün haset ve doyumsuzluktan dolayı birbiriyle kavga eder halde buluyorum onları. Sürekli hırslarından gözü dönmüş bir şekilde bir yerlere koşar gibi hareket ediyorlar. Erdemlerden ve yasalardan uzak, kendi başına buyruk ve bencil tavırları var ve kendileri ne yazık ki bunun farkında değiller. Beni aklı kaçık sanıyorlar fakat hayvanların bile gözü doyarken onların gözü doymak nedir hiç bilmiyor; zevk, sefa, eğlence peşindeler. Bu yüzden birbirlerine, kendi dertlerine düştükleri için onların akıl noksanlığına gülüyorum. Yaşamın sırrından uzak olmalarına gülüyorum.

Demokritos’un söyledikleri bugün de tazeliğini koruyor hala. Kendi noksanlıklarının farkında değil hiç kimse. Karşısındakini küçümsemekte, aç kurt gibi sağa sola saldırmakta. Şehveti, hırsı, hasedi, açgözlülüğü dost edinmişler ama farkında değiller. Bunlarla beraber dost oldukları müddetçe hiçbir zaman erdemli bir hayata sahip olamayacaklar.

Aman ha, sen de heyecana kapılıp Demokritos gibi gelene geçene alaycı alaycı gülümsemeyesin sakın, dayağı yersin. Karşına Hippokrates gibi doktor da çıkmaz ki halinden anlasın. Hiçbir doktora da o gözle bakma.”

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı