AraştırmaEdebiyatEğitimKişisel Gelişim

Neden Her Yol İngilizceye Çıkıyor?

Lisan Öğrenme Stratejisi

İnsan bir lisanda kendini ifade edebilecek şekilde yaratılmıştır. Bir maksat için ikinci, üçüncü lisan da öğrenilebilir. Ancak bu yeni diller ilki kadar insanın karşısında hazır lokma olarak durmaz.  Öğrenmek için elinden geleni yapması, mücadele etmesi, gerekiyorsa zaman, emek ve paradan kaçınmaması gerekir. Ancak en sonunda “değdi mi” sorusunu da sormadan olmaz.

“Yabancı dil gerekiyordu, herkes tavsiye ediyor ailesi de bunu istiyordu.” İlim Çin’de de olsa, gayret karşısında uzak değildi. Lakin son yıllarda İngilizcenin hikmeti sorgulanır oldu. Nasıl olmuş da herkes İngilizce öğrenmek zorunluluğunu hisseder olmuştu? Kullanıldığını, mağdur edildiğini düşünerek yeterli İngilizce’yi öğrenemeyenlerin yanında, bir müddet sonra neden bu yola girdiğini bilmeyip pişman olanlar da az değil.

Dil politikası insanları belirli bir toplumun hizmetine mi sunmaya çalışıyor? İçine düşürülen aşağılık komplekslerinin İngilizceyle bir bağlantısı var mı? Metin tercümelerinin bir kurum tarafından yapılması, insanlar üzerindeki İngilizce baskısını azaltabilir mi? İngilizce öğrenmesi gerekenlerin yol haritası ve kendilerine sormaları gereken sorular… Bütün bu soruların cevaplarını “lisan stratejisi” ile beraber bulmaya çalışacağız. Soruların cevabını bugün daha iyi verebilmek için öncelikle lisan stratejisinin tarihî geçmişine bakmamız gerekiyor.

Tercüme hareketleri ve lisan stratejisi

Tercüme hareketleri bugünkü lisan stratejisinin temelini oluşturuyor. Öğrenilen lisanı, bilgi için sonuna kadar kullanmak, sadece internet üzerinden ulaşılan sanal kütüphaneler ve veri tabanlarının çıktığı dönemlerde değil, bunların olmadığı devirlerde de önemliydi. “Kendi içine kapanmış, başkalarından habersiz ve kendiliğinden doğup büyüyen, devresini tamamlayan medeniyet yoktur.”1 Bilgi akışına paralel medeniyet akışı, kitaplar ve kütüphaneler üzerinden oldu ve olmaya devam ediyor.

Bilgi akışına dâhil olup o günün dünyasının fikir ve medeniyet seyrini kontrol etmek isteyen milletler, bilginin kaynağı olan kitaplardan kendilerine kültür nakilleri yaptılar. Bu kültür nakilleri tarihte üç büyük tercüme hareketi olarak karşımıza çıkıyor.

Üç büyük tercüme hareketinin ilki

“Grek Mucizesi” denilen ama aslında Fenike, Sümer ve Mısır kaynaklarının Grekçe’ye tercüme edildiği MÖ 400’lü yıllardır. İkinci aşama bizi en fazla tesir altında bırakan tercümeler, Peygamber Efendimiz’in nübüvvetinden sonraki devrede yaşandı. Miladi 10. yy’a kadar Grekçe, Pehlevice, İbranice, Hintçe ve Süryanice kitaplar Arapça’ya tercüme edildi. Bu dönem ikinci çeviri hareketi diye biliniyor. Sistemli tercüme faaliyeti usulünün yerleştirildiği bu dönemin ilim merkezi, Bağdat şehri karşımıza çıkıyor. Üçüncü tercüme hareketi sırasında ise kitaplar Arapça’dan Latince ve diğer Avrupa dillerine aktarıldı.2

Bu üç tercüme hareketinin yaşandığı dönemde medeniyetler ve kültürler birbirleriyle karşılaşıyor, temas kuruluyor ve bu temas sırasında eserler karşılıklı tercüme ediliyordu. Ama şimdi Bağdat’tan Kurtuba’ya oradan Toledo ve İstanbul’a aktarımlar normalden çok fazla hız kazandı. Mesela İmam-ı Gazali’nin 1052 yılında kaleme aldığı Tehâfütü’l-Felâsife adlı eserinin mukaddime kısmı olan Mekâsitü’l-Felâsife’si Johannes Hispanus tarafından, yaklaşık 100 yıl sonra tercüme edilmişti.3 Bugün ise Hindistan’da Mumbai Üniversitesinde yazılan mimari alanında bir makale, bir yıl sonra dahi Türkçeye tercüme edilse, geç kalınmış olunabiliyor. İstanbul’da mimarlık eğitimi alan bir öğrenci, yazılan makaleyi okumadığında çalışması eksik kalabiliyor.

Hindistan örneği

Hindistan’da yazılan makale Hintçe mi yazılıyor? Hayır, makale İngilizce yazılıyor. Makalenin İngilizce yazılmasında Hindistan’ın tarihi geçmişinde İngiltere’nin sömürüsü olmasının elbette bir tesiri oldu. Ancak Hindistan kadar sömürü görmeyen İstanbul’daki bir ilim adamının makaleyi okuyabilmek için İngilizceye ihtiyaç duyuyor olması, daha farklı bir yoruma ihtiyaç duyuyor.

Hindistan, Afrika ve Amerika gibi üç kıtada sömürü düzeni kuran ve birçok milletin tarihinde adı hep kanlı savaşlarla beraber zikredilen bir İngiltere ve onun lisanı var karşımızda. Bilim dili olarak İngilizce düşünülebilir mi, sorusu da diğer tarafta duruyor. “Bugün her alandaki gelişmeyi izleyebilmenin yolu İngilizce bilmektir. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir konudaki yeniliği izleyebilmek, İngilizce bilenler için mümkündür.” doğruluğu tartışılacak yönleri olsa da gerçeklik tarafı olan bir görüş. Bu noktada “Tarihi hesapları unutmadan ama ona da takılmadan, sömürü düzenini kurmak için değil sömürüden kurtulmak için, ürün pazarı olmak için değil ürün pazarlamak için, nasıl bir lisan stratejisi?”, sorusunu cevaplayarak yola çıkmak gerekiyor.

Nasıl bir lisan stratejisi?

“Nasıl bir lisan stratejisi?” sorusu, bugüne kadar birçok ilim ve devlet adamı tarafından sorulmuş. Ve soruya dünya görüşüne göre farklı cevaplar verilmiş. Verilen cevaplarda ilmî, dinî ve iktisadî kaygılar dikkat çekiyor. Bu soruyu Osmanlı tarihçisi Gelibolulu Mustafa Âli de sormuş ve şöyle cevaplamış: “Faraza lisan-ı Arabî tekemmülü farz veya vacip olsa Fârisi isti‘mali sünnet-i seniyye makamında kıyam bulsa lisan-ı Türkî telaffuzu müstehab gibi…” 4  Kültürlü bir Osmanlı aydının yaptığı bu değerlendirmenin temelinde taassup olduğunu düşünenler, dilin kültür ve dinle bağlantısını yeterince göremedikleri gibi, tercüme hareketiyle Arapça’ya nakledilen ve bunun üzerine inşa edilen İslam medeniyetini de dikkate almıyorlar. Daha Abbasiler dönemde bile, kütüphaneler dolusu Arapça eserin vücuda getirilmesinin, Osmanlı döneminde Arapça’nın tercih edilmesine tesiri çok büyük oldu.

Diğer taraftan, fikir ve kültür üzerinde dilin tesiri düşünüldüğünde, “dil derslerinde, şuurlu ya da şuursuz iki farklı kültürün karşı karşıya gelmesi ve her yabancı dilin aslında bir kültürler arası diyalog olarak”5 değerlendirilmesi, Gelibolulu Mustafa Ali’nin neden Arapçayı ön planda tuttuğunu anlamamızı kolaylaştırıyor. İngiltere’nin İngilizce öğreten öğretmenlerine dil öğretimi ile ilgili sunduğu değerlendirme metni var. Üç maddeden oluşan bu değerlendirmenin kültürle ilgili maddesi şöyle: “Kültürü iyice incelemek, yabancı kültürdeki insanlara karşı olumlu tutumlar gerçekleştirmek…”6 Bu değerlendirme, bize lisan stratejisinin kültür ve din ayağını daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Lisan tercihinde ikinci belirleyici olarak karşımıza ilim ve ticaret çıkıyor. Sadece birkaç makale için koca bir dili öğrenmek ya da ilerde pazarlamacı olma ihtimaline karşı ömür boyu sürecek bir dil macerasına girmek, üzerinde düşünülmesi gereken iki konu. Çünkü dil eğitimi, öğrencilerinden neler istemiyor ki; okumak, yazmak, konuşmak, kelime ezberlemek, o da yetmedi kültürünü öğrenmek, gazete ve dergileri takip etmek, konuşma gruplarına katılmak, hatta yurt dışına çıkıp dili konuşanlara iş gücü olarak çalışmak…

İngilizce ama nasıl?

Yabancı dil öğrenmek için yola çıkanlar buna benzer durumlarla karşılaşıyor ve sona geldiklerinde farklı duygular yaşıyorlar. Bazıları sömürüldüğünü düşünerek kendilerini kötü hissediyor, bazılarıysa başardığını göstermek için arkasından geleceklere tavsiye veriyor, pek azı ise öğrendiği dili veri tabalarına girerek bilgi için sonuna kadar kullanabiliyor.  Öğrendiği dili kullanamayacakların üzerinden dil baskısını kaldırmak hakkında, tekrar düşünülmesi gereken belki en önemli lisan stratejisi konusu. Bu konuda Doç. Dr Mustafa Gündüz’ün bir önerisi var. “Herkesin yarım yamalak İngilizce öğrenmesini teşvik etmekten ziyade iyi bir kurumda, işin ehli olanların sağlıklı tercümeler yapması daha doğru olur.” diyor.

Sayıları gittikçe artan ve uzmanlık isteyen konularda araştırma yapmak, ileri seviye lisan öğrenimi istiyor. Uzman kişilerden oluşan bir kurumun ana kaynakları tercüme etmesi bile işleri kolaylaştırabilir. Dolayısıyla insanların üzerindeki ağır yükü hafifletebilir.

Lisan öğrenme isteğinde kişinin kendini yetersiz hissetmesi, bilgi eksikliğinden olabileceği gibi bunun arkasında, özgüven eksikliğini tatmin de etkili olabiliyor.  “Her alandaki gelişmeyi izleyebilmenin yolu İngilizce” sloganı, yetersizlik hissini ağırlaştırıyor. Bu hissiyata doğru cevap bulmak biraz da tarih ve kültür bilgisiyle alakalı.

“Ufacık görünen şeylerde (sokakta kullanılan Bye-Bye) bize ârız olan iyileşmez illet: Aşağılık duygusu yatmaktadır.”7 değerlendirmesi, aşağılık duygusunun lisan öğrenme ve bunu reklam edercesine kullanma, aslında özde yetersizlik hissiyatının bir sonucu. “Sayıları gittikçe çoğalan ve her biri durmadan yeni dallara ayrılan bilgi alanlarında, herkesin dilinden ayrı, ancak bu bilgilerle uğraşanların anlayabileceği teknik diller”8 formüller, işaretler, semboller, grafikler, şemalar dil eğitimi ilim ilişkisinde inkârı mümkün olmayan bir nokta. Ancak burada da “Reklamlardan mı etkileniyorum, yoksa özgün bir planlama yapabiliyor muyum ?” sorusunu sormak gerekiyor.

Reklam için ya da özgün dil eğitimi için lisan stratejisi

Ana akım küresel bilgi ağına dâhil etme kaygısıyla yapılan reklamlar, sonrasında dil-ticaret ilişkisiyle teknoloji pazarı kaygısı, hedef dilde strateji belirleyen kişinin üzerinde düşünmesi gereken konular. Yolun sonunda “değdi mi” sorusundan olumlu bir cevap almak isteniliyorsa, yola çıkış anına bakılması gerekiyor. Adı konulmuş ya da konulmamış reklamların tesiriyle mi yola çıkıldı, yoksa özgün dil eğitimi için yakın gelecekte bir planlama var mı?

Planlama konusundaki sorumuzu yirmi yıldır İngilizce öğretmenliği yapan Tamer Kabak Bey şöyle cevaplandırdı: “İngilizce kendi reklamını iyi yapıyor. Toplum içerisinde anlaşılıp, gerçek faydalarının oturması zaman alacağı için, yola çıkarken dikkatli olmak gerekiyor.” Bu tespiti daha iyi anlayabilmek için radyonun icat edildiği yıllardan bir misal verelim. Dünyalar Savaşı romanından adapte edilmiş bir oyun radyonun ilk icat edildiği yıllarda ABD’de yayınlanır. İnsanlar panik halinde sokaklara dökülürler. Polis merkezinin telefonu kilitlenir. Çünkü insanlar, Marslılar dünyayı istila etti zannedip, radyo oyununu ciddiye almışlardır.

İngilizce dil anketi

Gereğinden fazla ciddiye alınan ve insanların zihninde tam oturmayan İngilizce eğitimi konusunda insanlar istismar edilebiliyor. Yapılan anketler de bunu tetikliyor. İngilizce Yeterlilik Endeksi diye bir anket yapılmış.  Kısa adı İYE diye kodlanan bu anket sonuçlarına göre Türkiye 44 ülke içinde 43. olmuş. Söz konusu çalışma Education First isimli dünyanın önde gelen özel eğitim şirketince yapılmış.9 Education First İngilizce eğitimi veren ve bunun üzerinden ticaret yapan bir kurum. Anketi yorumlattığımız üç dilde yeterliliği bulunan Ali Nacarlı şunları söylüyor: “Bu tür araştırma anketlerinin sonuçları reklamlara vurulup insanları İngilizce kurslarına doldurmaya yetebiliyor. Çünkü yakın ihtiyaçlara göre değişen yeterlilik, global bilgi ağına dâhil olma kaygısıyla, namaza başlama yaşına benzer ‘Türkiye’nin İngilizce performansı’ kavramı gibi masum gösterilen kavaramlar insanları kalitesiz, sonuç alınamayacak dil kurslarına dolduruyor. Kamuoyunda tartışılan İngilizceye başlama yaşı, İngilizce açığının kökeninin sorgulanması, kıyaslama yapılarak örnek gösterilen ülkenin İngiliz kolonisi olması, hep yanlış yönlendirmeye açık konular, o yüzden üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekiyor.”

Üzerinde dikkatle düşündürecek ve dil eğitimi planlamasında yardımı dokunacak bir misal daha verelim. The Economist dergisinin haberine göre Çin firması Lenovo ABD’de bir fabrika açmış. Bugüne kadar fabrika için Çin kapıları aşındırılıyordu. İş tersine mi döndü sorusu aklımıza geliyor. Ticaret için dil öğrenme kaygısında olanlar işin başına gittiklerinde Çince ya da Urduca öğrenmek zorunda kalabilirler. O yüzden işe en baştan, “neden dil öğrenmek ve neden İngilizce” sorusunu sorarak başlamak en doğrusu olsa gerek.

İngilizce bilmek İngilizleşmek demek değildir

Seyfettin Demiral (İngilizce öğretmeni)

Bize gelen kursiyerler İngilizceyi iki maksatla öğrenir. Birincisi belirli sınavlarda başarıya ulaşmak, ikincisi genel amaçla İngilizce öğrenmek. İkinci grup İngilizceyi iş hayatına girmek istendiği için öğreniyor. Diğerinde ise tamamen sınav odaklı çalışmalar yapılıyor. Bu ikisi arasında öğretim teknikleri ve stratejileri açısından büyük farklılıklar var.

Doğru bir başlangıç için, yabancı dil öğrenme kararının olgunlaşması şart. Bu da belirlenen hedef ya da gereklilikle birlikte gelişiyor. Eğer kişi akademik çalışmalar yapmayı aklına koymuşsa, üniversiteye girişten itibaren sınavlara dönük bir alt yapı oluşturması gerekiyor.

İngilizce eğitimi sırasında görülen bazı tehlikeler de yok değil. Mesela eğitime başladıktan bir süre sonra İngilizleşmeye, Amerikanvari bir hayat tarzına, düşünce yapısına yönelme eğilimleri görülebiliyor. Hatta bir müddet sonra ülkesini beğenmiyor, ülkesinin milli-manevi değerlerine karşı çıkıyor, eleştiriyor. Sonra ülkesinin insanını beğenmemeye başlıyor. Bir noktadan sonra o insanları aşağılıyor, küçümsüyor.

İngilizce öğreten öğretmenlerin de bilinçli bir şekilde milli-manevi değerleri aşılayıp, o çocukları bu ülkeyi seven, ülkesinin değerlerine sahip çıkan, İngilizceyi gerçekten ülkesine hizmet etmek amacıyla öğretmeye çalışan bireylere dönüşmeleri gerekiyor.

Dersi veren öğretmen kendi ülkesinin değerlerine sahip çıkmadığında, hassasiyeti olan insanların kafalarında soru işaretleri oluyor. Bir de İngilizce eğitiminin ülkemize ilk defa misyoner okulları vasıtasıyla getirilmesi, İngilizceye karşı şüpheleri derinleştiriyor. Bir de göğsünde-sırtında-evinde İngiliz bayrağı taşıyan, bu tür semboller bulunduran kişilerin olması olayın geldiği boyutu gözler önüne seriyor. İngilizce öğrenmeye çalışırken farkında olmadan kültürel ve dille ilgili sömürünün bir parçası haline gelebiliyoruz.

Neden dil eğitimi, neden İngilizce?

Neden dil öğrenmek istiyorum ve neden İngilizceyi seçiyorum sorusu, yolun en başında sorulması gereken bir soru. Yaklaşık on yıldır İngilizce öğretmenliği yapan Seyfettin Demiral ilk defa dil öğrenmeye gelenlerin çoğunun “ne istediğini bilmeyen, amaçsız insanlar” olduğunu söylüyor. “Çoğunlukla öğrenciler kendilerini herhangi bir yere atıyorlar,  ne istediklerin bilmedikleri için de sömürülebiliyor. Farklı cazip programlar, pratik bilgiler, birtakım gösterişli isimler ne istediğini bilmeyenleri kolayca etkileyebiliyorlar. Onlar da İngilizce öğrendiğini zannediyor. Gerçeğin ne olduğunu, ancak insan ne istediğini anladığı gün fark ediyor. Ama iş işten geçmiş oluyor.” diyor.

Peki, daha işe başlarken ne istediğini bilerek başlamak mümkün mü? Tabi ki mümkün ancak burada dikkat edilmesi gereken bir konu var. O da kariyer planlaması. Uzun çalışmalar neticesinde “değdi mi” sorusuna olumsuz cevap verenlerin çoğu, uzun dönem kariyer planlamaya çalışırken, hata yapanlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu konuda Ali Nacarlı şunları söylüyor: “Özellikle gençler, bir ihtimale binaen, onu da öğreneyim, bunu da öğreneyim, şunu da öğreneyim diyerek, bilgi toplumunun hamalı haline geliyorlar. Henüz onbeş-yirmi yaşındayken hayatının ileri dönemlerinde, mesela otuz yaşında ne yapacağını bilmek çok zor, hatta imkânsız. Sosyal hayatla kaynaşmak endişesi, aslında insanları olmayacak işlere ve ihtimal dışı bir geleceğe doğru itiyor.”

“Bu emeğe değdi mi” sorumuza “evet değdi” cevabında arz talep dengesine dikkat çeken Mütercim-Tercüman Bilal Yamak ise şunları söylüyor: “Uzmanlık alanlarıyla ilgili makale okumak, dergileri takip etmek ya da İngilizce yazılmış, okumaya değecek eserleri okumak, bir insanın hedefi olabilir. Mal alıp mal satmak, gümrük işlerini halledebilmek için de dil öğrenilebilir, bu da bir hedeftir. Ancak yanlış olan, ne istediğini bilememektir.”

Son olarak

Yakın dönemde yabancı dil planı olanlar için, ne istediklerini bilmelerini kolaylaştıracak birkaç soru ile mevzuumuzu bitirelim. Bu soruları yabancı dil eğitimine mesai harcayan, beş uzman kişiden ve farklı kaynaklardan derledik. İşte “doğru lisan öğrenme stratejisine” götüren sorular: “1. Neden bir dil eğitimi almak istiyorum? 2. Tercih ettiğim dil ve bu dilde hedeflediğim seviye nedir? 3. Tercihimde belirsiz bir gelecek endişesiyle hareket etme, yanlış yönlendirme ve sömürülme şüphesi var mı? 4. Şayet bu şüpheler yoksa bana lazım olacak dili, lazım olduğu kadar en iyi nasıl öğrenilebilir? 5. Nihayetinde bilginin bile bir zekâtı var. Öğreneceğim bu lisanın zekâtını vermek için ne yapmak gerekir?

Bir İhtimal Uğruna  Dil Öğrenilmez

Ali Nacarlı

İnsanlara iyilik yaptığını zannederek “diksiyon kursuna, bilgisayar kursuna, kişisel gelişim kursuna veya İngilizce kursuna gidin” diye, muhatabının reel ihtiyacından bağımsız, toplumda genel kabul gören moda olmuş tabirleri kullananlar, aslında bilmeden kötülük yapıyorlar. İnsanlar reel ihtiyaçları henüz ortada olmadığı halde, toplumun yönlendirdiği işlere topluca hücum ediyor.

İnsanları dil öğrenimi gibi uzun bir yolculuğa teşvik ederken biraz düşünmek gerekiyor. Dile olan ihtiyaç, dilin hayatın neresinde veya ne kadar kullanılacağına bağlı olarak değişir. Kişi kendisine şu soruyu sormalı: Ben bu dil ile bir yabancı dil sınavında test mi çözeceğim, bir haber mi takip edeceğim, bir kitap mı yazacağım veya ticaret mi yapacağım… Yani kişiye lazım olan, dilin hangi boyutu, bunun üzerinden karar vermek lazım: Dinî, hukukî ya da ticarî ıstılah mı lazım, yoksa cadde lisanı mı?

Kişinin hedefleri olgunlaştığında, hedefleri belirginleştiğinde, dil öğrenmeye başlamalı. İngiltere’de bir diplomat yabancı ülkeye gitmeden önce o ülkenin dilini öğreniyor. Mesela; Almanca konuşulan bir ülkeye gidecekse bir yıl Almanca öğretiliyor. Yani, muhal bir hedef üzerine değil, reel bir hedef üzerine dil öğreniyor.

Bu gibi müşahhas (somut) hedefler çok önemli. Yurt dışında şunu fark ettim ki, Türkler yanında bir tercümanla herhangi bir işini rahatça halledebiliyor. Bizim yabancı dil öğrenememe gibi bir problemimiz yok. İhtiyacı olan, her türlü dili öğreniyor.

Şuursuzca, modayı takip edeceğim diye sele kapılmak doğru değil. O yüzden, mücerret (soyut) olarak yapılagelen “dil öğrenin” tavsiyesini çok yanlış buluyorum. Uzun yıllar İngiltere’nin sömürgesi olduğu için İngilizceyi ana dili gibi bilen veya geçmişte Fransız hakimiyeti altında kaldığı için Fransızcayı birinci dil olarak konuşan ülkelerle kendimizi kıyaslamamıza da hiç lüzum yok.

Dipnotlar

  1. Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, Hilmi Ziya Ülken, s.4
  2. Tercüme Hareketleri, İA, Cilt 40 s. 499
  3. Ülken s. 272
  4. “Osmanlı Devleti’nde Modernleşme Girişimlerine Bir Örnek: Lisan Mektebi”, Sezai Balcı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 27, Sayı 44, s. 80.
  5. “Yabancı Dil Öğretiminde Kültür Kavramı ve Öteki Dil”, Hikmet Asutay, TÖDER Dil Dergisi, Sayı 118, s. 27.
  6. “İngiltere’de yabancı dil öğretimiyle ilgili materyallerin üç amacından biri “Yabancı kültürü iyice incelemek, yabancı kültürdeki insanlara karşı olumlu tutumlar geliştirmek.” Yabancı Dil Öğretim Programlarında Kültürün Etkileri, Kemal Oğuz Er, AÜ Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 36 Sayı 1, s. 9.
  7. Kültür Emperyalizmi, Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Yayınları, İstanbul 2002 Sayfa 227.
  8. Kültür ve Dil, Mehmet Kaplan, Dergah Yayınları, İstanbul 2009 s.171.
  9. Türkiye’nin İngilizce Açığı, Salim Koru, TEPAV Aralık 2011 s. 2.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı