EğitimKültür Sanat

Okuyorum…

“Asırlardır kullandığımız mevsim yerine neden sezon diyoruz, geniş yerine larj, netice yerine skor? Eşya yerine obje demekten bir Türk olarak üzüntü duymalıyız!” İşte Türkçenin çileli macerasını böyle özetliyor “Sözlük” sahibi İhsan Ayverdi…

Okumak eyleminin belki de vazgeçilmez parçası, “lügat” yani sözlükler. Sözlük, bir dilin nefes alıp verdiği bir “ilkim”! Her kitabı okuyabiliriz hepimiz; şu veya bunu okumadık diye kimse ayıplayamaz bizi, fakat sözlükler ille de okunması gereken kitaplardır! Bir değil, birkaç defa da değil; daima okunmalıdır sözlükler.

Türkçe, birçok dile nasip olmayan bir bahta sahip; günümüz tabiriyle bir “imparatorluk” dili. Dünya tarihine en azından 3 asır boyunca yön veren bir milletin kelamı, o millete ait medeniyetin temsilcisi Türkçe. Osmanlı nasıl yetmiş iki milleti yalnız “bir” devletin potasında eritmiş ve bir ahenk, bir “umran” oluşturmuşsa Türkçe de öyle bir uyum, bir mozaiğin eseri. İçerisinde üç beş değil belki beş on milletin malı olan kelimeler var. Bu bir kusur mu? Hâşâ! Hele Türkçe ayarında nefis ve latif bir dil için asla bir ayıp olamaz bu. Zira aynı şey diğer büyük diller için de geçerli. İngiltere’nin gelmiş geçmiş belki de en büyük şairi, “Ne mutlu İngilizceye ki başka başka dillerden kelimeler almış!” sözüyle ifade ediyor bu gerçeği.

Dil, dilimiz bu kadar zenginken maalesef ihmal edilmiş; hatta son 3 çeyrek yüzyıl boyunca başına gelenler bir ihanet! Sokak sergisinden ucuz elbise seçer gibi beğenilen kelimeler alınmış, beğenilmeyenler ötelenmiş. Bir üvey evlat muamelesi görmüş onlarca kelime. Evet, Türkçe muhteşem bir şiir gibi ahenkliyken “.. uzun kısa seslerin bir nevi musikiyi andıran tatlı teselsülü karşısında hayran kalmamak elde değildi. İnsan bu dilin bir ilim heyeti tarafından bilhassa tedvin edilmiş mantıki esaslardan doğmuş olduğuna hükmedecek hale gelmiştier.”[1] berbat bir orkestra, tuhaf bir kakofoniye döndü! Hâlbuki asırlardır süren ilerleyiş, son dönemde dilin kendiliğinden sadeleşen ve daha da güzelleşen şekli bizim için eşsiz bir miras olabilirdi. Çünkü dilde asıl olan süreklilik ve dilde yapılacak tasarrufun “zaman”ın bizzat kendi eliyle yapılmasıdır. Dışarıdan, ehil olmayan ellerin herhangi bir müdahalesi hastayı hayattan çok ölüme sürükler!

Peki, “lisan”ın polisi kim olacak yahut kim olmalı? Aslen bir Arnavut olan Şemsettin Sami Bey Kamus-ı Türkî’sinin önsözünde bu sorunun cevabına “lügat” diyor! Dili her türlü tahribattan ve yozlaşmadan koruyacak ve kurtaracak olanlarsa edebiyatçılar.

Kasım ayı içerisinde kaybettiğimiz İlhan Ayverdi Hanım da işte bu “edip yahut edibe”ler zümresinden. Yaklaşık otuz beş yılını vererek hazırladığı “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” Türkçenin yüz akı sayılmayı hak eden bir eser. Altmış küsur bin kelime ve otuz beş bin deyim yer alıyor sözlükte. Şimdiye dek hazırlanan ve hazırlayanların şahsî ideoloji ve ayrımcılığını apaçık yansıtan diğer birçok “müsvedde”den daha kıymetli, daha büyük bir eser bu. Ayverdi Hanım neden bu neredeyse bir yarım ömür kadar uzun süren zahmete katlandığını şöyle açıklıyor: “Türk dilinin asırlardır süren çilesinin ve macerasının, “Benim bir dilim var” şuuruna eren herkesi göreve çağırması gerçeğidir!” Bu çağrıya kulak verdiği için ona minnettarız. Sizler de bu sözlüğü edinin ve OKUDUKÇA OKUYUN!


[1] A. Bayer, “Neuf annees a constantinople, c.1, s. 2923-295. Paris 1836.

 

En Yeniler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu