Aile Özel

Oyunbozan Ebeveynler

Ebeveyn, bir oyuncağı odanın ortasından kaldırmak ister. Çocuk müdahale eder:

“Onu gölgeye koyamazsınız. O, köyün enerji kaynağı. Güneş ışığında şarj oluyor.” Çocuk haklı. O buruşturulmuş kâğıt parçası, gölgede değil güneşte kalmalıdır.

Ebeveyn, bozulup parçalanan oyuncağı atmaya kalkar. Çocuk itiraz eder: “Atma! Ben ondan benzini hiç bitmeyen bir otomobil yapacağım.” Ebeveyn, oyuncak bebeğin saçını tarar. Çocuk teşekkür edeceğine sinirlenir:

“Bunun saçını kim taradı? Bu, rüzgârlar ülkesinde yaşıyor. Saçı dağınık olmak zorunda!”

Ebeveyn, bir oyuncağı odanın ortasından kaldırmak ister. Çocuk müdahale eder:

“Onu gölgeye koyamazsınız. O, köyün enerji kaynağı. Güneş ışığında şarj oluyor.”

Çocuk haklı. O buruşturulmuş kâğıt parçası, gölgede değil güneşte kalmalıdır. Ne cüretle onun yerini değiştirirsiniz?

Çocuk odası mı, çocuğun odası mı?

Çocuğun odasına girerken bir müzeye adım atar gibi hassas davranınız. Mümkünse yanınıza bir kılavuz almadan, yani çocuğunuz olmadan oraya girmeyiniz. Dokunduğunuz eşyalara, adımınızı attığınız yere dikkat ediniz. Sizce basit bir nesne, mesela bir şişe kapağı, çocuğunuzun gözünde pek kıymetli bir kâse olabilir.

Adı “çocuk odası” olsun ya da olmasın, oyuncaklarla yahut çocuğun oyuncak kabul ettiği nesnelerle donatılan her mekân “çocuğun odası”dır. Çocuk, pahalı oyuncakları olmadan da karton kutulardan, tahta parçalarından, yırtık kâğıtlardan dünyanın en ihtişamlı sarayını inşâ edebilir.

Çocuğun odası çocuğun beyni ve kalbi kadar büyüktür. Hatıralar burada muhafaza edilir, geleceğe dair planlar burada kayıt altına alınır. Sırlar burada saklanır, maceralar burada yaşanır.

Değirmenleri, fabrikaları, lunaparkları, laboratuvarlarıyla capcanlı bir hayat; dağları, ırmakları, çağlayanları, derin vadileri, uzun kumsalları, ıssız çölleri, karanlık ve soğuk mağaraları, hazine gömülü ağaç dipleri ve yağmur ormanlarıyla kocaman bir tabiat çocuğun odasına sığar.

Çocuğun odası koskoca bir kâinattır. Yıldızlar, gezegenler, türlü gök cisimleri hatta gökyüzünde var olmayan gök cisimleri o odanın içindedir. Kara, hava ve su canlıları hatta karada, havada ve suda rastlayamayacağınız türden hayvanlar bu odayı mesken tutmuştur. Krallar, sultanlar, prensler, onların düşmanları ve yardımcıları, bu odada yaşar.

Astronomların gördüklerinden daha ötesi, coğrafyacıların keşfettiklerinden daha fazlası, tarihçilerin bildiklerinden daha çoğu bu odada var olmaya ve yaşamaya devam eder.

Odanın orta yerinde duran kocaman minder yüksek bir dağ, yan yana dizilmiş yastıklar da sıra dağlar olabilir. O yastıkların, yani dağların gölgesinde sizin göremediğiniz hayvanlar istirahat etmekte, sizin halı deseni zannettiğiniz nehirlerden yalnızca çocuğunuzun işitebildiği su sesleri yükselmektedir.

Oyunbozanlık

Çocuğun hayaliyle büyüttüğü dünyanın tüm sesleri, büyükler bir hışımla odaya girdiğinde kısılıverir. Coşkuyla, sevinçle kurulan hayaller yemek vakti yaklaştığı için kursakta bırakılır. Bin bir emekle kurulan o dünya misafir gelecek diye yıkılır.

Ebeveynler, ev derli toplu dursun diye çocuğun hayallerini derleyip toplayıp çöpe atar. Bazen o dünya daha kurulamadan darmadağın edilir.

Ebeveynin elleriyle sıradağlar yerinden oynar. Dağları birbirine bağlayan patikalar öfkeli ayaklar altında dümdüz olur. Yeni inşâ edilmiş koca binalar bir iki tekmeyle devrilir. Hayal dünyasının kahramanları ürküp bir anda terk ederler orayı, ırmakların suyu kesilir, şelaleler uçuruma dönüşür, yıldızlar dökülür, güneşler söner…

Bir bozgun yaşanır ki bozgunun faili de bozulan dünyanın mimarı da birbirini tanımaz olur bir an. Hayal ve oyun dünyasının mimarı bu duruma bir anlam veremez, basar çığlığı. Bu çığlıkta, yıkılan oyun dünyasının çatırtısı, hayal dünyasındakilerin feryadı, çöken bir medeniyetin iniltisi vardır.

Çocuk üzülür, çocuk sinirlenir

İnsan büyük gayretlerle oluşturduğu dünyanın yıkılmasını hiç istemez. Çocuklarsa uzun bir çaba sonucu kurdukları dünyanın sadece hemen bozulmasını istemezler. Birkaç saat onlar için yeterlidir aslında.

Her gün kurulan bu dünya, gün batmadan yıkılır genellikle

Derken aradan yıllar geçer… Çocuğun ebeveyni, öğretmenlerine “Bizim çocukta dikkat eksikliği var galiba!” diye yakınmaya başlar.

Uzmanlara başvurulur, türlü çareler aranır da dikkat eksikliğinin sebebi üzerinde pek durulmaz.

Fâili mâlûm

Bu dikkatsizliğin sebebi, ebeveynler olmasın sakın? Hani çocuğun oyuncaklarını tekmeliyorlardı da onun oyuna odaklanmasına mâni oluyorlardı ya?

Çocuk, oyunlar sayesinde dikkatini yoğunlaştıracaktı, olmadı. Tekmelenen hayal dünyası onun uygulama mekânıydı. Oyun, stajdı onun için.

Oyun, çocuğun işiydi. Bir babanın badana yaparken bir anda işini bırakamaması gibiydi çocuğun oyuna veda edememesi. Bir annenin yemeği pişirmeden mutfaktan ayrılamaması gibiydi çocuğun odasını terk edememesi.

“Oyunu bırak!” demek, işini boş ver demekti. Yine de çocuk “Oyunumu bölüyorsunuz!” diye suçlamamıştı ebeveynini. Nazikçe “Oyunumu bölmek istemiyorum.” demişti. Demişti de ebeveyni bu inceliği fark edememişlerdi. Oyunbozanlıktan değil canım, dikkat eksikliğinden.

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı