Hikaye ve Günlükler

Panik Hiç Yok! Endişeye de Mahal Yok

Kelimelerin Hikayesi

Fransa kralının, halk için “Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler” dediği zamanlardan çok sonraydı. “No panic, don’t panic” de denmiyordu daha. Yeni yetme bir kelimeydim. Türkçenin söz varlığına 1900’lü yılların başında geldim. Gelirken de bir hastalık olarak girdim. Anlatayım bu psikolojik durumu.

Avrupa bayraklı bir gemi, Portekiz’den aldığı içecekleri İskoçya’ya taşır. Limana yanaşır ve yükünü boşaltır. Gemi çalışanlarından biri, son kez kontrol için soğuk hava deposuna girer. Onu kimse fark etmediği için başka bir çalışan da kapıyı dışarıdan kapatır. Biraz zaman geçince içerideki, soğuk hava deposunda mahsur kaldığını anlar. Bütün bağırmaları ve kapıyı yumruklamaları boşunadır. Kapı sadece dışarıdan açılır şekilde yapılmıştır. Gemi ise tekrar yeni yükler almak için okyanusa açılmıştır.

Mahsur denizci, depoda yiyeceklerle belli süre idare eder. Ama asıl korkusu deponun dondurucu soğuğunun onu öldürmesidir. Sürekli bunu düşünür, düşündükçe de soğuk, vücuduna nakış nakış işler. El ve ayakları iyice uyuşur. Burnu, buz gibi havada oluşan karlanma gibi boncuk boncuk görünür. Gemi Lizbon’a demir attığında, mal yüklemek için soğuk hava deposunun kapısı dışarıdan açılır. Manzara, zavallı denizcinin donmuş bedeninden ibarettir.

Denizci soğuktan ölmemiş, çünkü soğuk hava deposu o kadar da soğuk değilmiş. 19 derece olmasına rağmen, denizci kendini kaybetmiş. Zira gemi boş döndüğü için, soğuk hava sistemi çalıştırılmamış. Taşıdıkları malın bozulmaması için ortam sıcaklığının 18 derece olması yeterliymiş. Üstelik sıcaklık bir derece yükselmesine rağmen, panik-atak denizci donarak değil, donduğunu sandığı için dünya hayatına gözlerini kapamış.

Aynı hikayeyi tersten de anlatırlar. Akşam olunca fırıncı çırağı, fırının içini temizlemek için girer. Ancak kapı dışarıdan havanın etkisiyle kapanır. Usta da çırak çıktı sanır, fırını kapatır gider. Sabah gelip, çalıştırmak için ocağın kapısını açtığında, çırağın bedeni ile karşılaşır. Oysaki ocağın içi 17 derecedir. Çırak, fırının hep yandığını düşünüp panikleyince sıcaktan öleceğini düşünür, oysaki sıcaktan yandığını düşünerek, şuurunu yitirip ölmüştür.

Uzmanlar buna paniğin üst seviyesi panik-atak diyorlar. Haklılar. Çünkü, paniğin bağışıklık sistemini %50 zayıflattığını biliyorlar. Ve zihin, yukarıdaki gibi sıcağı soğuk, soğuğu sıcak olarak algılamaya başlar. Felaketler, salgınlar, krizler, komplo teorileri ve kurgulanmış içerikler ve senaryolar, insanı paniğe sevk eder. Raflar boşalır, stok savaşları başlar. Peki bunun çaresi nedir, diye sorarsanız, bir kelimenin çaresi yine bir kelimedir. Önce nereden geldiğimi açıklayayım.

Fransızcada “panique”, Latincede (Eski Yunanca) “panikus” şeklinde yazılırım. Büyük ve akıldışı korku, ani dehşet hissi gibi manalar yüklenmişim. Yunancada orman ve ıssız yerlerde aniden duyulan korkuymuş anlamım. Ne alaka derseniz, Yunan mitolojisinde korku salan, sürüleri ürküten Yunan tanrısına ‘Pan’ adı veriliyormuş. Mesela, pan-ter kelimesini bu minvalde düşünebilirsiniz. Ve Türkçeye “Bir insan veya topluluğa, kendi üzerindeki kontrolünü kaybettirecek kadar şiddetle hükmeden büyük korku, dehşet duygusu, korku sebebiyle içine düşülen şaşkınlık durumu.” manasında ithal edilmişim. Panik oluşturmak, paniğe kapılmak gibi türetmeler de görülmüş. Diyeceksiniz, panikten önce ne vardı?

Panik yoktu; endişe vardı benden evvel. Endişenin içinde “düşünmek, korkmak, merak, kaygı, tasa, gam ve keder” manaları mevcuttu. Şimdi hemen hepsi benimle gitti ve korku manası galip geldi. Artık endişeleniyorum, derken “Düşünüyorum” manasını kastetmiyorsunuz; daha çok kaybetme korkusu ile yanıp tutuşuyorsunuz. Ama endişeye de mahal yok. Endişede ne güzel manalar varmış: Düşünce, tefekkür, merak, gaile.

Neyden endişe duyduğunuz daha mühim. Keykavus, “Dünya malına tamah etmeyen, dünya malı için endişe duymayan kimse, hürdür.” der. Kim neyden endişe duyarsa onu biriktirir çünkü. Cenap Şehabettin de “Para sebebiyle endişe, dilencilerden ziyade bankerlerdedir.” derken, bu tamahı gösterir.

Rızık endişesi taşıyorsanız Sadi Şirazi size nasihat etsin. Şeyhlerden birini, müridine şöyle derken duydum:

“İnsanoğlunun rızka olduğu kadar rızık veren Allah’a ilgisi olsaydı, mertebe ve makamda melekleri geçer, Allah’a onlardan daha yakın olurlardı. Anne karnında daha cenin hâlindeyken bile Rabb’in seni unutmadı. Sana ruh, akıl, yaradılış, anlayış, yüz güzelliği, konuşma ve düşünme gücü verdi. Elinde on parmak sıraladı. Yani iki eline on parmak verdi ve iki omzun üzerinde iki kol yarattı.

Ey insafsız! Haşa, seni ya da sana vereceği rızkı unuttuğunu mu sanıyorsun! Hâsılı, sana bu kadar şeyleri veren, sana vereceği günlük rızkı asla unutmaz.”

Endişesizlik de iyi değil tabii. Gâilesiz insan, bî-endişe olduğu için paniğe daha müsaittir. İnsanın korkusu ne için ise duyduğu ve taşıdığı endişe zamanla, fikri haline gelir. Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Silistrevi Hazretleri’nin en büyük endişesi ise talebelerinin manevi terakkileridir. Onun için her türlü gayreti gösterirdi. Okuturken baskın korkusuyla endişe duyanları rahatlatmak için:

“Endişeye mahal yok. Burası darü’l-eman’dır. ‘İnnellahe meanâ (Allah muhakkak bizimle beraberdir.)” sırrı bizde. Mahzun olmayın. ‘Nusırtü birru‘bi’ (Düşmanlarımın kalbine) Korku (salmak) ile yardım olundum.’ sırrı bizde.” şeklinde ifade eder, oluşacak panik havasını dağıtırdı.

İnancını yaşamak, itikadını muhafaza etmek, dini öğretmek endişesini taşıyanların panik olmaya vakti kalmaz her halde. Böyle endişenin güzel de bir neticesi vardı. İmâm-ı Âzam Hazretleri, İmam Yûsuf’un hastalığında, arkadaşlarının endişe içinde kendisine müracaat ettiklerinde söyledi: “Hayır ölmeyecek. Bu dinin garip anlarında hizmet etti, saltanatını sürmeden ölmez.”

Kısacası, benim gibi bir paniğe gerek yok. Endişeye de mahal yok. Zihninizi faydalı işler ile meşgul edin; bir miktar sabır ve çok tevekkül ile sâbît-i kadem eyleyin.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı