Din ve Hayat

Peygamber Sevgisi Damarlarımıza İşlemiş

Tarih boyunca milletimiz, Hazreti Peygamberimizle derin bir sevgi bağı kurmuş ve hayatını, onun etrafında gelişen sevgi kültürü çerçevesinde şekillendirmiştir. Bu sebeple milletimiz, içinde Rasulullah (s.a.v.)’ın olmadığı sevgide bir hayrın olmadığı inancını taşımaktadır.

Sevmek, insanı bir şeye ya da bir kimseye karşı yakın alaka ve bağlılık göstermeye sevk eden hissiyata verilen addır. Sevmek, ilgi duymak ve yakından tanımakla başlar, iletişim kurmak ve karşılıklı etkileşimle sürer, uğruna her şeyini feda etmekle zirveye çıkar, canını vermekle son bulur.

Tarihte Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.) kadar sevilen, bu derece uğruna canlar feda edilen bir başka insan yaşamamıştır. Ona olan sevginin gerçek manasını ve sınırlarını anlayabilmek için Onun hayatını okuyarak kare kare hafızalara nakşetmek ve bu kareleri kendi hayatımıza model almak gerekir.

Bilgi, kültür ve sosyal seviyesi fark etmeksizin Müslüman olmak kaydıyla, gencinde yaşlısında, kadınında erkeğinde Rasulüllah Efendimiz’in sevgisinin bir tezahürünü görmek mümkündür. Onu kendi hayatlarına, düşüncelerine kültürlerine, davranışlarına ve çevrelerine yansıtmışlardır. Ona olan sevgi ve muhabbet misallerine bakıldığında tamamen kültürümüzün kendine has bir yansıması olarak görülür. İşte biz bu çalışmamızda Peygamberimizin sevgisi etrafında şekillenen ve damarlarımıza işleyen sevgi kültüründen bahsetmeye çalışacağız.

Hilye-i şerifler

Hilye; kelime anlamı itibarıyla “süs, güzellik” gibi manalara gelmektedir. Ancak zamanla bu anlam lügat manası dışında daha şümul bir manada kullanılmaya başlanmıştır. Yeni manasıyla, Peygamber Efendimiz’in yaratılışını, vûcud, yapısını ve mübarek vasıflarını anlatan kitaplar, edebi eserler, hüsn-i hatla yazılmış levhalardır.

Hilyenin doğuşu hakkında şöyle bir rivayet bulunmaktadır: Hazreti Peygamberin vefatından bir müddet önce kızları Hazreti Fâtıma; “Yâ Rasulallah, senin yüzünü bundan sonra göremeyeceğim!” diye üzüldüğü zaman, Hazreti Peygamber de; “Yâ Ali! Hilyemi yaz ki vasıflarımı görmek beni görmek gibidir, buyururlar.”

Hazreti Peygamberin Hazreti Ali’den rivayet edilen hilyesi şöyledir: “Hazreti Peygamberin boyu ne çok kısa, ne de çok uzundu, orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa, ne de düz uzun saçlıydı; saçı, kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi yüzlü, duru beyaz tenli, iri ve siyah gözlü, uzun kirpikliydi. Geniş omuzluydu. Yürüdüğü zaman, sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında “Nübüvvet mührü” vardı. Bu Onun son peygamber oluşunun nişanesi idi. O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, Onun heybeti karşısında hayrete düşerler, üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, Onu her şeyden çok severlerdi.”

Peygamberimizin sakalı şeriflerini ziyaret

Hazreti Peygamberin mübarek sakalını ve saçını keserken Ashabı Kiram bunları teberrüken alır, muhafaza ederlerdi. Kültürümüzde de Peygamberimizin sakal ve saçına hürmeten “Mûy-i Şerif” ifadesi kullanılır. Bilindiği gibi Onun mübarek sakallarının ve saçlarının gölgesi yoktur ve ateşte de yanmamaktadır.

Tarih boyunca Peygamberimizin vefatından sonra sakal-ı şerif kendisinde olanlar bu emanete muhabbetle sahip çıkmışlardır. Vefat ederlerken de aynı duygularla çocuklarına, sonra torunlarına intikal ettirmişlerdir. Sakal-ı şerif, Osmanlı devrinde büyük camilerde, saraylarda, köşklerde ve konaklarda kandil ve bayramlarda ziyarete açılırdı.

Her salavât-ı şerife bir bağ

Peygamberimize mübarek günlerde ve sair zamanlarda salat-ü selâm okuruz. Bunu o kadar yaygın okuruz ki onun isimlerinden birinin söylenmesi… Bu, aynı zamanda, Rasulullaha bağlılık göstergesidir. Ona sunduğumuz birer hediyedir. Bu hediyeyi bizzat Hazreti Allah; “Muhakkak Allah ve melekleri Peygambere hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona çokça salavat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” ayetinde buyurmaktdadır.

Peygamberimize salavat okunduğunda aynı zamanda onunla şöyle bir irtibat kurulmuştur. “Yarabbi! Rasul-i Ekrem’in nâmını şânını hem dünya hem de ahirette yüce kıl. Onun getirdiği İslam dinini bütün cihana yay. Ve bu dini dünya durdukça yaşat. Ona ahirette ümmetine şefaat etme hakkı ver. Ve kendisine sayısız ihsanda bulun.”

Emânât-ı mukaddesenin muhafazası

Emânât-ı Mukaddese; Peygamberimizden ve geçmiş peygamberlerden, ehl-i beyt, sahabe ve İslam büyüklerinden intikal eden mübarek eşyalar hakkında kullanılan bir tabirdir.

Tarih boyunca Hicaz bölgesine hükmeden İslam devletleri, mukaddes emanetlerin korunmasına büyük dikkat göstermiştir. Bu bölgenin yönetimi Hulefa-i Raşidin’den Emevîler’e, Emevîler’den Abbasîler’e geçmiştir. Mısır, Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilince (1516-1517) burada ve Mekke-Hicaz emirliği hazinesinde korunan mukaddes emanetlerin bir kısmı İstanbul’a sevk edilmiştir.

Kutsal emanetler bugün hala İstanbul’da muhafaza edilmektedir. Bu emanetler arasında Peygamber Efendimiz’in Kaside-i Bürde şairi Ka’b B. Züheyr’e hediye ettiği hırkası da vardır. Peygamberimizin hırkasına nispetle bu daireye Hırka-i Saadet denilmiştir.

Ehl-i beyt sevgisi

Hazreti Hasan Efendimizin soyundan gelenlere Şerif, Hazreti Hüseyin Efendimizin soyundan gelenlere ise, Seyyid denir. Ve bu soylardan gelenlerin ahlakları temiz, şerefleri yücedir. Seyyidlerin ve Şeriflerin tarih boyunca şecereleri tutulmuştur. Milletimiz tarafından bu soylardan gelenlere tarih boyunca derin bir saygı ve hürmet gösterilmiştir.

Her “gül”de o hatırlanır

Sadece isimler değil bazı semboller de Peygamberimizi hatırlatır. Gül, Peygamberimizin remzidir, sembolüdür. Onun için Anadolu kültüründe gül bitkisine özel önem verilir, gül koklandıktan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e salâvat okunur. Peygamberimiz (s.a.v.)’e olan sevginin ve bağlılığın bir başka nişanesi olarak Peygamberimizin hanım ve kızlarının isimlerinin verilmesi de bu güzelliğin bir başka cihetidir. Emine, Hatice, Ayşe, Fatma, Zeynep, Rukiye, Gülsüm gibi isimler bunlardan bazısıdır.

Onu hatırlamanın bir yolu da isim kültürü

“Muhammed” (s.a.v) ismine atfen çocuklarına “Mehemmed” o da zamanla “Mehmed” ismi haline gelmiştir. Bu, Peygamberimiz’ (s.a.v.)’e duyulan sevginin, ince nezaketin başka bir ifadesidir.

Peygamber Efendimiz’in bir diğer ismi de Mustafa’dır. Muhammed (s.a.v)’in Mehmed’e dönüştüğü gibi Mustafa ismi de ecdadımız tarafından hürmeten değiştirilerek kullanılmıştır. Bilhassa İstanbullular Mustafa ismini “Mustâ” olarak söylemişlerdir. “Koca Mustâpaşa” şiiri buna güzel bir misaldir.

Surre Alayları”nın hicaz bölgesine gönderilmesi

Surre Alayları, Osmanlı devletinde, her yıl Recep ayı geldiğinde, büyük bir aşk ve hürmetle İstanbul’dan Harameyn’e gönderilen hizmet alayıdır. Bu hizmet alayı; beldenin ileri gelenlerinden en yoksullarına varıncaya kadar, hac mevsiminde dağıtılmak üzere, kıymetli hediyelerin gönderilmesinden oluşurdu. Buna “surre” denirdi. Surreyi götüren özel birliklere de Surre Alayları denmekteydi. Bu alaylarının hazırlanması, yola çıkarılması, yolculuğu, karşılanması ve dağıtımı yüzyıllarca, derin bir tazim ve hürmetle yapılmıştır.

Alay için çok özel bir şekilde titizlikle seçilen ve süslenen gösterişli Surre devesi bulunurdu. Bu deve, Kâbe’nin yeni örtüsü ile Harameyn’e gidecek kıymetli hediyeleri taşırdı. Ayrıca bu deve hizmetinin büyüklüğünden dolayı edeben yaşadığı müddetçe yük taşımada kullanılmazdı. Alayda, Harameyn halkının, Mekke şerifinin ve diğer vazifelilerin listesi vardı. Burada dağıtılacak kıymetli hediyeler ve bu hediyelerin kimlere ne kadar verileceğine dair bir liste bulunurdu. Recep ayının 12. günü gelince İstanbul bambaşka bir aleme bürünürdü. Halk, Surre alaylarının geçeceği yollar üzerinde toplanır, gözyaşları ile Harameyn’e selamlar gönderirdi. Surre alayının Saraydan çıkışı esnasında müezzinlerin okudukları Kur’ân-ı Kerîm, na’t, tekbir, tehlil ve salavatlar eşliğinde, kafile İstanbul sokaklarını şenlendirirdi.

Alayın geçeceği yol güzergâhındaki Anadolu şehirlerinde de İstanbul’daki gibi heyecan yaşanırdı. Halk, kafileyi hasretle karşılar, hazırladıkları hediyelerini Faraşet denilen özel çantalarda Surre eminine teslim ederlerdi. Bu hediye çantaları itina ile korunarak, Kabe’de ve Ravza-i Mutahhara’da hizmet ve dua eden gariplere dağıtılırdı. Aynı çantalar, Surre Alayı geri döndüğünde sahiplerine teslim edilir ve içinden, zemzem, hurma, kına, yüzük, Medine toprağı gibi hediyeler çıkardı.

Nakîbu-l-Eşraflık müessesesi

Osmanlılar, Nakibu-l-Eşraflık adlı bir memuriyet ihdas etmişlerdi. Bu makam, Müftiyyu’l-Enam ve Şeyhü’l-İslam’dan sonraki en yüksek makam olarak telakki edilirdi. Seyyid ve Şerifler halk arasında Emir olarak bilinirlerdi. Nakîbu-l Eşraf’ın yanında Şecere-i Mutayyıbe adında Seyyid ve Şeriflerin kayıtlı olduğu bir de defter olurdu. Peygamberimizin nesebi bu defterle korunmaya çalışılırdı. Osmanlı devlet düzeninin bozulmaya başlamasından bu müessese de payını almış ve çoğu kimse uydurma şecerelerle kendilerini bu deftere kaydettirmişlerdir. Günümüzde nesebi Peygamberimize inkıtaya uğramadan ulaşanlar olmakla birlikte kendilerini seyyid ve şerif olarak tanıtanlara da rastlanmaktadır.

Mevlid kültürü

Tezkire sahibi Latifi, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i için şunları söylemektedir. “Bu fakir yüz kadar Mevlid kitabını görüp tetkik ettim. Hiçbirinde bu yakıcılığı, sıcaklığı ve samimiyeti bulamadım. Bu derece şöhrete hiçbiri erişemedi, ve insanlar arasında bu derece hüsnü kabul, itibar ve şöhret kazanamadı.”

Peygamber aşkıyla dopdolu olan Mevlid-i Şerif, milletimiz tarafından çok beğenilmiştir. Yapılan her türlü merasimlerde Onun vasıflarını ve değerini yeniden hatırlamak maksadıyla okutulmaktadır. Bu vesileyle Peygamberimize olan sevgi ve muhabbet memleketimizde okulu olmadan öğrenilen bir eğitim haline gelmiştir. Manzum tarzda yazılmış bu eser, Tevhit, Münacat, Veladet, Mucizat, Miraç, Vefat ve Dua kısımlarından oluşmaktadır.

Mevlid olarak bilinen Vesiletü’n Necat isimli bu manzum eserin yazılış hikayesi dikkate şayandır. Bugün de olduğu gibi her devirde Peygamberimizin diğer Peygamberlerle aynı vasıflarda olduğunu iddia edenler olmuştur. Onlardan biri de Mevlid’in yazılış döneminde yaşayan İranlı bir vaizdir. Bu vaiz Bursa’da Peygamber Efendimiz’le diğer peygamberler arasında fazilet yönünden bir üstünlüğün olmadığını iddia etmekteymiş. Bunun üzerine Bursa/Ulucamii imamı arif, alim, fazıl ve zarif kişiliğiyle bilinen Süleyman Çelebi, Peygamberimizin üstünlüğünü anlatmak maksadıyla yazdığı ve satır satır Peygamberimizin faziletini ve ona olan sevgisini işlediği bu eseri kaleme almıştır.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu