Hikaye ve Günlükler

Recai Bey’in Baskını

Pencerenin önündeydim, yazı yazıyordum. Recai Bey bir göründü bir kayboldu. Karşıdaki bakkala girmiş olmalıydı. Ahşap görünümlü plastik pencereden gözüktüğü kadarıyla arada sokağa da bakarım. Bazen kara bir kedi usul usul geçer gözümün önünden, bazen soluk soluğa kalmış yorgun bir emekli, bazen de elindeki poşetlerle temiz giyimli bir memur. Çerçeveden çıktı mı kimseyi takip etmem. illa görmek için eğilip aşağı sarkmam. Hem zaten yazmaktan fırsat mı kalıyor. Ama Recai Bey için pencereyi de açtım. Başımı dışarıya uzattım. Bakkaldan çıkışını kaçırmamak için yaptım bunu. Görür görmez de hemen el salladım. “Recai Bey, bir çayımı için.”

Recai Bey, kendi tabiriyle Te-Cim-Dal-Dal (TCDD)’den mütekait, müzmin bekâr, yalnız bir adamdır. Babasını tevellüdünden evvel kaybetmiş, annesini ise askerdeyken. Yaşının hesabını pek tutmaz. Altmışı henüz geçmiş. Mektep nedir görmemiştir amma elif cüzünden, emsileden, binadan haberdardır. Okumayı pek sever, tek başına yaşadığı evinin bir odası lebalep kitaplarla doludur. Mahallemizin üç dönem muhtarıdır.

Kendisini içeri buyur ettikten sonra ikimize de birer tavşankanı doldurup getirdim. Şekerini karıştırırken masamı inceliyordu. “Yine mi hikâye yazıyorsun?” diye sordu. “Evet” der gibi başımı salladım. Uzun zamandır görüşemediğimizin derdiyle başlayan muhabbetimiz,

mahallenin meseleleriyle, caminin tadilatıyla devam etti. Bu esnada üçer bardak çayı yuvarlayıvermiştik. Çaydanlıkta dem kalmadığından dördüncüleri nasıl çıkaracağımı düşünürken tecrübesiyle ve anlayışıyla beni mahcup olmaktan kurtardı. Kaymakamlığa uğrayacağını söyleyip, müsaade istedi. Çıkarken “Sen de gel istersen” dedi. “Hem hava almış olursun.” Masama baktım, kâğıt ve kalemimle göz göze geldim. Hava alsam daha iyi olacak gibiydi.

Recai Bey, bir taraftan bana bir şey anlatmaya çalışıyor, diğer taraftan ise her esnafa ayrı ayrı selam veriyor, ayaküstü hatırlarını soruyordu. Manavın oğlunun ameliyatından, berberin yeni getirttiği saç şampuanlarına, köşedeki tatlıcının şeker fiyatlarına isyanından, üçüncü kattan aşağı sepet sarkıtan teyzenin, kapı önündeki kedilerine kadar herkesin ne yaptığından da haberdardı. ilk fırsatta “Hayırdır Recai Bey, kaymakamlıkta ne işiniz var?” diye sordum. “Mahallede yardıma muhtaçlar var ya” dedi. “Yardım almaları için isimlerini kaymakamlığa bildireceğim. işte listesi de burada.”

“Buradan hikâye çıkar mı?” gözüyle baktığım yerlere Recai Bey bol bol selam dağıtmaya devam ediyordu. Hikâyeyi düşünürken dalmışım. Beni kolumdan yakaladı, kenara çekti. Ne olduğunu anlamadığım yüzümden belli olacak ki “Görüyor musun?” dedi. Yarısı açık bir kapıyı işaret ediyordu. içeri baktım. Duvarlara yüzleri dönük bir sürü adam öylece sandalyelerinde oturuyorlardı. Recai Bey’e döndüm “Ne olmuş” der gibi başımı salladım. “Onca adam var; ama hiç ses yok baksana.” dedi. Hakikaten de çıt çıkmıyordu. Tam “Neresi burası” diye soracaktım, kapıdaki at resimlerini gördüm. Beraberce içeriye girdik.

ilk tahlilde at yarışı bayisinden çok, sessizliği ile okuma salonu yahut kütüphaneyi andıran bu dükkân, gayet güzel tasarlanmıştı. Dört duvarda yirmi dört saat at yarışlarını yayınlayan, dev televizyonlar vardı. Ortada güzel bir sehpanın üzerinde ise güzelliğiyle göz kamaştıran kocaman bir çiçek. Herkesin elinde kalem ve gazete. Ders çalışmaktan farksız bir haldeydiler. Recai Bey’in yüzü düşmüş, morali bozulmuştu. Derken televizyondan gelen bir anons ile o sessizlik yerini önce ayaklanmaya, sonra bağırış ve çığırışa en sonunda ise kendini paralamaya bırakmıştı. Sükûnet tekrar sağlanınca Recai Bey hareketlendi. Yaramaz öğrencisinin yanına doğru kızgın bir şekilde giden ilkokul öğretmeni gibi hızlı adımlarla arkası dönük adamlardan birinin yanına gitti. Kulağından tuttu,
kapının dışına kadar götürdü. Onu bırakınca bir başkasını, onu da bırakınca bir başkasını daha… Tam beş tane adamı kapının önüne dizdi. işletme sahibi ile diğer adamların bu durumu ses çıkarmadan izlemelerini anlayabiliyordum. Evet, ilginçti, ama bu beş tane iri yarı, saçlı sakallı adamın başlarını önlerine eğip kuzu gibi bekleyişlerini bir türlü anlayamıyordum.

Recai Bey az önce bana gösterdiği kâğıdı cebinden çıkardı. Bu beş kişiye de gösterdi. Mesele yavaş yavaş anlaşılmıştı. Muhtar, kâğıtta yazılanların tamamen görüldüğüne kanaat getirince kâğıdı herkesin gözü önünde yırtıp attı. Bana döndü, “Hadi, gidiyoruz.”

Bizden sonra adamlar ne yaptılar bilmiyorum. Herhalde daha fazla duramamışlardır orada. Dönüş yolunda, gelirken herkese selam veren Recai Bey’den eser yoktu. Yürürken ayak uçlarına bakıyor, her adımında parke taşlarının çizgilerine basmamaya çalışıyordu. Başı kalabalık bir piyangocunun yanından geçtik. Sonra içerisi tıklım tıklım kalabalık olan bir futbol bahis dükkânının kapısının önünden. Recai Bey dayanamayıp bana döndü. “O beş tane adamın neden kuzu gibi bana karşı gelmediklerini merak ediyorsun değil mi?” dedi. “Sen sormadan ben söyleyeyim. O beşi de geçen hafta içi bana uğramış, kaymakamlığın gıda yardımlarını almak istemediklerini, onun yerine nakdi yardım alabilip alamayacaklarını sormuşlardı. Ben de şu kış günü elektriğiydi, doğalgazıydı belki dara düşerler diye ayni yardımları nakdiye çevirmek için kaymakamlığa konuşmaya gidiyordum.” Kendimi tutamadım yangına körükle gittim. “Demek sizin para yardımı atlara nal, jokerlere çizme, hayal satın alanların cebine ikramiye olacakmış.” dedim. Keşke demeseydim. Alaca karanlıkta tam seçemedim ama sanırım Recai Bey’in gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü, bıyıklarına karıştı. Benim sokağa gelince yüzüme bile bakmadan “Haydi git, hikâyene kaldığın yerden devam et” deyişi de bundandı galiba.

Masam, sandalyem kâğıt ve kalemim beni bıraktığım şekilde bekliyorlardı. Yine geçtim pencerenin önüne.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı