İnsanSeyahat

Rüya ve Takatin Zirvesi

İki Çocuk Bir Umre

Efendimiz’in (s.a.v.) çocukluğunun geçtiği Beni Saad köyüne geçtik. Burası Taif’e 60 km uzaklıktaydı. Otobüsten inince bir alanda toplandık. Rehberimiz burada Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sütannesi Hazreti Halime annemizin evinin olduğunu söyledi. Sonra onun Efendimiz’i (s.a.v.) gelip Mekke’den buraya getiriş hikayesini anlattı. “Şu gördüğünüz her yerde Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek minik ayaklarının izi var.” deyişi hepimizi can evinden vurdu.

Kâbe-i Muazzama’yı özlemiştim, yatsıya da yetişemeyecek gibi görünüyordum. Eşim “Ece ile ilgilenirim.” dedi. Ama Büşra “Ben de gelmek istiyorum baba Kabe’ye” dedi. Tek başıma tavaf yapacak, kendi kendime kalacaktım. “Götürsen iyi olur”, dedi eşim. “Çünkü sabahtan beri gideceğim, deyip duruyor. Hatta öğlen uykusundan sonra uyanır uyanmaz etrafına bakındı, hani neredeler az önce buradaydılar.” dedi. Kim nerede kızım, dedim. “Peygamberimiz’in çocukları.” diye cevap verdi. Ciddi ciddi arıyordu etrafında. Sanırım rüya görmüş. O sırada Büşra, baba beni de götür, diye araya girdi. Birlikte yola düştük.

Yolda bazen kucağıma aldım bazen yürüdük. Bana dedi ki, “Baba doğum günüme kimi çağıracağım biliyor musun?” Kimi çağıracaksın kızım, dedim. Peygamberimizin çocuklarını, dedi. Tebessümle hayret arasında içim bir tuhaf oldu. Acaba rüyasında gerçekten “Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) çocuklarını mı gördü?” diye düşündüm. Namaza yetişemedik; ama yolda yakaladık. Namaz esnasında sokaklarda caddelerde saf tutanlarla birlikte son iki rekata biz de katıldık. Seccademizin üstüne ikimiz de sığmıştık. Namazdan sonra Kâbe-i Muazzama’yı en iyi görebileceğimiz yere geçtik. Çok kalmadan da geri döndük. Ece uyuyordu. Ateşi hâlâ düşmemişti.

Sabaha kadar Ece’nin ateşinin düşeceğini düşünüyordum. Gece yarısı ilacını verirken sabah kahvaltıdan sonra Taif’e gidenlerin peşine takılırız diyordum içimden. Sabah namazına yine tek gitmek zorunda kaldım. Ne yazık ki Büşra da öksürüyordu. Sabaha kadar saatte bir ağlayarak uyanmış, geri zor uyumuştu. Moral bozukluğu ile kahvaltıyı yaptım. Aslında çok da bir şey yemedim. Çocuklar hastayken ikisini de eşime bırakıp Taif’e gitmeyi göze alamadım. Odaya çıktım. Eşime, Taif’e isterse kendisinin gidebileceğini, benim kızlarla kalacağımı söyledim. Biliyordum, kendisi de gitmek istiyordu ama kızları bu halde bırakıp giderse aklının burada kalacağını düşünüyordu. Sen git, dedi. “Ben bakarım kızlara. İçin rahat olsun. Gerekirse yine doktora götürürüm.” Tamam, dedim mecburen. Bir daha nasip olur muydu, bilemezdim.

Grup rehberine ulaştım. Dün adımı yazdırmadım ama yer varsa gelmek istiyorum, dedim. Varmış. Gelirken ihramını da yanına al dönüşte umreye niyetleneceğiz, dedi. Sevine sevine hazırlanıp koştum aşağıya. Taif, Mekke-i Mükerreme’ye 120 kilometre uzaklıktaydı. Efendimiz’e (s.a.v.) orada taşla eza verildiğini biliyordum. Yanında Zeyd bin Haris (r.a.) vardı. Bütün bilgim buydu. Taif yolu, salavatlar, tilavetler ve tehlillerle geçti. Rehberimiz bizi Abdullah bin Abbas mescidinde bekliyordu.

Taşla eza verildiğini anlattı. Nereye sığındığını, söyledi. Şimdi oraya gideceğiz, dedi. İki rekat tahiyyetü’l-mescid namazının ardından Efendimiz’i (s.a.v.) misafir eden o bahçeye doğru yola çıktık. Dar bir sokakta idi bu nokta. Rehberimiz anlatmaya devam etti. Oracıkta iman eden Haddas’tan bahsetti. Oradan da uzaklaştırılan Efendimiz’in (s.a.v.) artık takatinin zirveye çıktığı noktaya geçtik ardından. Dualarımızı gözyaşlarıyla ettik.

Taif, Hazreti İbrahim’in (a.s) duası, yeşil dokusuyla,  her türlü meyve ve sebzenin yetişmesi ile şöhret bulmuştu. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.)  çocukluğunun geçtiği Beni Saad köyüne geçtik. Burası Taif’e 60 km uzaklıktaydı. Otobüsten inince bir alanda toplandık. Rehberimiz burada Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) sütannesi Hazreti Halime annemizin evinin olduğunu söyledi. Sonra onun Efendimiz’i (s.a.v.) gelip Mekke’den buraya getiriş hikayesini anlattı. “Şu gördüğünüz her yerde Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek minik ayaklarının izi var.” deyişi hepimizi can evinden vurdu.

Mekke’ye dönüş yolunda mikat mahalline uğrayıp ihramları giydik. Umreye niyetlendik. Mescid-i Haram’a gitmeden önce odaya uğrayıp kızlara bakmak istedim. Eşim ve kızlar odada yoktu. Acaba doktora mı gittiler, yoksa kızlar daha mı kötüleşti, diye düşünerek yemekhaneye indim. Orada buldum kızları. Ateşi hâlâ düşmemişti. Gün içinde yine doktora gitmişler, ilaçları değiştirmişlerdi. İçimden, iyi oldularsa Mescid-i Haram’a birlikte gider, ben tavaf-say yaparken onlar da kadınlar tarafında namaz kılar, Kur’ân-ı Kerîm okurlar, beni beklerler, diye düşünüyordum. Nasip olmadı yine yalnız düştüm Kabe’nin yollarına. Bir buçuk saatte umreyi bitirip otele döndüm.

Ece’nin ateşi biraz düşmeye meyillenmişti sanki. İlaçları zamanında vermek üzere saatleri kurup yattık. Hem Taif’in hem de umrenin tatlı yorgunluğu ile tatlı bir uykuya dalmışım. Sabah grup rehberimizin oda telefonumuzu aramasıyla uyandım. “Hadi Mescid-i Haram’a gidiyoruz, saat 04.00.” diyordu. Geliyorum, deyip Ece’nin ateşini kontrol ettim. Düşmüş gibiydi. Eşimi uyandırdım. Ateşini ölçtü. Hakikaten de neredeyse kalmamıştı. Demek iyileşiyordu. Şükrettim. Namaza tek başıma gitsem de içim rahattı.

Yolda minibüse binerken sıramı güzelce bekledim. Karşılaştığım birkaç hacı amcaya selam verdim. Zemzem görevlilerinin avuçlarına birkaç sadaka sıkıştırdım. Cebimden dua isteyenlerin listesini çıkardım. Uzun uzun dua ettim, Kâbe-i Muazzama’nın karşısında. Mescidden dönerken otelin servisine binmedim. Yürümeyi tercih ettim. Yolda kendi kendime “Ne olursa olsun öğle namazına ailecek mescidi haramda olmalıyız.” dedim. Hem belki hava almak kızlara iyi gelebilir.

Kahvaltıda eşime mesaj yazdım. “Kahvaltı sonrası öğle namazı için 11 gibi çıkalım.” Otelde internet çektiği için whatsapp üzerinden mesajlaşabiliyorduk. Aslında Türkiye’den gelirken operatörümden 25 liraya 500 dakika yurtdışı konuşma hakkı satın almıştım; ama Medine-i Münevvere’de çeken telefonum Mekke-i Mükerreme’de çekmez olmuştu. Doğrusunu söylemek gerekirse, 15 gün boyunca hayattan kopmak ve kimse tarafından rahatsız edilmek istemiyordum. Sadece konuşma paketi almıştım. O da eşim ile aynı zamanda dışarıda olursak birbirimizle haberleşebilelim diye. Elimde olsa otelin internetini de kullanmayacak, tam bir inziva hali yaşayacaktım. Anne, babam ve arkadaşlar haber bekliyor, konuşmasak bile mesaj yazmamızı bekliyorlardı. Eşim tamam, diyerek cevap verdi mesajıma. Böylece az ateşi olsa da düştük Mescid-i Haram yoluna.

Kızlar el ele önümüzde yürüyorlardı. İlaçları sırt çantamızdaydı. Namazın ardından yaşlıların ve ailelerin tavaf yaptığı bölüme çıkmayı tercih ettik. Ilık bir hava vardı, çocuklar için uygundu. Başladık tavafa. Dualar, tehliller, tekbirlerle tavafı tamamladık Kâbe-i Muazzama’nın etrafında.

Yorulduğumuzda oturduk bir kenara dinlendik. Yanımızda getirdiğimiz meyveleri yedi çocuklar. Böylece ikindi namazını da Mescid-i Haram’da kılmış olduk. Ben biraz daha tavaf yapmak, akşam namazını da kıldıktan sonra otele dönmeyi istedim. Çocukların durumu da fena görünmüyordu. Eşim de kalmak istiyordu. Kaç gündür çocuklarla otel odasında sıkışıp kalmış, Kâbe-i Muazzama’yı özlemişti. Ara sıra Kâbe’ye bakıp bakıp gözyaşları döküyordu. Sanki bir daha gelemeyeceğim sanmıştım, diyordu bana.

Belki yatsıya da kalabilirdik ki, insan burada hiçbir vakti kaçırmak, otelde ya da başka bir yerde namaz kılmak istemiyordu, ama çocuklar yorulmuştu. Üstelik acıkmışlardı. Onları daha fazla yormamak,  cumartesi günkü umre için enerji toplamalarını temin etmek istiyordum. Otele döndük. Yemekten sonra yatsı için geri döndüm. Geldiğimde kızlar çoktan uyumuştu. Ece’nin ateşi dinmiş, Büşra’nın öksürüğü seyrelmişti. Ertesi gün cumaydı. “Sabah namazına gitsek mi?” dedim eşime. Çocuklar bir gün daha dinlenseler iyi olur, cumartesi günkü umreyi kaçırmak istemiyorum, dedi. Tamam, dedim ve sabah namazına kalkmak üzere uyudum.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı