İnsanMedya

Sanal Medyada Öfke Girdabı

“Öfkenin bulaşıcılığının, vebadan daha hızlı ve tesirli olduğunu biliyor muydunuz?”

İster sosyal, ister davranış deneyi olsun çoğu insan, kendisi ve duyguları üzerinde deney yapılmasından hoşlanmaz. Ruhun çimdiklenmesi bedeninkinden daha rahatsız edicidir. Ne var ki duygular üzerinde çalışanlar, yaptıkları deneyleri, gönül kırıcı davranış olarak nitelendirmez, aksine büyük başarı için küçük vasıta görürler. Bir kişi ve grup üzerinde yapılan davranış deneylerinde, grup üzerinden elde edilen sonuçlar kaydedilir, sonrasında iyi ve kötü niyetli kullanıcıların istifadesine sunulur.

Bu deneylerden ikisi insanların sosyal medyada paylaşılan, söz ve resimlerle öfke girdabına nasıl çekilebildiklerini gösterir. Bunlardan ilki “bulaşma takıntısı” ikincisi “bulaşıcı korku hastalığı”dır. Buyurun ilki, bulaşma takıntısıyla başlayalım:

Mukaddesât, hedef tahtasına konulduğunda…

Paul Rozin ve araştırma ekibi, deneylerine katılmak isteyenler için ilana çıkarlar. Ve bu kişilerden, çok sevdikleri yakınlarından birisinin fotoğrafını da yanlarında getirmelerini isterler. Gelen katılımcıların elinden alınan fotoğraflar, hedef tahtasının ortasına yerleştirilir. Katılımcılardan sevdiği kişinin fotoğrafı olan tahtaya, dart okları atmaları istenir. Oklar resme denk geldiğinde resimdeki sevdiğiniz kişinin canı yanmaz ki! Ancak katılımcıların fotoğraftaki yakınlarına olan hissiyatları, onların atışlarını etkilemiştir. Çünkü bu birinci grup, boş bir nişan tahtasına hedef alan ikinci gruba göre çok daha kötü isabet sonuçları elde etmişlerdir.

Bu birinci deney insanların sevdikleri, inandıkları, kendileri ile bağ kurdukları kişilere derinden bir bağlılık duydukları ve bu bağlılığın davranışlarına tesir ettiğini ortaya koymaktadır. Bu deney sosyal medyada şu şekilde karşımıza çıkmaktadır: “Kişinin sevdiği birinin hatırasına hürmet etmesi onu davranış göstermeye sevk edecektir. Yuvasından çıkarmak, paylaşım ve yorum yaptırmak istediğimiz insanların sevdiği kişileri onlar için, onlara karşı kullanabiliriz.”

Sevdiği birinin, mukaddes saydıklarının, kişinin davranışına etki etmesi, istenilen bir durumdur. Buradaki istenilmeyen şey ise mukaddesatın hedef tahtasına bilinçli olarak konulmasıdır. Kişinin sevdiği birinin ya da mukaddes bildiklerinin sosyal medyada yer alması, kötü niyetli kişiler tarafından davranışlarının yönlendirilmek istendiğine işaret eder. Böyle durumla karşı karşıya kalanların hemen oradan uzaklaşmaları, olumlu ya da olumsuz davranış göstermemeleri en doğru yol olacaktır.

Kendi korkularını başkalarına satma işi

Birincide sevgi, davranışa tesir ediyordu. Şimdiki deney ise korkunun davranışı etkilediğine misaldir. Bu ikincisi, aslında kurgulanmış bir deneyin ürünü değildir. 1998 yılında yaşanan bir hadisenin sonucunda, haberi okuyan bilim adamları bunu veri olarak kullanabileceklerini düşünürler. Tennessee’deki lisede bir öğretmen, önce sınıfında keskin bir kokudan şikayet eder, sonrasında da mide bulantısı, nefes darlığı, baş dönmesi ve baş ağrısı gibi sebeplerden şikayet ederek hastalanır. Hemen arkasından da sınıfındaki bazı öğrenciler benzer şikayetlerle doktora başvururlar. Çok sürmeden bütün okulda, onlarca öğrenci hastanelere koşar.

Okul binası, itfaiyeciler, ambulanslar ve polis kordonu altına alınır. Şikayetçi olan hastalar acil servis odasına alınır. 80 öğrenci ve 19 personel tedavi edilir, 2-3 gece hastanede yatanlar bile vardır. Geniş bir araştırma yapılmasına rağmen salgını başlatan gizemli toksik gaz bulunamaz. Kan testlerinde de zararlı bileşik belirtisi çıkmaz. Sonunda anlaşılır ki, gerçek bir zehirlenme yoktur. Zehirlenme korkusu yayılmıştır ve bütün sonraki şikayetçilerin şikayeti baş ağrısı, nefes darlığı, bulantı yaşamaların sebebi, ilk kişinin yaydığı korkudur.

Bu hadisede enfeksiyon korkusu, hastalığın kendisi kadar tesirini göstermiştir. Virüs korkusu endişesi “kitlesel psikojenik hastalık”, öğrencileri ve personeli, etraflarındakilerin davranışlarına dayanarak, korkmalarına ve bunu da hastalık olarak bünyelerinde açığa çıkarmalarına sebep olmuştur.

Sosyal medyada, tweetler hashtaglar, başkalarının korkularını toplumun geneline hastalık olarak yaşatmak için son derece uygun bir zemin sunar. Buralardan etkilenmek istemeyen kişiler şunu bilmelidir ki bataklıkta gezen, bataklıktan etkilenir. O yüzden temiz bir çevre kurgulayıp sürekli temiz alanda kalmaya çalışmak en iyisi olacaktır. Çünkü gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmaksızın, tehdit edici ya da pozitif bir uyaranla karşılaştığımızda, tepki veririz. Bu, yaratılışımızda olan bir durumdur. Hipokampustaki hafızamız daha sonra o olayla yeniden karşılaştığımızda, ilk karşılaştığımızda hissettiğimizle bir ilişki kurar. Sürekli kirli alanda kalanların girdaptan kurtulamamasının sebebi de budur. Temiz alanda kalmayı öğrenenlerin ilk karşılaştıkları şey de temizdir, sonrakiler de bu temiz üzerine inşa edilir.

Kimyâ-i Saâdet’te, insan çözümlemesi

Yapılan bu deneyleri okudukça, sosyal medya üzerinden öfke, sevgi ya da korku patlamasını ortaya çıkaran paylaşımları gördükçe, insanın karamsarlığı artıyor. “Acaba ben de mi kontrolümü kaybediyorum?” diye düşünüyor. Sosyal medyanın insanı korku dehlizlerinde boğan, öfke girdaplarına çeken yönüne karşı, Kimyâ-i Saâdet’teki insanı anlatan şu bölüm kurtarıcı olabilir.

“Kalbin askerleri ve düşmanları sayısızdır. Maksadımızı bir örnek vererek anlatmaya çalışacağız. İnsanoğlunun vücudu muazzam bir şehre benzer. El ve ayaklar, şehrin zanaatkârları; şehvet, maliye müdürü; öfke, emniyet müdürüdür. Şehrin padişahı kalp, veziri ise akıldır. Şehrin onarımı ve korunması için padişahın halka ihtiyacı olduğu gibi, kalp padişahının da bunlara ihtiyacı vardır. Ancak bunlarla vücut ülkesi memur ve ordusu muzaffer olur.

Ancak şehvet haraç düşkünü, bozguncu, yalancı ve kötü huyludur. Vezir ne emir verirse, onun aksini yapmaya çalışır. Daima memlekette bulunan bütün malları alıp toplamak ister. Emniyet müdürüne benzettiğimiz öfke ise, kızgın ve saygısızdır. Devamlı bozmak, asmak, yıkmak ve yakmak ister.

Padişah devamlı olarak vezirle (akılla) görüşürse, ona danışırsa, yalancı ve cimri olan maliye müdürüne, vezire karşı koymasın diye değer vermezse, onu küstahlıktan alıkoyması için emniyet müdürünü peşine takarsa ve emniyet müdürünü de yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse memlekette asayiş tam olur.

Böylece vatandaş memnun olur ve vücut ülkesinde Allah’a giden saadet yolu kapanmaz. Eğer tersi olursa yani akıl ve ruh mağlup olur ve şehvet ile öfke galip olursa memleket harap olur, vücut yıkıntıya döner, vatandaş şikayetçi olur ve padişah da perişan olur.”

Bunları okuduktan sonra gelin şimdi, geriye yaslanıp bugünkü sosyal medyayı gözden geçirelim. Şehvet ve öfke, sinir uçlarına dokunan paylaşımlar, insanı dehlizlerde boğuyor. Akıl ve ruhu devre dışı bırakıyor. Buralarda insanın sürekli tetikte olmasını gerektiriyor. En iyisi sinir uçlarına hiç dokundurmamak değil mi? Açıp bir sitede uzun uzun vakit geçirip sonra da bedendeki tahribatını onarmaya çalışmak, akıllı kişinin yapacağı şey olmasa gerek.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı