Hikaye ve Günlükler

Sarının İki Tonu

Üç yıl önce kurulan Uçan Kaplumbağalar Kulübü, yaz mevsiminin ilk toplantısını yapıyordu.

“Yazın tadını en çok kim çıkarır?”

“Denizde yüzenler, sahil de güneşlenenler mi?”

“Suya atılan karpuz kabukları da yüzüyor ve güneşleniyor. Daha başka bir şey veya başka birisi olmalı.”

“Tamam, o zaman soruyu değiştirelim. Yazın tadı en çok nasıl çıkar?”

Kumdan yaptığımız kalelerin ortasında, dalgaların ileri geri hareketi gibi bu soru gelip gidiyor aklıma ve cevabı düşünüyorum. Pembe flamingolu deniz balonları, bitmeyen mangal organizasyonları, sahil kenarında, hafif üşüten deniz esintisi eşliğinde geçen akşamlar. Bundan daha fazlası olmalı, diye düşünüyorum ve galiba cevabı buluyorum. “Sarının iki tonuyla…” diyorum. Bir kaç ay sonra da aynı cümleyi kurabileceğim. Fakat o zaman sarıların tonları daha derinleşmiş olacak.

“Sarının iki tonu mu? Nasıl yani?” diye sorular alıyorum. “Biri güneş” diyorum. Sonuçta güneş açmasa, deniz ısınmasa ve meyveler olgunlaşmasa yaz mevsimi olmaz. “Haklısın, peki diğeri?” O esnada elimdeki limonatadan bir yudum alıp bardağı gösteriyorum. “Diğeri de bu sıcakta içimizi ferahlatan Limonataaaaaaaa!” diye haykırıyorlar. Gözlerimi kapatıp limonatamın tadını hissediyorum.

Küçük bir tatil kasabasında yaşamaktan güzel ne var? Hiç bitmeyen yaz, hiç gitmeyen güneş, her gün yeni bir hikaye.

“Bu yaz, kulübümüzün kalkınma politikası nedir başkan?” Soruların ardı arkası kesilmiyor. Ah şu başkanlık, ne zor işmişsin.

Başkan olmak hiç kolay değil, hele de Uçan Kaplumbağalar Kulübü’nün başkanı olmak. Önce bir dizi sınavdan geçiyorsun. Bir parmak arası terlik ne kadar kullanılır? Sahilde en ayak basmamış yere havlu nasıl atılır? En güzel deniz kabukları nerededir? Sorular da sorular, cevap bekliyorlar. Bu da yetmezmiş gibi her yaz kalkınma politikası bulman gerekiyor. Sorumlulukların artıyor.

Güzel tarafları da var. Yediğimiz dondurmanın, gezdiğimiz mekânların haddi hesabı yok. Neyse ki bende de fikir çok. “Bu yaz, mandalina, portakal ve limonun en güzel hali olan Mapoli ile kalkınacağız.” diyorum ve üç meyveyle yapacağımız karışımı/kokteyli, tek nefeste anlatıveriyorum. Hemen kabul görüyor ve pazar araştırması başlıyor. “En çok turist nereye geliyor? Elbette yakamoz sahiline. O zaman tezgâhı oraya kurarız.” Satış tekniklerimizi konuşacağımız esnada gözetleme kulesinden inen kardeşim bağırıyor. “Şerife Senaa koş, annem çağırıyor, dayım gelmiş.”

Annemin bizim evden sahildeki çocuğunu çağırması imkânsız gözükebilir. Ama kulüp telsizinden birini anneme vermiştik. Neyse, şu an konumuz bu değil. Limonatamı kumsala fırlatıp tek nefeste koşuyorum.

“Başkan nereye?”

“Yıllık izin hakkımı kullanıyorum.”

Sardunyalarla bezeli bembeyaz evimize geldiğimde biliyorum ki dayımın gelmesi demek, sınırsız dondurma ve bir sürü hediye demek. Koşmamın, başkanlığı ve kulübü bir tarafa bırakmamın bir sebebi var. Fakat o da ne? Dayımın eli boş ve acelesi var. Annemle konuşuyorlar. Dayım heyecanla bir şeyler anlatıyor, annem pek de ilgili görünmüyor. Kapıya yaklaştığımda konuşmalarını duyuyorum.

“Bir yazlığına bari çocuğu gönder abla, dinini öğrensin. Kitabını öğrensin.”

“Kitap mı?”

Sesim konuşmalarını bölüyor. “Ne zamandır oradasın?” demesine fırsat vermeden koşup dayımın boynuna sarılıyorum. Kısa bir hasret gidermeden sonra dayım, anneme bakıyor. Annem, “Tamam, sor bakalım.” diyor. Dayım, “Benimle İstanbul’a gelmek ister misin?” diye soruyor. Ve işte hikaye burada başlıyor. Hani insanın hayatını değiştiren bazı anlar vardır ya. Bazen farkında oluruz bazen de farkında olmayız. Ben orada, begonvillerin ve sardunyaların ortasında, hayatımın değiştiğini ve bir daha eskisi gibi olmayacağını hissettim.

Hissimin neticesi olarak, annemin bütün engellemelerine rağmen, uçan kaplumbağalarla vedalaşıp en sevdiğim deniz kabuğumu yanıma aldım ve dayımın yanına koştum. 11 yaşındaki birisi için, biraz zor olmuştu. Ama bilirsiniz ki hayat, en iyisini bekleyip başına gelene şükretmektir. Hayat bazen bir espriye güler gibi, bazen bir ölünün arkasından ağlar gibidir. Ama çoğu zaman beklediğimizden ötesidir…

Ve şairane düşüncelerimi de sırt çantama katıp kasabadan ayrıldım. Benim için yepyeni günler başlamıştı.

Yengem, bana iki kitap hediye etmişti. İkisi de sarıydı. Biri ile harekeleri ve harfleri, diğeri ile halleri ve hareketleri öğreniyordum. Bütün yaz elimden düşmedi bu iki kitap.

İnsanın içinde bir yerlerde, hiç haberinin bile olmadığı boşluklar olur mu? Demek ki olurmuş. Varlığından haberdar bile olmadığı anlamlar olur mu? Demek ki o da olurmuş. Ve ben sarının en güzel iki tonuyla geçirdim yazımı. Yaz bittiğinde ve geri döndüğümde, kumdan kalelerin ortasında ve yazın son kulüp toplantısına yetiştiğimde “Yazın tadı en çok nasıl çıkartılır?” sorusuna yine “Sarının iki tonuyla” diye cevap verdim. Bu seferkiler güneşten daha aydınlık ve limonatadan daha ferahlatıcıydı, biliyorum. Çünkü hissettim.

Seneye kalkınma politikası olarak yine ve yeniden İstanbul’a gideceğiz, görebiliyorum…

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı