Gelenekten GeleceğeKültür Sanat

Sefer Yolunun Ustası Çizmecibaşı Mahmud Ağa

Keşşafnâme

Sefere çıkanlar kadar, hazırlayanlar da o yoldan nasibini alırdı. Tıpkı her fetih seferine çıkışta Fatih Sultan Mehmed Han’ın çizmelerini hazırlamak gibi…

Fatih Sultan Mehmed Han’ın bir çizmecibaşısı varmış. Sultan Fatih her ne zaman sefere çıkacak olsa Sultan Fatih’in çizmelerini hazırlarmış. O da Allah yolunda, din-i İslam uğrunda tozlanan ayaklardan, fetihten nasibini böyle alırmış. Dediler ki bu zat Kabataş’ta metfundur hem de tramvay yolunda, düştük yollara.

Yol, çok şey götürür bir yere. Söz konusu İstanbul ise çok şey götürmüştür ondan, tarihinden, mimarisinden ve de maneviyatından. Fethin ruhuna saygı duyan eserler korunabilmiş mi orası muamma; Ayasofya Camii’nden ölçü almak iktifa eder. Devam edelim.

Bağcılar’dan başlayıp Kabataş’ta biten tramvay yolunun ortasında kalan iki tane çınar ağacı vardır. İkisinin de Fatih Sultan Mehmet ile alakası kurulur.  Bahsettiğimiz çınar ağacı, Karaköy tarafından giderseniz Tophane’den sonra Kabataş durağına varmadan evvel belirir. Ya da Beşiktaş tarafından gelinir ise Kabataş İskelesi’nin hemen yakınında Taksim Kabataş Füniküler Hattı’nın oradadır.

İşte burada Sultan Fatih’in Çizmecibaşısı Mahmud Bedreddin Ağa’nın mezarı bulunur. Yolun ortasında çevrilmiş haliyle tek başına çınar ağacının altında ziyaretçisini bekler adeta. Efrafından vızır vızır arabalar geçse de kuşatılmış hafriyat içinde kalsa da yalnızlığına yoldaş arar.

Şehrin manevi mimarları

Yok edilmeye çalışıldıkça var olan bir gerçek: Şehirlerin en çok manevi imara ihtiyacı vardır. Medeniyetin yolu da buradan geçer, işte o seferde Çizmecibaşı Mahmut Ağa gibi sefere hazırlayanlar arasından nasibini almak lazım. Çünkü hiçbir şey tek başına ve tek seferlik değildi.

Kabataş’ın hemen sırtlarına Setüstü derlermiş, oturup oraya Çizmecibaşı Mahmut Ağa’nın mezarına bakıp manzarayı bir seyre durun. Kabataş İskelesi’ni yenileme projesi, metro hattı derken koskoca şantiyeye dönen etraf, savrulan toz duman ve ürkütücü geçişleriyle hafriyat kamyonları “Nerede yaşıyoruz?” dedirtiyor. İstanbul’a sadece  “taşı toprağı altın” gözüyle bakanlar belki de bu şehri hiç bitmeyecek gibi duran bir şantiyeye çevirdi. Toprağın üstünde kalana saygı göz ardı edilse de hiç olmazsa bu şehrin maneviyatla inşa edilmesine hizmet sunanlara biraz hürmet duvarı örülebilseydi. İşte Setüstü’nden Çizmecibaşı’nın kabri böyle görünüyor. Bir de burada Çizmecibaşı Mahmud Bedreddin Ağa’nın bir açık namazgâhı, bir mescidi, tekkesi varmış.

Tasavvuf ehli esnaflar

Hadîkatü’l-Cevâmi adlı eserde Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi, Mahmud Ağa’dan bahseder. “Zaviye-i mezbürenin kapusu pişgâhında medfundur.” der. Anlaşılıyor ki açık türbenin etrafında bir de tekke varmış. Tekke bu açık türbenin etrafındaymış.

Osmanlı’da bir mesleğe mensup her esnafın bir tekkesi vardı neredeyse. İşte bu Çizmeciler Tekkesi de Çizmeciler esnafının manevi bir sığınağıydı belki. Çünkü Osmanlı’da hemen hemen her insan bir tarikat ehli idi. Esnafından sanatkârına herkes usta-çırak metoduyla nefsini terbiye ederdi. Adeta birer terbiye ocağı idi. Bilinir ki, her esnafın dükkânında bir levha asılıydı:

“Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız, Hazreti………dir pirimiz üstadımız.”

Çeşmeye uzanan servi

Mezarın üstündeki çınar ağacı, adeta yan tarafındaki çeşmeye dal uzatır. Oraya kondurulmuş bu çeşme de “yol çalışmaları” neticesinde yerinden olmuş. Adına Hekimoğlu Ali Paşa Çeşmesi derler, Meclis-i Mebusan Caddesi üzerinde yer alır. Orijinal yeri sizin manzaraya baktığınız Setüstü’dür. Basamaklarla çıkılırmış çeşmeye. 1732 yılında, Hekimbaşı Nuh Efendi’nin oğlu Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa tarafından yaptırılmış. Beyoğlu, Galata, Tophane ve Fındıklı semtlerinin su ihtiyacını karşılayan Taksim Su Tesisleri’ne bağlıymış.

Nice hayrat sahibi kanallar ve suyolu ile bunları esas mecra ile birleştirerek cami ve mescitlere su sağlamışlar. 1958 yılında Meclisi Mebusan Caddesi açılırken Setüstü’nden alınarak İskele Meydanı’na taşımışlar. Her neyse ki çeşmenin denize bakan cephesinde, Seyyid Vehbi’ye ait, 1145/1732 tarihini gösteren üç kıtalık kitabe, caddeye bakan yüzünde Bursalı müderris Vakıf Mahmud Efendi’ye ait aynı tarihli altı kıtalık kitabesi, taşınma esnasında korunabilmiş. Yeni yerine taşındığında geniş saçaklı çatı örtüsü elden geçirilmiş. 1986-1987 yıllarında da kırmızı, mavi kalem işi süslemelerle bezenmiş.

Manzarayı seyreden iki gözümüz; yerinden koparılmış bu çeşme gibi kalpten sadece kafaya mı taşınmış, kurumuş veya kurutulmuş mudur? Serin çınar altında yatan bu mezara bir de karşıda duran çeşmeye bakarken aradan geçen tozlu yollar uzayıp gidiyor. Sefere çıkan Sultan Fatih’in çizmelerini hazırlayan zatın yardımcı olduğu ve nasibini aldığı İslam’a giden yollar da açılmaya devam ediyor.

Tramvay yolundaki ikinci çınar ağacının hikayesi ise gelecek yazıda…

BİR İZAH: Çizmecibaşı

Yeniçeri ocağının resmî lisanda “orducu” denilen sanatkârlardan çizme ve ayakkabı yapanların ustalarına verilen addır. Saray sanatkârları arasında ise çizmeci yerine “mûze dûzan” tabiri kullanılırdı. Mûze; Farsça çizme, dûz da dikmek mânasına gelen duhten mastarından dikici demektir.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı