Hikaye ve Günlükler

‘Şehir’den ‘Kent’e Göç Var

Kelimelerin Hikayesi

Mevsim, “Ayva sarı, nar kırmızı sonbahar.” Rüzgâr, yaprakları birer birer yere düşürüyor. İhtiyar amca, evin ön tarafına düşen kuru çınar yapraklarını her gün tek tek yerden topluyor, bir kenarda biriktiriyordu. Yapraklara bu kadar ihtimam ve itina göstermesini ise en küçük torununa anlatırken, “Çınar ağacının yaprağının şekli Arapça Allah lafzının yazılışına benzer. Kimse bu yapraklara basmasın, hürmetsizlik olur.” diyordu. Yıllardır şehirde yaşamış, o kültürde yetişmiş o kültür ile beraber köye yerleşmişti. Şehrin hakiki manası hayatına sirayet etmişti.

İhtiyar Amca, ekin-harman, meyve-sebze bütün kış hazırlıklarını ev hanesi ile hasat ederdi. “Ne varsa bu kara toprakta var.” derdi. Bereketli hasadın ardından göçler başlardı. O hasadı toplarken yapraklar, göçmen kuşlar ve talebeler yola koyulurdu. Çehrelere sonbaharın sarı soluk rengi çökerdi. Anneler çocuklarının çantasına dua, babalar da ceplerine bir miktar para koyarak ilim tahsili için şehre gönderirlerdi. Bu göç tablosunun en kesif yaşandığı en eski yerlerden biriydim ben. Yani, köydüm.

Köy olarak göçlerin yaşandığı sonbahar, hüznümdür benim. Şimdi kent diyorlar, yıllardır göç verdiğim şehirlere. Biz bütün köylerin hayali zaten şehir olmaktı. İhtiyar amca gibi hassasiyetleri olan insanların yaşadığı belde olmak.

Şimdi onların da sayısı azaldı. Çünkü insanlar şehre göç etmiyordu artık; ama kent kuruyorlardı. Bu kent, hep kendine yontuyordu, şehirleri işgal etmeye başlamıştı. Zahireler toplanıp şehre yolculuk başlayınca ben de şehre haber saldım, “Bu kent nereden zuhur etti diye?” yola koyuldum. Gördüm ki çoğu şehir kentleşmeye yüz tutmuştu. Şehirle dertleşmeye başladım. Sordum şehre “Bu taaccübe tezat binalar da ne oluyor. Senin ilk mana taşın nerededir?”

Şehir cevap verdi. “Fransızca borg, Yunanca polis, İngilizce city, site ve urban farklı dillerdeki adımdır. Lakin şehir ‘Kale ve surdan müteşekkil duvarlarla çevrili, rakamlarla nüfusu ifade edilen insan yerleşimleri’ gibi tariflerle hapsedilemez.

Aslım Arapça, Medine’dir benim. Medeniyet ile eşdeğerim. İslam’ın ilk şehri Medine, yani sistemleşmenin, bilginin ilmin medeniyetin ilk teşekkülüyüm. Medineleşmek, medenileşmekti sonra bütün şehirlere timsal oldu Medine. Hepsi birer ilim medeniyeti beşiği şehirler kuruldu: Bağdat, Şam, Horasan, Merv, Buhara, Konya, Bursa, İstanbul. Bu şehirler âlim yetiştirdi, medeniyeti geliştirdi. Şehirle birlikte yer adları kuruldu. ‘Alaşehir, Viranşehir, Nevşehir, Kırşehir, Suşehri, Gülşehri’ Bu arada şehir Farsça bir kelime; lakin lisanımıza o kadar yerleşmiştir ki söküp atmak kabil değildir.”

Köy, şehri görmenin heyecanı ile kentin ne olduğunu anlatmaya başladı:

“Kentin ilk manası benim. Yani, kentin ilk manası köy, kır, mezra demek. Tabi kendisinin Farsça’nın antik bir kolu olan Soğdça’dan geldiğini unutmuş olmalı. Kent, aramıza soğuk taş duvarlar gibi girdi. Benim şehir olma hayalime nasıl betondan setler çekti?”

Şehir meseleyi izaha koyuldu: “Öz Türkçe adı altında lisanı tahrip edenler, şehri Türkçe bir kelime zannettiler. Onun yerine Soğdça kent kelimesini gökdelenler gibi lisanımıza ikame etmeye çalıştılar. Kent kelimesinin şehirleri talan edişi işte bu lisanımız üzerinde taş üstünde taş koymama faaliyetleri esnasında peyda oldu.”

“Türkçe’nin ilk devrinde Türkistan coğrafyasında kent kullanılması normaldi. Azerbaycan’da köy için
‘Bunlar şehirlerimizin kentleridir.’ diye köy manasını muhafaza ediyor. Lakin bizim ellerde kent istilası her yerde. Atakent, Yenikent… Kentsel dönüşüm, kent soylu…”

Mütecânis zannedilen bir kelimenin tegayyürü ihtiva ettiği mananın değiştiğine şahit oluyordum. Yıllardır şehir olma hayali ile yaşarken benim gibi köy demek olan kentin, şehrin yerini almasını mizan-ı akla vurdum. Şehre hâkim bir tepeye cülus ettim. Kent ile şehrin, mazi ve muzarideki manasını tefrik etmeye çalıştım.

“Şehir doğuludur, yani İslamî bir vasıf taşır, medeniyet ile beraber zikredilir. Kent, batılıdır, uygarlık gibi sonradan türetilmiştir. Şehir ilimdir, kent ise bilgi. Kentsoylular için bilgi güçtür, şehirliler için ilim hikmettir. Şehir, manevi hassasiyetler üzerine inşa edilirken, kent maddi rantların ve kaygıların gölgesinde büyür. Şehir, kente dönüştürülürken mahalle, sokak, pazar, çarşı gibi tarihi binalar dışarıda öksüz kalır. Kentte güvenlik kaygısı içinde korunaklı binalar yapılırken şehir aynı safta bulunanların samimiyetini aksettirir. Kent, alışveriş merkezlerinin etrafına kurulur. Şehirler ise camiler etrafında yeşerir.”

Şehre hâkim noktadan bakınca kent ve şehir böyle görünüyordu. Kent, damdan düşer gibi hazır beton yığınlarının kısa zamanda dikilen gösteriş budalası binalarıydı. Tüketime dayalı sanayi çarkının bir parçasıydı. Şehir huzur ile yâd edilirken kent hayata kaygı ve karmaşa ile bakıyordu. Şehri son defa temaşa ettim. Şehir baştanbaşa sistemleşen bir medeniyet, kent ise sonradan dikte edilen bir uygarlığı sembolize ediyordu. Şehirle vedalaşma vaktiydi.

Mevsim sonbahar, hafif bir esinti, ufukta güneş göz kırpıyordu şehre. Bu manzara eşliğinde aklıma şair Nedim’in beyti geldi:

“Bu şehr-i sıtanbul ki bî-misl-ü behâdır/Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” beytindeki şehir, kent kelimesi ile tek kalemde yıkılmaya teşebbüs ediliyordu. Sonra şehir Beyefendisi İhtiyar Amca aklıma geldi. Onun zamanında herkes aynı şehirden manasına “Hemşehri” diye hitap ederlerdi. Kentsoylu hiç kimse kente bakıp da birbirlerine “Hemkentli” diyemezdi.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı