EdebiyatEğitim

Selam Ver, Borçlu Çıkmazsın!

Sokaktaki Adam

Bilmem siz de aynı görüşleri paylaşır mısınız; şu artık inkârı mümkün olmayan bir gerçek: Toplum olarak fena halde hoyrat ve ürkütücü derecede nobranlaştık. ya da dışarıda, yürürken veya otururken tanıdık olsun yahut olmasın etrafımızdakilere bir merhabayı çok görüyoruz genelde. Hâlbuki “selam” insanın hemcinsine karşı muhabbetini artırır, hatta kalbini yumuşatır. Güleryüzle verilen bir selam hem onu alanı hem de vereni mutlu eder.

Güngörmüş, umur geçirmiş adam sayılmam; ama “ter bıyıklı” delikanlı da değilim. Hatırlıyorum, eskiden insanlar daha çok selamlaşır ve havadan sudan bile olsa imkân bulduklarında mutlaka birbirleriyle kısa ya da uzun sohbet eder, yeri gelir dert anlatıp dert dinlerlerdi. Teknoloji kazandı; samimiyet, muhabbet, itimat kaybetti… Bugün artık neredeyse kimse için ayıracak iki dakikamız yok! İletişim çağındayız ve bu çağ yüz yüze iletişimi maalesef öldürdü. İnsanlar ellerine aldıkları irili ufaklı aletlerle meşgul oluyor. Onlarla iletişim kuruyor, onları dinliyor, onlarla oynuyor ve hatta onlarla yatıp kalkıyor.

Büyük ve kalabalık şehirlerde “rû-be-rû” (yüz yüze) görüşebilmek için uygun ve doğal ortamlar neredeyse tamamen yok edildi. Anayollar, caddeler, sokaklar insandan çok araçla dolu; sırf “dostlar alışverişte görsün” diye beton bloklar arasına sıkıştırılmış, 5-10 sabinin mecburen kendini attığı pek çoğu yeşillikten mahrum “sözde parklar”, hangimizin -ruhunu bir kenara bırakın- bedenini teskin edebilir? Hem park sadece salıncak ve kaydıraktan ibaret ve yalnız çocuklara mahsus bir alan mı olmalıdır? Mesela yetişkinlerin de oturup bedenen ve ruhen dinlenebildikleri, iki lafın belini kırıp gülüp eğlenebildikleri, çimenlere uzanıp kitap vs. okuyabildikleri bir yer olmamalı mıdır?

Evet, şehirlerde hele de büyükşehirlerde yaşayanlarımız için hayat maalesef sanılandan daha zor. Sosyal ve politik olarak henüz “insana odaklanan”, onu maddesi ve manasıyla kuşatıp rahat ettirmek kaygısı güden bir zihniyetimiz yok. Büyüklerin (!) tek derdi var: inşaat. Yurtta inşaat, cihanda inşaat! İnsanı inşa ve imar etmek kaygısı güdenler elbette var; onlar ayakta tutuyor belki de sistemi. Fakat çokluk insanı ve toplumu değil, kasasını ve kesesini imar ve ihya peşinde. Hal böyle olunca insan süratle uzaklaşıyor cevherinden. Yaratılışında var olan güzellik ve kabiliyet başka bir surete dönüşüyor ve insan basamak basamak “esfel-i sâfilîn”e yuvarlanıyor.

Bu inişin çok acı neticelerini de haliyle hepimiz irkilerek görüyoruz. Memleket çapında saldırı, katil, dolandırıcılık vb. haberlerinin bini bir para! Bir-iki ay oluyor; Mersin’de bir şoför ve avenesi araçta kalan son yolcuya musallat olmuş ve karşı koymak isteyen masumu acımasızca öldürmüş. Hemen ertesi gün buna benzer bir vaka daha, sonra yeni bir vaka vs. Özelde insanı ve umumi anlamda toplumu yaşatmak derdinde olan bir ceza kanunu yok memlekette. Teammüden cinayet işleyen birinin masumiyetinden ya da ıslahından bahseden kanun hem zalimcedir hem de ahmakça. “Katil için ‘hafifletici sebep’ aramak vatandaşın başına daha nice belalar açar.” diyor Prof. Dr. Sadi Irmak (Sadi Irmak, Kendimize Doğru – Memleketin Bazı Meseleleri, s. 136). Yazarın 1940’larda verdiği reçete hâlâ geçerli; “eğitim seviyesi bu kadar düşükken kanunlar bu derece light” olamaz.

Evet, eğitim seviyemiz geçmişe nispetle yükselmiş olabilir; ama görgü seviyemiz için orantı maalesef ters seyrediyor. Birbirimizi görünce “selam vermeyi” unuttuk; hâlbuki “merhaba” ılık bir sevgi damlatır kalplere, hele bir de tebessüm eşliğinde söylenirse. O halde işe selamla başlayabiliriz.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı