Hikaye ve Günlükler

Siyah Ayna

Bir zamanlar dalgaların kumları dövdüğü, çimenlerin zambak, toprağın lale, havanın gül koktuğu, kuşların ötüştüğü, ağaçların yapraklar arasında gezinen hafif bir rüzgârla hışırdadığı, insanların birbirine güvendiği, olumsuz şeylerin yaşanmadığı bir yer varmış.

Burada tabiat kirletilmez, eziyet bir tarafa hayvanlar itinayla gözetilir, beslenirmiş. Herkes iyi niyetli olduğu için suç işlenmez, o yüzden ne hâkim ne de polise gerek duyulurmuş. Bu iyi niyet sayesinde asla huzursuzluk olmazmış.

Her şey herkesin malı değilmiş; ama insanlar paylaşmayı sever, büyük bir aile gibi davranır ve ellerindekini ikram ederlermiş. Dertleri; soğuk algınlığı gibi basit hastalıkların ötesine geçmezmiş. Dış dünyadan bihaber değillermiş aynı zamanda.

Bu yerde, bir nevi dış ülkelerle ilişkileri üstlenen balıkçı, ülke ülke gezer, oradaki ilim insanlarına  taze balık, meyve ve sebze ikram eder; bilgi toplar, geri dönermiş.

Bir gün yine uzun yolculukların birinden dönen balıkçıyı karşılamak için herkes sahile toplanmış. Balıkçının onlar için getirdiği bilgileri duymak için sabırsızlanıyorlarmış. Herkes konuşmasını beklerken o, teknenin üzerinde büyük siyah bir kutunun kapağını açmış. Meğer balıkçının getirdiği şey, bir bilgi değilmiş.

Bunlar; üzerinde ayna olan, irili ufaklı parlak siyah ekranlarmış. Bu aletlerin birçok özelliği varmış: Bu gizemli aletler; bir başkasıyla uzaktan konuşmaya, dünyada yaşanan şeyleri evinde izlemeye, anı depolayıp paylaşmaya yarıyormuş. Daha sonra siyah ayna denilecek bu aletlerden, ilk başta korkmuşlar. Siyah aynaların, mevcut düzenlerini bozacağını, bir kısım değerlerini yitirecekerini; kısacası benliklerini kaybedeceklerini söyleyenler dahi olmuş.

Ama daha sonra en gencinden yaşlısına, hatta ilk başta aleyhinde konuşanlar dahil herkes alışmış. Başlarda tereddüt etseler de büyük bir fayda görmüş, yaptıkları her şeyi daha hızlı yapmaya başlamışlar. Ne yazık ki, ilerleyen zamanlarda bu bağlılık, iyice aşılmaz bir hastalık haline gelmiş. Artık, işler tam anlamıyla yapılmaz, değerler eskitilir, hor görülür hale gelmiş.

Ellerine geçen bu rahattan dolayı insanlar, daha fazlasını talep etmişler. Öncelerde huzur timsali bu yerde artık, hayvanat bahçeleri kuruluyor, daha fazlasını elde etmek isteyen insanlar; hayvanların alanlarına giriyor, sadece ticarî fayda için onlara zarar vererek para kazanıyor, tonlarca ağaç kesip yerine yüksek binalar, ticarethaneler açıyormuş.

Hayatların ekrana sığdığı bu yerde artık, her his, ellerindeki siyah aynalar kadar yapmacık bir hale gelmiş. Birbirlerine emoji gönderiyorlarmış. Herkes bir yandan popüler olduğunu zannederken, bu yalnızlık onları içten içe sarsıyormuş. Arkadaşlıklar ekrana, bayram günleri sadece mesajlara dönüşmüş. Nefsin tavan yapması; suçları ve güvensizliği de beraberinde getirmiş. Hakimlik, polislik ve askerlik, bu yerin en önemli meslekleri haline gelmiş.

Sonunda; artık ne çimenler zambak, ne toprak lale, ne de hava, gül kokuyormuş. Rüzgâr uzun bir süredir esmiyor, estiğindeyse fırtına oluyor, çağlıyormuş. Ormanın derinliklerinde gözden kaçan birkaç ağaç da adeta sıranın kendilerine gelmesini bekliyormuş hışırdamadan, sessizce.

“Artık sabrımı kaybetmeye başlamıştım. Yirminciye okurdum ben şimdi. Topu topu bir sayfa yazı! Ne kadar uzun sürebilir?”

“Dışınızdan okuyun.”

“Buyurun?” dedi.

“Yazıyı diyorum, dışınızdan okuyun.”

Neden? diye soracaktı ki, “Farklı oluyor, deneyin.” dedim.

“İyi madem.” der gibi, gözlerini düşürdü kâğıdın üzerine.

Sesli sesli, okudu bu sefer. “Güzel” dedi.

“Bu hikayeyi yayınlarız. Başka hikayeleriniz olursa onları da değerlendirmek isteriz.”

“Bu bir hikaye değil.” dedim.

“Ne o zaman? Bir masal? Hayır değil -iyi bir sonla bitmiyor- fabl mı peki? Yok canım. Karakterler, insan.”

Dergi editörü, yazının türünü sesli bir şekilde anlamaya çalışırken; Anı, dedim.

“Bu benim anım. Yaşadım ben bunu.”

İlk duyduğunda sonuna kadar açılan gözleri, yavaşça kısıldı, toparlandı. Küçümser bir eda yerleştirdi yüzüne; “Pekalaa, bu bir anı(!) Adınız neydi?” diye sordu.

Soruyu sorarken bile bunu bir anı olarak yayınlamayacağından adım gibi emindim. Ne şekilde yayınlanacağıyla ilgilenmiyorum. Yayınlansın yeter. Belki henüz siyah aynaların ulaşmadığı yerler vardır…

“Adınız?” dedi tekrardan.

“Balıkçı!” dedim, soru dolu bakışlarına aldırmadan: “Öyle, düz Balıkçı.”

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı