Kişisel GelişimTarih

Sultan İkinci Abdülhamid Han Zor Kişilerle Nasıl Çalıştı?

Nasıl Yönetirdi?

Beraber iş ürettiğiniz çalışanlardan, özelliklerini sevmediğiniz oluyordur. Peki, bu durum, onunla iş yapamayacağınız manasına gelir mi?

Yöneticisi olduğunuz kişilerin davranışları, performanslarıyla ilgiliyse, lafı dolambaçlı yollara götürmeden doğrudan konuyu istişare etmeniz iyi bir seçenektir. Fakat sizi rahatsız eden şey onun alışkanlıkları, huyu ve karakteriyle ilgili ise ne yaparsınız?

Zor işiten iş arkadaşınız, çalışanınız ya da psikolojik gerginliği huysuzluk seviyesini aşmış ekibinizdeki biriyle aynı yemek masasını paylaşma konusunu bir düşünün. “Aynı yemek masasını paylaşmam.” diyorsanız, ona karşı adil bir yönetici olabilir misiniz? Yoksa beraber çalıştığınız herkese, aynı şekilde davranmanız gerektiğini öğrenmek zorunda mısınız?

Sultan İkinci Abdülhamid Han, zor kişilerle çalışma konusunda numune bir şahsiyettir. Onun hayatına giren zorlu sadrazamlar ve paşalar konusunda tarih kitaplarında hayli malumat vardır. Konuyu anlamak için hayatını ve devrinin önemli simalarını hatırlamakta fayda olacaktır.

Sultanın hayatı ve devrinin bazı simaları

Sultan İkinci Abdülhamid Han, otuz dördüncü Osmanlı sultanı, otuz üç yıllık bir döneme damgasını vurmuş şahsiyettir.

Daha gençliğinde iken zekası ve siyasî kabiliyetini gören amcası Sultan Abdülaziz Han, onun serbest yetişmesini sağlamıştır. Şehzadeliğindeyken Sultan Abdülhamid Han, 1863 ve 1867’de yapılan seyahatlerde Mısır ve Avrupa’ya amcasıyla beraber gitme fırsatı bulmuştu.

Hususi zamanlarını ilim öğrenerek geçiren Sultan, marangozluk yapar, ata biner, ticaretle meşgul olur ve iyi silah kullanırdı. Yerli ve yabancı basını takip eder, her şeyi iyi öğrenmek isterdi.

Muhatabına yüksek sesle konuşmaz, gayet açık sesle hitap ederdi. Günlük ibadetlerine tam ve kamil bir şekilde riayet ettiği, yakınları tarafından söylenirdi.

Çok bilgili, şahsı için iktisatlı, hayır işleri için cömert ve ileri görüşlü idi. Onun devrinde yaşamış hatta aleyhinde birçok iftiralarda bulunmuş olanlar bile sultanın nimet ve ihsanlarına nail olmuşlardı. Hiçbir devlet adamı yoktur ki onun ihsanına kavuşmamış olsun. Hiç kimseye mal ve para ile zulmedilmesini istemezdi. Herkese imkânı nispetinde yardımda bulunurdu.

Otuz dört yaşında sultan olana kadar, hayatı böyle geçti. Saltanatının ilk günlerinde hep ehil insanları iş başına getirmeye ve etrafında toplamaya çalıştı. Daha ilk günlerde yaşanan bir hadise, onun zor kişileri nasıl yönettiğini göstermesi açısından önemlidir.

Sultan, tahta cülûsunda, Sadrazam Rüştü Paşa ve Mithat Paşa’yı huzuruna kabul etmiş, onlar da adet üzerine Padişahın karşısında el pençe divan durmuşlardı. Sultan Abdülhamid Han, onlara yanında bir yer işaret ederek, oturmalarını söyledi. Mithat Paşa, bu nezaketin kendisine verdiği cesaretle, daha sonra bazı ukalalıklara kalkışmıştır. İleriki yıllarda Sultan Abdülaziz Han’ın şehit edilmesinde azmettirici olduğu, mahkemece karara bağlanıp hünkara suikast dolayısı ile ceza almış birisidir. Sultan Abdülhamid Han, ilk günlerinde bunları biliyor olmasına rağmen Mithat Paşa’ya nezaket gösterebilmiş, mükafatın da cezanın da bir zamanı olduğunu göstermiştir.

Sultan, Osmanlı Devleti’ni felakete sürükleyen vekiller ve devlet ricali, diğer insanlarla görüşmek zorundaydı. Böyleyken bile Sultan Abdülhamid Han, karakteri icabı kendisiyle görüşen herkese, “Buyurunuz, oturunuz, nasılsınız, bir arzunuz var mı?” gibi nazik kelimelerle hitap ederdi.

Etrafındaki devlet erkanı, Sultan Abdülhamid Han’ın saray dışı ile fazla irtibat kurmasını istemezlerdi. O ise sadece saray dışındaki Osmanlı coğrafyasına değil, bütün dünyaya odaklanmıştı.

Vizyonunu göremeyenlerle çalışmak zorunda kaldı

Sultan Abdülhamid Han, hiç olmazsa idarenin iyi olmasını istiyordu. Beraber iş yaptığı devlet ricalini itimat ettiği kişilerden oluşturmaya çalıştı. Fakat en buhranlı bir zamanda devraldığı devlet idaresinde iş bitiremeyen, uyum problemi yaşayan ve sultanın vizyonunu göremeyen kimselerle çalışmak zorunda kaldı. Devlet adamlarını birer birer tanıyordu. Sultan Abdülaziz Han’ın şehadetinde parmağı olmasına rağmen sadaret makamına getirdiği kişilerle belli bir müddet çalışması gerekiyordu. Mithat Paşa’yı sadrazam yapması, onun meşrutiyete olan iştahı içindi ki, doğru tatbik edilirse muvaffak olunur düşüncesindeydi.

Akabinde önce Kânûn-ı Esâsî sonra da Meşrûtiyet ilan edildi. Sonra nasıl olduysa devlet, kendisini 93 Harbi’nin içinde buldu. İçinde Plevne Müdafaası gibi kahramanlıkların da olduğu zorlu savaş dönemi yaşandı. Ama sonuç hüsrandı.

Osmanlı-Rus Harbi bittiğinde sorumluluğu kimse üzerine almadı. Meclis-i Mebusan üyeleri, Rusya ile harp yapılması için çırpınan Mithat Paşa ve taraftarlarını desteklediklerini ve Rusya ile harp istediklerini unutarak, 93 Harbi mağlubiyetinden padişahı mesul tuttular. Padişah ise başından beri harbi istememiş ve mani olmaya çalışmıştı. Buna çok üzülen Sultan Abdulhamid Han, mebuslarla yaptığı toplantı sırasında, birden ayağa kalkarak; harbin ilanına ait hiçbir mesuliyetin şahsına ait olmadığını söyledikten sonra:

“Artık cennetmekan dedem, Sultan Mahmud Han’ın yolundan gitmek mecburiyetindeyim.” diyerek salonu terk etti.

Mebusların gayretleri, devletin yükselmesi yönünde olması gerekirken onlar tam aksine, ya kendi şahsî hırslarının ya da temsil ettikleri grupların sözcüsü olmuşlardı. Sultan Abdülhamid Han, çok değerli şahsiyetlere de vazifeler verdi. Ahmet Cevdet Paşa, Plevne Gazisi Osman Paşa, Yunan Harbi’ndeki başarısıyla Müşir Ethem Paşa akla ilk gelenlerdir.

Ne var ki tahta çıktığı yıllarda vizyonunu göremeyen, problemli insanlarla iş yapmak zorunda kaldı. Hemen sonrasında Meşrutiyet sırasında milleti, devleti tanımayan, dünyadaki hadiseleri bilmeden dış devletlerin güdümünde söz söyleyen, icraat yapan mebuslar vardı. İkinci Meşrutiyet’e kadar birkaç defa yaşanan darbe girişimleri, bombalı suikastler…

Unutulmaz bir hadise

Meclisin kapatılması sırasında İngiliz parlamentosu üyesi Smith Bartilet ile Sultan Abdülhamid Han arasında geçen şu diyalog, dönemin insanlarını analiz etme konusunda önemlidir. Bay Smith, “Millete niçin hürriyet vermiyorsunuz?” diye sorar. Aldığı cevap ise enteresandır.

“Hürriyet, keskin bir kılıçtır. Millet de cahildir. Kılıcı ele alırsa birbirlerini keserler.”

Nitekim bu cümlenin aynısı sonraki tarihlerde vuku bulmuştur.

Hoşlanmadığınız biriyle nasıl çalışırsınız?

Yukarıdaki hadiseyi tekrar düşünün. Sultan Abdülhamid Han, görev verdiği insanlara karşı nasıl davrandı? Duygularıyla mı iş yaptırdı, profesyonel ve pozitif bir tutum mu sergiledi?

Organizasyonel başarıda geçerli olan unsur, birbirinden hoşlanan insanlar değildir. Sultan Abdülhamid Han’ın sevdiği, değer verdiği, muhabbet ettiği, görüşlerine başvurduğu bir listesi vardı. Bir de iş verdiği, etkili yönlerini organizasyonuna dahil ettiği, yurt içinden ve yurt dışından gayri müslim memurları vardı. Bu iki listede yer alan maddeler birbirinden çok farklıdır.

Bir çalışandan hoşlanmadığınızda, bunun ciddi tehlikeleri vardır. Bilinçli veya bilinçsiz olarak o kişiyi yanlış yönetebilir, ona karşı adil davranmayabilir ya da işinize, organizasyonunuza, ekibinize ve hizmetinize sağlayacağı gerçek faydaları gözden kaçırabilirsiniz.

İşte size zorlandığınız, hoşlanmadığınız insanlarla iş yapmanızı kolaylaştıracak birkaç tavsiye:

•        Çok sevmek, sevmemekten daha problemli

Beraber çalıştığınız insanlarla, belli ölçüde kalan muhabbet, aslında kötü bir şey değil. Performans açısından bakıldığında, yönettiği birini çok sevenlerin, seviyeli davrananlara göre daha fazla hata yaptığı sonucu çıkıyor. Yöneticilerine karşı nazik olan ve hoş davranan kişiler, muhtemelen bu muhabbetlerinden dolayı kötü haberleri gizleyebilir, bekletebilir veya inkar edebilirler. Sizi pohpohlayıp duran insanlar her zaman iyi olmayabilirler. Grubunuzun başarısına odaklandığınızda yeni işler sağlayan, başarınızı yükselten kişilerin sizi zorladıkları bir yönleri varsa bile, Sultan Abdulhamid Han’ın yaptığı gibi önceliğiniz insanlar değil, işler ve hizmetler olsun.

•        Rahatsızlıklarınıza değil tepkilerinize odaklanın

Hoşlanmadığınız biriyle iş yapmak gerçekten zordur. Hayal kırıklıklarıyla dolu uzun günler yaşayabilirsiniz. Böyle yapmak yerine, karşınızdakinin verdiği rahatsızlıkları bir kenara bırakın. Diğer çalışanlarınıza zarar vermediği müddetçe ani çıkışlar, kurum kimliğine ulaşmadığı müddetçe iğneli gibi gelen doğrudan konuşmalar, az duyma, az görme gibi bedensel engelleri bir kenara bırakın. Kontrol düğmesi onların elinde değil, sadece zorluyorlar. Neden rahatsız olduğunuza değil, neden tepki verdiğinize odaklanın. Sevmediğiniz davranışın gerçek nedenleri şunlardan birisi olabilir mi?

1.Askerdeki komutanınızı hatırlattığı için rekabetçiliği agresiflik seviyesine yakın, çalışanınızın yaptığı her şey, size yanlış gelebilir.

2.Dinlemesini bilmeyen birini çalıştırıyorsanız, bu kötü davranışın size de bulaşmasından korkuyor olabilirsiniz.

3.Fikirlerini sevememenizin gerçek nedeni, kişinin içinde bulunduğu başka bir kimlik olabilir mi? Amcanızla problem yaşayan yengenizin memleketinden dolayı, çalıştığınız insanı yargılıyor olabilir misiniz?

Rahatsız eden davranışlara karşı kendinize karşı dürüst olun. İnsanlardan farklı bir kişi olmasını istemektense, bakış açınızı değiştirerek problemi çözebiliyorsanız, bu ikincisi daha kolay ve kârlıdır.

•        Hangi konularda iyilerse ona odaklanın

Çalışanlarınız ya da iş aldığınız insanların başarılı oldukları konulara odaklanın. Ekibe nasıl katkı sağlayabileceklerine bakın. Sultan Abdülhamid Han’ın, Meşrûtiyet’in ilanı sırasında Mithat Paşa’ya nasıl davrandığını dikkate alın. Güzel işler yapan çalışanların eksikliklerini aramak, ikinci işiniz olsun. Hoşlanmadığınız, zihninizde iyi yer etmeyen insanların özelliklerini değiştirebileceğinizi, olgunlaştırabileceğinizi de unutmayın.

Sonuç

Tarihteki mucitlere baktığımızda bedensel özürlü, görme engelli, işitme engelli ve davranış bozukluğu sergileyenlerin normal davranış sergileyenlerden daha fazla olduğunu görüyoruz. Mesela ampulün mucidi Tomas Edison, işitme problemi yaşıyordu. Elektrik motorunu icat eden Michael Faraday, konuşma engelliydi. Bugün hâlâ kullanılan brail alfabesinin mucidi Louis Braille de görme engelliydi.

Adil, tarafsız ve sakin olma yükümlülüğü sizde. Sultan Abdülhamid Han, 18 defa sadrazam değiştirmek zorunda kaldı. Sadecce M. Said Paşa’yı 7 defa sadarete getirdi.

Başarılı oldukları yönlere saygı duyduklarınızı işe alın, onlarla iş yapmaya çalışın. Onları, organizasyonunuzun ihtiyaç duyduğu alerji aşıları gibi görün. Zorlu projelerinizde onlara görev verin. O işte, sağ kolunuz olmalarına izin verin. İletişim üslupları hâlâ sinirinizi bozuyor olabilir ama kendini geliştiriyor ve işinize değer katıyorsa bırakınız yapsın. Değer katıp değerlenmeye devam hakkını ondan almayın.

Resûlullah Efendimiz’in (sallâllâhü aleyhi ve sellem)şöyle buyurduklarını unutmayın: “Sevdiğini ölçülü sev, günün birinde düşmanın olabilir. Düşmanına da ölçülü düşmanlık et, günün birinde dostun olabilir.” (Sünen-i Tirmizî)

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı