AraştırmaTarih

Tarih Şuuru ve Çanakkale’ye Dair

İnsan ve insanla alakalı olan her şeyin tarihi, insan sayesinde vardır. Geçmişi hatırlamak, yeni nesillere aktarmak, ondan dersler çıkarmak, onunla geleceği planlamak sadece insana hastır. İnsan tarihiyle vardır. Tarihi olmayan bir insan, hafızası olmayan biri gibidir.

Eğitim fakültesinin hemen hemen her bölümünde ve farklı sınıflarda on senedir eğitim, tarih ve kültür konulu dersler veriyorum. Mevzu, Çanakkale’yi konuşmaya, anlatmaya ve tartışmaya geldiğinde hemen her zaman öğrencilere şu soruyu soruyorum: “Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı komutanı kimdir?” Bu suale bu güne kadar doğru cevap alamadığımı söylesem bilmem meselenin vahametini anlatmış olabilir miyim? Bu soruma farklı üniversitelerin tarih bölümünden mezun olmuş, öğretmen olmaya ramak kalmış pedagojik formasyon öğrencileri de zaman zaman muhatap oldular. Ama onlar arasından da doğru cevap vereni hatırlamıyorum. Soruya muhatap olanlar hemen akıllarına sürat eden birkaç ismi sayıveriyorlar. “Emin misiniz?” diyorum.

Acaba o ismin rütbesi ne idi o savaşta? Savaşa ne zaman dâhil olmuştu? Ya da sonrasında nereye gitti? Bu sorulara muhatap olan öğrenciler (ki içlerinde tarih öğretmeni adayları da var!) hemen geri adım atıp, “attıklarını”, daha doğrusu bu basit sorunun cevabını bilmediklerini kabul etmek zorunda kalıyorlar. Evet, bu öğrenciler yaklaşık olarak on beş sene, bazıları daha da fazla tarih dersi okuyorlar. En çok karşılaştıkları, en çok hikâyesini dinledikleri bir savaşın komutanını bilmiyorlar. Eğitim sistemimizde bu manzara aynı trajediyle devam ediyor aslında.

Çanakkale savaşına katılarak vatan savunmasında kahramanlık örnekleri sergileyen çocuk ve öğrenci askerler (1915 Osmanlı Gençler Cemiyeti)

Tarih nedir ve ne zamandan beri vardır?

Tarih sade bir tarifle, geçmişte yaşanan hadiselerin, olguların başkaları tarafından yeniden anlatılması, hatırlanması ve yorumlanmasıdır. Geçmişi anlatmak insanlığın en önemli fiillerinden biridir. Hemen her devirde geçmişi anlatan insanlar ve aktaran eserler olmuştur. Öyle ki kitabımız Kur’an-ı Kerim pek çok tarihi hadiseyi de ibret alın diye bizlere anlatır.

Ancak tarihin ilmî bir disiplin haline gelmesi, rasyonel bir araştırma sahası haline getirilmesi oldukça yenidir. Bu yeni tarih Avrupa’da bilimlerin sınıflanması, alt alanlara ayrılması sonrasında teşekkül etmiştir.

Tarih yazım teorileri ve metotları da bu süreçten sonra gelişmişt denilebilir. Elbette burada gelişen yeni tarihçilik modern anlam bilgi ve belgelere şüphe ile bakan, onları kritik eden, sorgulayan karşılaştıran, anakronizme düşmemek için gayret sarf eden tarih anlayışıdır. Temelinde tetkik ve eleştiri vardır. Yoksa geçmişi nakletmek, anlatmak Hazreti Adem’den beri vardır. Bu minvale modern Türk tarihinin babası sayılan isim Cevdet Paşa’dır. O bütün müverrihlerimizin cedd-i ekberidir. Tarih-i Cevdet Türk tarihçiliğinin bir güneşidir.

Tarihin tasarımı ve tanzimi

Tarihi, tarihçiler yazar. Tarih, her gün her dönem yeniden yazılan ve yorumlanan, her gün ve her devirde yeniden tedvin edilen ve oluşturulan bir araştırma sahasıdır aslında. Bilimin temel özelliği budur zaten. Devamlı kendini yenilemesi, sürekli önceki birikimler üzerine yeni bilgiler inşa etmesi, bilimin asıl hususiyetidir. Ama tarihi okuyan ve okutan hele hele ders kitab haline getiren ve elekten geçirenler, tarihi ayıklayanlar ve süzgeçten geçirenler başkalarıdır. Bu süreçte en başta siyasal iktidarlar, toplum tasarımcıları ve sosyal mühendisler iş başındadır. Ancak tarihi eğitim sıralarında öğrenenler, ekseriyetle bu sistemin ve elemenin pek de farkında değillerdir.

Herkese göre, her cepheyi düşünerek, adil davranarak tarih yazmak nerede ise imkânsızdır. Aslında tarih yenenlerin tarihidir. Muzaffer olanlar tarih yazarlar. Tarih, mağlupları anlatmaz, yenilenler tarih yaz(a)mazlar. Tarihî vakalar ancak tarihçinin bilgi düzeyi, analitik kabiliyeti, zekâsı ve tasavvuru çerçevesinde idrak edilebilir. Tarihte ve tarihi eserlerde esas mesele budur. Tarihçi, tarihi hangi tasavvur ve psikoloji ile kaleme almıştır?Tarihçinin asıl derdi nedir? Asıl maksat bir şeyleri ibra etmek, temyiz ve tezkiye etmek, düzlüğe çıkarmak mı, yoksa bir şeylerin üstünü örtmek, yokluğa mahkûm etmek mi? Yeniliklerin, yeni dönemlerin ve şahısların meşruiyetini sağlamak mı, yoksa onların ayıp ve kusurlarını ortaya dökmek mi? Zira her yeni devir, her yeni sistem kendi tarihini, istediği tarihi yeniden yazar, yazdırır. Şu halde tarihçinin büyük bir mesuliyeti vardır. Bu mesuliyeti şöyle de izah edebiliriz:

Çanakkale Savaşı merakı

Çanakkale Savaşı henüz üzerinden yüzyıl bile geçmeyen, tesirlerini iliklerimize kadar hissettiğimiz bir tarihi vak’adır. Çeşitli sebeplerle de üzerinde çok durulan ve tartışılan bir konudur. Farklı fikir, edebiyat, sanat ve bilim çevrelerinde nerede ise biri birini tekzip edercesine aynı konu üzerine eserlerin, araştırmaların ortaya çıktığını da elan müşahede ediyoruz. (Her ne kadar Avrupa matbuatı kadar zengin olmasa da Türkiye’de de son on, on beş senede zengin bir literatür oluşmaya başlamıştır. Ancak Çanakkale savaşları hususunda Avrupa’da her sene vücuda getirilen eser sayısı ülkemizin en az birkaç mislidir.) O halde nasıl oluyor da aynı olayı anlatanlar, aynı belgeye ve resme bakanlar, o olaydan farklı yorumlar çıkarıyorlar, gerçeğin apayrı bir şekilde olduğunu iddia ediyorlar? İşte bu farklılığa sebep olan şey, insanların daha doğrusu tarihçinin zihniyeti ve tarihe bakışıdır.

Tarih soğukkanlı bir şekilde araştırılması, okunması ve kabul edilmesi gereken bir bilgiler birikimi değil de, inanılması gereken, ya da inkâr edilmesi gereken bir hal olarak kabul ediyorlar. Şu halde her şeyden önce hem tarih yazarı olarak hem tarih okuyucusu olarak şunu kabul etmemiz gerekiyor: “Tarih bir ‘iman ve itikat alanı’ değil, henüz aksi kabul edilmemiş yaygın kanaatlere göre bir sosyal bilimdir. Sosyal olanla ‘kudsî’ olanı birbirinden ayırmadıkça, tarih sadece kendimizle sürdürdüğümüz bir diyalog anlatıcılığına bürünecektir.” Yakın tarih, Çanakkale ve Osmanlı tarihinde bu soğukkanlılığa çokça ihtiyaç var.

Müslüman Türk toplumunun son iki yüz senedir yaşamadığı şok kalmadı. Öncelikle devam edip gelen devlet ve ordu sistemi ortadan kaldırıldı. Garip bir şekilde devlete anlam ve ehemmiyet veren ordu sisteminin kaldırılışını “vak’a-i hayriye” olarak okuyoruz. O tarihten sonra devlet askerî olarak bir türlü belini doğrultamadı. Medrese kendi haline bırakıldı. Son deminde bile, Cevdet Paşa’lar, Elmalılar, İzmirli İsmail Hakkı’lar gibi deha isimler yetiştirmesine rağmen bir kültür şokuna maruz kaldılar.

İki cepheli görmek

Başlangıçta zaruriyetten addedilen Frenk âdet ve görenekleri zamanla normal, hatta sonraları kaide haline getirildi. Bir zamanlar sakalını kestiği için meclisten kovulanlar, aradan kısa bir müddet geçtikten sonra sakallı olduğu için meclisten atıldı. Daha nice değişimler toplumun âdeta başını döndürdü. Ardından kontrollü olarak ders sıralarında verilen her tarihi olgu ve bilgi “gerçek” olarak takdim edildi ve öğretildi. Artık kimsenin tenkit etmeye bile mecali kalmadı. Ama bütün bu baş döndürücü kültür şoklarına rağmen, idrakine ve iradesine sahip çıkanlar her zaman var oldu. Zamanla onlar meyve verdiler. Bir iken, bin oldular.

İşte bu düalizm toplumumuzda Çanakkale gibi tarihi bir hadiseyi de iki cepheli görmeye sebep oldu. Ama bu cepheler biri birini destekleyici değil tam aksine tekzip edici türden. Çanakkale Savaşları uzun müddet resmî tarihin de ilgi alanındaydı ve İnkılap Tarihi derslerinin başlangıç noktalarını oluşturuyordu. Burada asıl mesele, savaş sonrasında meydana gelen değişimlerin yeni düzenin ve idarenin meşruiyetini sağlamak için tarih bir araç olarak kullanıldı. Ama tarih tahrip edilerek, tağyir edilerek, elekten geçirilerek ve yeniden tanzim edilerek anlatıldı. Resmî tarih öğretisinin dışında 90’lı yılların sonlarına kadar kamuoyunun gündeminde Çanakkale nerede ise hiç yoktur.

Her yıl Çanakkale’ye ziyaretler düzenleniyor, ziyaretlere katılan binlerce öğrenci burada tarih şuurunu tazeliyor.

Çanakkale merakı 1997 yılında ilk basımı yapılan “Çanakkale Mahşeri” isimli romanla yeniden hatırlandı ve bir furya başladı. Bu başlangıç hem hayra hem şerre vesile oldu. O günden bu yana yüzlerce denilebilecek sayıda roman, anı, hatıra ve inceleme kaleme alındı. Çok azı istisna, büyük çoğunluğu tarihi tüketmek, tarihi araçsallaştırmak, hatta basit hesapların pulu yapmak derekesine bile indirdi. Böylece aslında bilginin, tarihin nasıl kirlendiğini, gerçekle yalanın, tarihi olanla olmayanın nasıl bir birine karıştığını elim bir şekilde gördük. Çanakkale üzerine çekilen sinema filmlerinden birinde, Anzakları vatanları için savaşan kahramanlar olarak gösterenler bile çıktı. Ve böylesi kepazelikleri binlerce insan, çocuk izledi. Kafasında bir zaman tasarımı, bir tarih olgusu meydana geldi. Bir yanlışı düzeltmek, doğruyu öğretmekten kat be kat daha zordur hatta çoğu kez imkânsızdır.

Çanakkale’yi nasıl ve nereden öğrenelim?

Meselenin en zor tarafı belki de burada yol göstermek olacak. Kanaatimce bu konunun özü tarihe bakışımızı değiştirmeyi denemektir. Elimize aldığımız her metni, her kitabı, her romanı büyük bir dikkatle okuyup izlerken, kaynakların doğruluğundan emin olmaya çalışmak elzemdir. Özellikle romanlardan, “fiction” türü kitaplardan tarihin değil, hiçbir gerçek bilginin edinilemeyeceğini bilmek ve bu konuda kendimizi sıkı korumaya almak icap ediyor.

Tarih formasyonu ve tarih yazabilme ehliyetine haiz, nesnel, tarihi bir inanç ve iman haline getirmemiş, yegâne derdi anlamak ve güvenilir kaynaklarla, belgelerle gerçekleri açıklamaya çalışmak olan tarihçilerin eserlerine eğilmek öncelikli tercih olmalıdır. Elbette bu yol meşakkatli ve masraflı olacaktır. Sıradan bir tarih meraklısı için “tasvirini yaptığınız tarihçiler kimlerdir?” sorusu sorulabilir. Cevabım, “biraz gayret lüften”dir. Aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır.

Sahi ey okuyucu, Osmanlı’nın Birinci Cihan Harbi’ndeki ölüm kalım cephesinden en büyüğü olan, sadece iki ordunun değil medeniyetlerin çarpıştığı Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı komutanı kimdi?

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı