Kolay HayatMedya

‘Tetikçi Medya’ya da Teşhir!

Yetkililer, 2012 yılı başlarında yeni bir düzenleme yaparak bozuk  gıda imal eden ve satanlarla ilgili teşhir uygulamasını başlattı.

Allah’tan korkmayanları kuldan utandırma, dolayısıyla hileden caydırma amacını güden uygulama çerçevesinde yapılan denetimler de gösterdi ki, yediğimiz-içtiğimiz her şey sahte olmuş. Sahteden de öte zehire, patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüş. Süt, peynir, et ve yağdan sonra, sucuğa da atom bombası yapımında kullanılan ‘nitrat’ın katıldığını açıklayan yetkililer, sucuk üretiminde koruyucu madde olarak katılan ‘nitrat’ın atom bombası imalatında da kullanıldığını kaydettiler. Biz de böylelikle hastalık tür ve oranlarının neden her geçen gün arttığını daha iyi anlamış olduk. Öte yandan Allah korkusu yerleştirilmeyen vicdanların neler yapabileceklerine şahitlik yaptık.

Malumun ilanı yapıldı

Aslında bu teşhir uygulaması, bir ifşadan ziyade ‘Malumun ilanı’ndan başka bir şey değildi. Çünkü söz konusu çürük elmalarla ilgili konular, fısıltı gazetesinde veinternet ortamında zaten ayyuka çıkmıştı.

Fakat ulusal ve yaygın medya, reklamların kesileceği endişesiyle bu konuları bir türlü gündemine alamıyor, haber yapamıyordu. Diğer bir ifadeyle işin daha trajik yanı, bu hayati hileleri-tehlikeleri bize bildirmesi gereken medyanın da bu işin bir tarafı haline gelmesi, gerçekleri gizlemesi veya görmezden gelmesiydi. Neyse ki kamu yönetimi, alenen ilan etti de, o zaman
mecburen haber bültenlerine aldılar. Ancak bu süreçte de bir şey dikkatten kaçmadı:

Birçok medya kuruluşu, eğer teşhir edilen marka kendisine reklamveren ise hemen onun aslında öyle olmadığına dair haberler de yaptı. Reklamvereni değil ise bu işi bir fırsat bilip intikam almaya girişti. Taki iyi bir reklam veren olana kadar… Kısacası medya sonunda bu süreci de kendi lehine dönüştürmeyi başardı. Bunu da amaca yönelik yayınlarla, halk tabiriyle ‘Tetikçilik yaparak’ gerçekleştirdi.

‘İlan’ın yerini ‘İkna’ aldı

Dikkatli izleyicilerimizin hatırlayabileceği üzere daha önceden ‘Yeni medya ilkeleri’ni yazmıştık. Şimdi aynı konuyu tekrar yerine işin asıl kaynağını, reklam konusunu detaylandıralım ve işe reklamın tanımıyla başlayalım: Reklam günümüz ekonomi kitaplarında şöyle tanımlanıyor: Bir fikir, mal veya hizmetin bir kitleye satılmasında; çeşitli yayın organlarının parası verilerek satın alınmış değişik yerlerinde; reklamı verenin hüviyeti saklanmaksızın, o fikrin kitlece kabul edilmesi, tanınması veya o malın satışının artması için giriştiği araçtır.

Yukarıdaki tanımda özellikle ‘satılmasında’ ve ‘satışının artması’ vurgularına dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü 3000 yıllık geçmişi olan reklamcılığın başlangıcında böyle bir vurgu yoktu. Tarihi kayıtlara göre ilk reklamlar daha çok ilan şeklindeydi. Osmanlı’da da benzerini gördüğümüz uygulamaya göre şehrin sokaklarında dolaşan tellal; sığır, köle ya da başka şeylerin satılacağını halka duyuruyordu.

‘Organize ikna yöntemleri’

Özellikle matbaanın icadından sonra reklamda amacın ve yöntemin hızla değiştiğini gözlemliyoruz. Önceleri amacı bir mal veya hizmetin varlığını duyurma, ilan etme olan reklamın günümüzdeki amacını şöyle sıralayabiliriz:

1- Malın veya hizmetin kullanılmasını artırmak. Bu da iki şekilde olur: a) Kullanıştaki tekrarı artırmak, b) Çeşitli şekillerde kullanışı artırmak,

2- Yeni nesilleri o malı veya hizmeti kullanmaya teşvik etmek. 1920’lerde radyonun, 1950’lerde televizyonun kullanılmaya başlanması ve 1990’da da internetin devreye girmesiyle yukarıdaki amaçlar daha organize olarak gerçekleştirilmeye başlandı. Çünkü 1950’lerin başında işletmeciler, tüketicilerin kısmen şuurlu olmayan bir takım teşvik araçlarının etkisinde kaldıklarını psikologlardan öğrendiler. Psikologların kullandığı mülakat, test ve diğer  yöntemler şimdi reklam araştırmalarının en önemli araçları haline geldi. Yapılan araştırmalar, tüketici testi yapılan bölgelerde satışların yapılmayan yerlere göre daha çok arttığını gözler önüne seriyor.

Ruha saplanan oklar

Psikologların da desteğiyle hazırlanan anket ve testlerle önce hedef kitleyi güdüleme yöntemleri belirleniyor, ardından da reklamlarla taarruza geçiliyor. Dolayısıyla bugün yukarıda saydığım aktörlerin yerli yerine oturduğu piyasalarda bir müşterinin ‘İstediğini satın alması’ diye bir durum söz konusu değildir. Çünkü müşteriye bir şeyi istetme ve aldırma metodları bangır bangır uygulanıyor. Bu süreçlerde reklamcının sanatı bir okçununkine benzetiliyor. Okçu gibi reklamcı da zırhtaki çentiği (İnsanın zaafları) buluyor, nişan alıyor (Piyasa araştırmaları) ve suyu iyi verilmiş oku güçlü yayla hedefe saplıyor.

Maalesef ruhi melekelerini yitiren ve nefsinin emrine giren günümüz toplumları işte bu keskin nişancıların açık hedefine gelmiş durumda. Reklamcılar, psikologların da desteği ile doymak bilmeyen nefisleri alabildiğine kışkırtıyor, tüketim çılgınlığını kamçılıyorlar. Huzurun tüketimle mümkün olacağını vaad ediyorlar. Artık sayfalar ve ekranlar reklam tahtasına dönmüş durumda. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de ekler yapılıyor, daha fazla reklam geliri için… Ancak bütün bunlar ruhu iyice küstürmekten ve nefsi alabildiğine kışkırtmaktan başka bir işe yaramıyor. Kışkırtılan nefislerin ne tür facialara yol açtığını gazetelerin 3. sayfalarında görmek mümkün. Ruh sağlığını koruma iddiasında bulunan psikologların bu işe rehberlik yapması ise trajedinin başka bir boyutu. Bu sonuçlar da gösteriyor ki, psikologlar aslında ruh bilimci değiller, onları nefis uzmanı olarak tanımlamak daha doğru bir yaklaşım.

 

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı