AraştırmaKapak

Tetikte Yaşamak Ya Avsın ya da Avcı

Kapak Dosyası

“Göz göze geldik. Gözlerini kaçırmadı; baktıkça baktı. Bakışlarıyla bir şeyler anlatmak istiyordu besbelli.  Ben de ona baktım; ta gözlerinin içine. Sonra çıkardım silahı, elimi uzattım tetiğe…”

Doğuştan can düşmemişti ayaklarına. Ama bu durum, hiçbir zaman ona engel olmamıştı. Arzu ettiği şeyin peşinden durmaksızın koşmuştu bu haliyle. Kendi köyündeki ve yakındaki köylerin ormanlarını, dağlarını ve meralarını avucunun içi kadar iyi bilmesi bundan. Ömrünün çoğu, av peşinde buralarda geçmiş. Nice yorgunluklar, nice tehlikeler, nice avlar ve nice güzel günler bırakmış buralara. Buralar da onu boş göndermemiş. Gün gelmiş, ekmek parasını koymuş cebine, gün gelmiş, mazi kumbarasına unutamayacağı güzel hatıralar atıvermiş ve gün gelmiş, tüm bunların üzerine 40 yıllık avcılık tecrübesi payesi vermiş; bu ormanlar, bu dağlar, bu meralar.

Kimden mi bahsediyorum?

“Nerde kaldınız gülüm bea!” diyerek mütebessim çehreyle bizi karşılayan Hüseyin amcadan.

Çatalca’nın Çiftlik Köyü’nde tek katlı evinin genişçe bahçesinin bir köşesinde, biz altımıza aldığımız minderlerde, Hüseyin amca da elektrikli tekerlekli sandalyesinde oturuyoruz. Vakit ikindiye yaklaşıyor. Muhabbet rüzgârı, usul usul dönüp durmaya başlıyor bahçenin içinde. Evin hanımı, teyzemiz, “Dilin tatlılığı, muhabbeti tatlılaştırır.” diyerek ikramda bulunuyor. İkramımızı alıp dilimizi tatlandırdıktan sonra muhabbet kapısı açılıyor tatlı tatlı. Anlatmaya başlıyor Hüseyin amca.

Tetikte olmak

“İlk ava çıktığım zaman ya 17 ya da 18 yaşındaydım. Silahım, tek kırma av tüfeğiydi. Kah patlar kah patlamaz cinstendi. Bir gün hınzır avına çıktık. Köpekleri önden saldım. Köpekler takıldı hınzırın peşine. Bir o tarafa koşuşturuyorlar, bir bu tarafa. Tam önümden geçtiği anda tetiği çektim, patlamadı.  İkincide yine patlamadı. Hınzır beni fark etti. Durdu, biraz geri çekildi. Tam üzerime gelmeye hazırlanırken ‘tak’… Bereket, üçüncüde patladı silah. Patlamasaydı hınzır helak edecekti beni.

Tabiatta tetikte olmak zorundasın. Avcıyım deme, her an av olabilirsin. Bunu dedim de bak aklıma ne geldi. Bir abimiz vardı. Sağlam avcılardandı. Rahmetli oluşunun üzerinden geçeli iki sene oluyor. O bir gün demişti ki, avcılık iki canlı arasındaki çatışmadır; yalnız bu çatışmada biri avlayan, diğeri avlanandır. Yani avlanma karşılıklı değildir. Onları bir araya getiren de bu topraktır. Bu toprak ise kaygandır. Her an ne olacağı belli olmaz. Nice avcıyım diyenler av, nice av görünenler avcı olur, kimse bilmez. İnsan bedeni de tıpkı bu toprak gibidir. O toprakta da iki canlı; nurla zulüm çatışır. Her zaman uyanık, dikkatli ve nur tarafında olmak lazım.  Zulmün tuzakları pek sinsicedir. Bir anlık boşlukta seni avlar, haberin olmaz.

Öyle! Dikkatli ve uyanık, bir de iyi silahla donanmış olmak lazım. Yoksa benim tek kırmalı gibi silah olursa; sıkarsın sıkarsın patlamaz, bir işe yaramaz.”

Bu benzetme nedense çok hoşuma gitmişti. Ama bundan öte aklıma takılan, 40 yıllık avcılık geçmişi olan Hüseyin amca, bu haliyle avlara nasıl gidebilmişti sorusuydu. Ayıp olur diye de sormaya çekiniyordum. ‘Siz bu vaziyette ava nasıl gittiniz?’ diye nasıl diyebilirdim. Bir ara göz göze geldik. Aklımdan geçenleri gözümden mi okumuştu? Açıktan sormuşum gibi cevap veriyordu soruma.

“Üç merkeple kırk yıl avcılık yaptım. İlki 20 yıl, son ikisi de 10’ar yıl beni sırtlarında taşıdılar. Merkeplerim arasından da ilkini hiç unutamam. Çok hisli hayvandı. O kadar alışmıştı ki bana, ben üzerinde iken hafifçe sağa ya da sola büküleyim, komuta gerek kalmadan o da meylettiğim tarafa hemen dönerdi. Hele onunla geçirdiğim bir gün var ki, unutmak ne mümkün! Üç arkadaş, hınzır avına çıkmıştık yine. Köye 30 kilometre uzaklıkta ormanlık alandaydık. Her şey iyi güzel giderken nereden geldiği belli olmayan sis, bir anda çöktü ormanın içine. Bir metre ilerisi gözükmüyordu, arkadaşları kaybettim. Nevrim döndü, ne yapacağımı şaşırdım. Olduğum yerde kalakaldım. Sisin dağılacağı yoktu. Besmele çekip merkebime ‘deh’ dedim. Artık nereye götürürse oraya gidecektim. Epeyce yol gittik. Sisin yoğunluğu azalmaya başlamıştı. Tanıdığım bir yere gelmiştik. Hemen durdurdum merkebi, indim. Bir ağaca sırtımı dayayarak sisin yok olmasını bekledim. Sis kaybolduktan sonra geriye dönüp şöyle bir bakayım dedim, bu merkep beni nereden getirmiş diye. Bir de bakarım ki sabah gittiği yoldan, ayak izlerini takip ede ede getirmiş. Bu kadar hisli bir hayvandı.

Bu hadiseden sonra da rahmetli babamın şu nasihati aklımdan çıkmaz oldu.

‘Oğlum, sen karanlıkta iken seni aydınlığa çıkaracak, yolunu şaşırdığında seni doğru yola iletecek, hataya düşeceğin zaman elinden tutacak iyi bir arkadaş, iyi bir dost bul.’

Avı yaptıran, köpektir

“Hınzırdan başka bir hayvanı avlamaya çıkmadınız mı Hüseyin amca?”

“Çıkmaz mıyız? Çıktık elbet. Teyzemin oğlu bir gün geldi. Tilki avlamaya çıkalım, onda iyi para var, dedi. Halim, malum. İş yok, güç yok! O günlerde de fakirlik var, para lazım. Kabul ettik haliyle. İki gün üst üste gittik, elimiz boş dönmedik. Av köpeğini salardık tilkinin üzerine. Ne yapar eder, getirirdi bize.

Avı yaptıran, köpektir. O yüzden köpek, avcılıkta çok önemlidir. İnsanın eksik yanını tamamlar. Bir kilometre ötedeki tilkinin kokusunu alamaz insan; ama bir köpek çok rahatlıkla alabilir. Köpeğin içgüdüsel yeteneği ile kendi zekâsını bütünleştiren avcı, avlanma olayını mükemmelleştirir.

Birkaç defa tavşan da avladık. Lakin tavşan avcılığı zordur, ince bir zanaattır. Soylu köpek ister. Yani köpek iyi koku almalı. O yüzden bu işi her köpek yapamaz. Bir tavşanın peşinde bir ay gittiğimiz zaman oldu. Tam bir ay! Ava gittiğimiz arkadaşlardan birisi, her gün bir takvim kâğıdı koparmaya başlamıştı. Kafaya o derece takmıştı. Bıkmadan usanmadan her gün erkenden gider, akşam geç vakitlerde dönerdik. Yok, bir türlü bulamıyorduk. Takvim kâğıtları bir bir düşmeye başladı, yine yok! Ne zaman ki otuz birinci takvim kâğıdı düştü, o zaman bir tavşanı düşürebildik, avladık. Mübarek hayvan böyle, avlanması zor.

Tavşanın bir huyu vardır. Yuvasını hiçbir zaman terk etmez. Bu bölgenin hayvanı ise nereye giderse gitsin, tehlikeyi atlattıktan sonra tekrar bölgesine döner. Çok çeviktir. Buradan köpeği peşine takar, kilometrelerce götürür, izini kaybettirir, müsait bulduğu bir yerde saklanır. Ta ki akşam vaktine kadar. Akşam ezanı okunup hava kararmaya başladı mı saklandığı yerden çıkar, yuvasına döner.

Bir bakış bir bakışa çok şey anlatır

Bunların dışında bir kere de Karaca avlamaya yeltendim. Ama çok pişman oldum. Acınacak hayvan. Hiç unutamıyorum o günü.”

“Unutamayacak kadar ne yaşadın Hüseyin amca?”

“Saatler saatleri kovalıyordu. Sessizlik görünmez bir sis gibi çökmüştü ormanın içine. Tabiat içine kapanmış, her yer durgun mu durgundu. İnsanı uyuşturan donuk resim görüntüsü hakimdi etrafa.  Beş avcıydık, beşimiz de orman kadar suskun, orman kadar neşesizdik. Sabahtan beri iz peşinde olmamıza rağmen aradığımızı bir türlü bulamıyorduk. Yorgunluk zinciri, bedenlerimize dolanmaya başlamıştı. Bir daha atılmayacakmış gibi atılıyordu adımlar.  Avlanma hevesi tükenmek üzereydi. Her an uçup gidecekmiş gibi yüreklerde kanat çırpıyordu.

O gün, daha önce ava çıkılan günlere benzemiyordu. Orman her şeyini ulaşılamayacak kadar derinlere saklamış gibiydi.

Umut, yerini karamsarlığa bırakıyordu iyice. Kimse, hayat gereksinimi olan nefes alıp vermek dışında bir şey yapmıyordu; yapma isteğimiz de yoktu, tükenmiştik. Önümüzde aşmamız gereken bir tepe, bizim için son umuttu.

Birdenbire sessizlik perdesini, havlama sesleri deldi. Gelenler var. Geliyorlardı müjdeli bir haber getiren postacı heyecanıyla. İşte oradalar, av köpekleri orada! Heyecan, tabiata can veren bir bahar esintisi gibi dalga dalga etrafa yayılıyordu. Suskun, durgun olan ne varsa canlanmaya, hareket etmeye başlamıştı. Koca bir orman kendine geliyordu.

Avın kokusu, kanında dolanmaya başladı mı bir kere, zapt etmek ne mümkün av köpeğini. Salyalar, çenelerden aşağıya çoktan kendini bırakmıştı. Durdurulamayacak bir hızla sağa sola gidip geliyordu kuyruklar. Solumaları, hayalini kurduğu avın peşine takılıp kovalamaya başlamıştı bile.

Bizim için manzara değişmese de tabiattaki esrarlı gerilimin farkındaydık. Bir şey olacaktı; ama ne? Köpeklerin heyecanı kadar heyecanlı, onlar kadar ava ulaşma arzusundaydık. İçimizdeki en deneyimli avcı, liderimizdi ve hemen hepimizin yerini belirledi. Belirlenen yerlere gidip pusuya yattık; avın geçmesini beklemeye koyulduk. Köpekler de dayanamayacak kadar sabırsızlanmıştı. İşaret üzerine avı görmüşçesine kokunun geldiği yöne doğru rüzgârdan kanatlarla uçtular. Koku, ava ulaştırdı onları. Karaca görülmüştü. Karaca da onları görmüştü. Bir anlık avcı ve av göz göze gelmişti ve şimşek hızıyla bir kaçış, bir kovalayış başlamıştı.

Karaca tüm kaçış ustalığını gösterse de av köpeklerinden kurtulamadı. Koştukça yoruldu, yoruldukça bacaklarının dermanı azaldı. Köpekler havlayarak kapattılar arayı. Dört yandan sardılar. Onların emrine girmişçesine ne tarafa yönlendirdilerse o tarafa doğru koşmaya başladı. Ama bilmiyordu ki Karaca, av köpekleri zeki hayvanlardır; avcılar nerede ise avı o tarafa sürerlerdi. Bilmeden, düşünmeden koşuyordu avcıların içine doğru. Derman kalmamıştı dizlerinde, durdu. Dilini dışarıya çıkarmıştı. Çok yorulmuştu. Artık ne olacaksa olsun bakışı vardı gözlerinde. Köpekler etrafını sarmış havlıyordu. Merkep üzerindeydim. Geldi, tam karşımda durdu. Göz göze geldik. Gözlerini kaçırmadı; baktıkça baktı. Bakışlarıyla bir şeyler anlatmak istiyordu besbelli.  Ben de ona baktım; ta gözlerinin içine. Sonra çıkardım silahı, elimi uzattım tetiğe…

Vurmadım, vuramadım. Vicdanımın derinliklerinden yükselen, ‘Ben bu hayvanı nasıl vurabilirim, vuramam ki. Böyle heybetiyle dipdiri, güzel mi güzel bir hayvan, bu aciz tarafından nasıl avlanabilir? Hangi tüfekten çıkacak kurşun, bu ihtişamlı posta, kan lekesi bulaştıracak kadar güzellikten uzak, kör.’ sesini duydum.

Köpeklere seslendim. Karaca’yı bırakıp yanıma geldiler. ‘Haydi, git güzel Karaca.’ dedim, gözlerine baka baka. Biraz gittikten sonra dönüp baktı. Bakışı farklı bir bakış olmuştu. Bir bakışın bir bakışa ne çok şey anlattığını işte o vakit anlamıştım.

Arkadaşlar, “Bunca saat buralardayız. Sen nasıl olur da avucunun içine kadar gelen hayvanı bırakırsın? Boşa mı geldik buraya? Boşa mı bunca zaman kaybettik?” diye sitem de bulunsalar da ses etmedim. Karaca onlara değil, bana armağan etmişti bir çift güzel bakışı. Ama yine de unuttukları bir şey vardı. ‘Avcılıkta da iyiyi kötüden ayıran ahlâk kuralları vardı.’ Benim yaptığım, bu kurallar çerçevesinde hareket etmekten başka bir şey değildi.”

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı