Toplumdan İnsana Hayatın Merkezi: Aile

0

Geçenlerde Kuveyt’te bir şirket borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etti. Tüm dünya ayağa kalktı. Kriz var batıyoruz diye. Ekonomide en küçük bir hadise dahi dünya çapında olay olurken sosyal hayatta patlak veren krizler ev sahibi tarafından bile duyulmuyor?

Aileden kopma…
Sorunlar toplum hayatına iyice kök saldı. Karmaşıklaşan insan ilişkilerini düzene koymak için danışmanlık kurumları yaygınlaştı. Uzmanlar, hayatın her noktasında insanlara tavsiyelerde bulunuyorlar. Manevi hastalıkların çokluğu, insanların sorunlar karşısında çaresizliği toplumun zor durumunu gözler önüne seriyor. Depresyon, alkol, boşanma, kriz, kumar, tecavüz, kendi vücuduna zarar  verme, uyuşturucu gibi uzmanlar 50’nin üzerinde toplumsal hastalıkla mücadele ediyor” (1) Manevi hastalıkların üzerine gitmekiçin birçok kurum psikolojik danışman kadroları açıp uzman alımları yaptı. Norveç gibi bazı ülkeler daha da ileriye giderek “Manevi değerler komisyonu” kurdu.

Türkiye de durum kötüye gidiyor
Bir yandan manevi hastalıklar için tedavi yolları aranırken diğer yandan sayısal veriler toplumun gün geçtikçe kötüye gittiğini gösteriyor. Depresyon belirti oranı %30’dan %50’ye çıktı, 2007 yılında Türkiye’de 51 kişi madde kullanımına bağlı ölürken, bu rakam 2008’de 147’ye yükseldi. 2009’da madde bağımlılığından ölümlerin sayısı yılın son iki ayına girmeden 160’ın üzerine çıktı. Sokaktaki her 8 kişiden biri sabıkalı. Sabıkalı sayısı son iki yılda kırsal bölgelerde %15, kentlerde ise %60 arttı. Bugün 10 milyonun üzerinde kişinin poliste suç kaydı var. Rakamlar, Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından açıklanmıştır.

AB taklit çözümü zorlaştırıyor
Türkiye de her geçen gün durum kötüye gitse de 5 Şubat’ta Brüksel’de yayınlanan Avrupa Suç ve Güvenlik Araştırması (EU ICS) sonuçları incelendiğinde de Türkiye, Avrupa ülkeleri içinde en güvenli ülkeler arasında yer alıyor. Araştırma sonuçlarına göre İngiltere, Hollanda, Danimarka, İrlanda ve Estonya Avrupa’nın en yüksek suç oranlarına sahip beş ülkesi oldu. 2004 yılında Avrupa’da insanların ortalama olarak %15’inin bir suçun mağduru olduğu görülüyor. İngiltere de ise 2007 yılında 1,5 milyonun üzerinde suç işlenmiş. Bu rakamı Türkiye ile mukayese ettiğimizde 7 kat daha fazla suç işlendiği görülmektedir.

Çözüm yolları üzerine ne yapılıyor?
Manevi hastalıkların polise ulaşan kısmında durumun kötüye gittiği rahatlıkla anlaşılıyor. Gün yüzüne çıkmayan tepkilerin ise nerelere ulaştığı hakkında gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini aklıselim bir şekilde değerlendirmek yeterli olacaktır. En vahimi ise 9-10 yaşlarındaki çocukların polis kayıtlarında 30’un üzerinde sabıkalarının bulunması. Oranlar üzerinde çalışma yapan yetkililer bu hususta sebeplerini sıralarken; göçler ile dengenin bozulması, cezaların caydırıcı olmaması, AB sürecine adapte olmaya çalışan kurumlar arasında irtibatın temin edilememesi gibi sebepler ileri sürüyorlar.

Sosyolojiciler gelişmekte olan ülke konumunda değerlendirilen Türkiye’de artan bu suç grafiği için “Sanayileşmenin oluşturduğu modern toplumun kaçınılmaz sonucu” derken; psikologlar “Suçlu çocuk ve genç yoktur, suça itilmiş çocuk ve genç vardır, suç işleme ve suçluluk doğuştan bir kişilik özelliği değildir. Suçlu büyük ölçüde olumsuz gelişimkoşullarında, soğuk, ilişkisiz ve ilgisiz aile ortamlarında yetişmiş, insan olarak hak ettiği değeri ailesinden alamamış ve toplumda da özenli ilişkiler görmemiş kişidir” demektedirler.

Sanayileşmenin oluşturduğu modern toplumun adalet yoksunluğunu, caydırıcı cezalar çözülebilir mi? Yetkililerin dediği gibi adaletli toplumsal düzenlemelerin getirilmesi ve kurumlar
arası irtibat insanların güven duygusunu oluşturabilir mi? Yoksa çözüme psikologların istediği gibi soğuk, ilişkisiz ve ilgisiz aile ortamlarının ve yok olan insani değerlerin elde edilmesi
ile mi ulaşılabilir?

Önce Aile
Ebeveynlerin değişen dünya şartlarında çocuklarından gelen sorunlara karşı kendilerine göre cevap vermeye çalışmaları aile içerisinde iletişimsizliği arttırıyor. Bu ise neslin kuşak çatışması yaşadığını ve kendilerini birbirlerine ifade edemediklerini gösteriyor. Bu döngüde çocuk yetiştirmenin zincirin halkaları gibi olduğunu söyleyen İstanbul Üniversitesi Gelişim psikolojisi ana bilim dalı öğretim görevlisi Doç. Dr. Gül Şendil “Aile doğuma yirmi yıl öncesinden hazırlanmalı.” diyerek toplumun meyveleri olan gelecek nesillere hazırlığın, devlet, aileler ve bağımsız toplum kuruluşlarının ortak çalışması ile mümkün olabileceğini söylüyor.

Zincirinin halkalarında ailenin izleri…
Bir seyyah tarafından 19. yy İstanbulun’dan anlatılan bir kesit, zincirin tarihi uzantılarını bize daha iyi gösterecektir.

“Çocuklar arasında gürültülü oyunlardan, hızlı koşmacalardan, çığlıklardan, itişip kakışmalardan ve hele küfürlerle tokat ve yumruk darbelerinden eser bile görülemez. … O kadar sakin sakin eğlenirler ki sesleri bile güç duyulur. Anneannelerinin kendi zamanlarına ait anlattıkları menkıbeleri, tecrübeleri, kıssaları hafiften nida gibi dinlerler” 1836 Neuf annesa Constantinapol (İstanbul’da Dokuz Yıl) adlı eserin birinci cilt 224. sayfasında aile içi uyumun anlatıldığı bölümdür bu.

Bu örnek, günümüzün popüler kültür ve kitle iletişim araçlarının şekillendirdiği aile yapısı ile karşılaştırıldığında ailelerin ve çocukların ne kadar değiştiğini ortaya koyuyor. Zincirin halkalarından hangisinin ne zaman koptuğu üzerine çalışmalar yapmak eğitimin içinden ve kamu kuruluşlarından uzmanların, toplum içinde faaliyet gösteren bağımsız kuruluşların
görevidir.

Eğitimsiz anne babalar çocuklar için YAKIN TEHLİKE
Bazı devirlerde insanların ahlaki değerlerinin yüksek olduğunu ve bu dönemde çok değerli ilim adamlarının yetiştiğini belirten yazar Veli Köle, günümüzdekikötü gidişin başlıca sebebini aile müessesesinin çökmesine bağlıyor. Zincirin halkalarındaki kopuşu ise Hazreti Ali Efendimizden naklettiği “Çocuklarınızı yaşayacakları zamana göre yetiştirin” sözü ile açıklıyor.

Şendil, “Çocuk yetiştirme emek ister neticede insan ortaya çıkar.” diyerek çocukları kendi zamanlarına göre yetiştirmenin o kadar kolay olmadığını ve çocuklar adına takip edilen programların ise yetersiz olduğunu belirtiyor. Bu konuda ki mevzuattaki eksikliklerden birini misal vererek, “Bir taraftan çocuklar kontrolsüz bir şekilde televizyon izlettirilirken diğer tarafta RTÜK’te olup bitenleri  çocuk psikolojisi ile takip eden yeterli uzman yok” diyor. Zincirin halkalarının kopma sebebini ise televizyon karşısında yetişen annelerin bu süreçteki olumsuzlukları yenemeden çocuk yetiştirme sürecine geçmelerine bağlayarak ebeveynlere eğitim vermenin elzem olduğunun altını çiziyor.

Toplum içerisindeki hadiselerin aileye yansıması bu şekilde olurken, ailenin okuldaki parçası olan öğrenci ne durumda? Konu üzerinde konuştuğumuz Rehber Öğretmen H. Tenör, “Toplum içerisinde yaşanan iyi kötü her türlü olayın bir kopyasının da okullarda yaşanması kaçınılmaz” diyerek okula gelen öğrencilerin dış dünyayı buraya taşıdıklarını belirtiyor. Okul önlerinde yaşanan uygunsuz olayların, yaşadıkları olumsuz hayat şartları nedeni ile ruh sağlığı bozulan öğrenciler tarafından yapıldığını ve bunun çözüm yolunun ise güç kullanarak cezalandırmak olmadığını aile ile beraber hareket edilmesi gerektiğini söylüyor. Yukarda söylenilenlere paralel olarak da “Ailelere, çocuk dünyaya gelmeden önce eğitim vermek şart” diyor.

Şendil, babalar çocuk eğitiminde annenin yanına çekildiğinde işler düzeldi dese de anne çocuk ilişkisi ve anne yoksunluğu üzerine konuştuğumuz Psikolojik Danışman Mehmet Emin Bakırdemir “Annenin çocuk üzerindeki etkisi babaya ve diğer çevre faktörlerinde göre daha fazladır.” diyor. Ve anne çocuk ilişkisinin ilk döneminde ilgi, sevgi, dokunma ve korunma ihtiyaçlarının iyi temin edilmesinin bebeklerde daha sonraki dönemde güvenli veya güvensiz ilişkinin temelini oluşturduğunu söylüyor. Annelerinden ayrı kalan çocuklarda ise anne yoksunluğu ve yuva hastalığı gibi hastalıkların görüldüğünü ve bu çocukların daha sonraki yaşlarda umursamaz, ilgisiz, çekingen, kuşkulu olduklarını ve duygusal zekâlarının da donuk olduğunu belirtiyor.

“Ailenin meyvesi, toplumun nüvesi temelinde çocuk ve aile nasıl olmalı?” sorumuza verilen cevaplarda Şendil’in anlattığı gibi belki çocuklarımızın en güvenli mekanları aileden ve toplumdan ayrı “koza” niteliği taşıyan yerler her çocuk için şimdilik mümkün değil. Ama Veli Köle’nin bahsettiği kendilerini yetiştirmiş ailelerin her türlü kötü şartlardan çocuklarının ruh ve beden sağlığını korumaya çalışmaları gerekir. Yine çocuğa ciddiyetin ve metanetin ulviyetini öğretmek, manevi duyguların lezzetini yaşatmak, akıl melekesini güçlendirmek de arzu edilen insan özelliklerini ortaya çıkartmak için gerekli olacaktır. Son olarak uzmanlarımızla beraber ailenin tarifini yapmaya çalıştığımızda, bilgi ve tecrübe temelli, sevgi ile yoğrulan, karşılıklı dayanışma ile ayakta kalan, dışarıdan gelen kötülüklere karşı hep beraber akıllı bir çalışmanın yapıldığı, cennet yolculuğunun merkezi olarak karşımıza çıkıyor aile. Ve ortaya çıkan güzelliğin formülü: eve geldiğinde güzel bir yere girdiğini hisseden ÇOCUK, eşi yanına geldiğinde doğru insana kavuştuğunu bilen EBEVEYN, sevgi ve muhabbetle karşılanan ANNE, başka insanlara imrenmeye ihtiyaç duymayan BABA.

(1) M. Çağatay ÖZDEMİR, “Toplumsal Değişme Karşısında Aile ve Okul”, Türk Eğitim Bilimleri Dergisi, Bahar, 2007, s.5.

Ferhat KAYA

(Toplam 271 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.