Tuna’dan İstanbul’a Beş Asırlık Dostluk

0

İstanbul’umuzun Boğaziçi’nden akan sularından bir avuç aldığınızda şunu düşünürsünüz: Akan suların acaba ne kadarı Tuna’dan kopan şühedanın ruhunu Karadeniz’den buralara taşır. Balkanlar ve Tuna ile etle tırnak gibiyiz, beş asırlık dostluğumuz var, kopmamız mümkün değil.

Sokağa çıkıp rastgele insanlara sorsanız muhakkak ya babası ya da dedeleri Balkan göçmeni olan birisine rastlarsınız. Onların zihinlerinde Balkan dağları, şehirleri ve nehirleri bir başkadır. “Türk’ün gönlünde dağ varsa Balkan’dır, nehir varsa Tuna’dır.” der Yahya Kemal. Balkan Türklerinin ekserisi aynı düşüncededir. Şehir deyince Güvercinlik, Bosna, Silistre; kale deyince Estergon, Belgrad; dağ deyince Koca Balkar Dağları, Şar, Rodop; nehir deyince Tuna, Sava, Meriç akıllarına gelir. Neden böylesine derin muhabbet duyarlar? Tuna Nehri’nde neyi arar, Balkan şehirlerinde kimleri bulmak isterler?

Edirne’den öteye daha önce hiç geçmemiş biri olarak onların gözüyle bakmaya çalışalım. Avuçlarımıza bütün Balkanları sığdıramayız. Şehirleri ve kaleleriyle Tuna’dan bir avuç su alalım, koyulalım yollara ve Osmanlı’nın Tuna’yla ilk buluştuğu yerden başlayalım. Şehrinde, kalesinde, dağında, taşında ve insanında Tuna’yı, Osmanlı’yı arayalım.

Adına Yıldırım Bayezid dediğimiz aslan yapılı cihangir, daha 1400’lü yılların başında Osmanlı’nın Tuna’yla nikâhını kıymıştır. İlk muhabbeti başlatan kişi ise Birinci Murad Hüdavendigâr’ın sadrazamı Çandarlı Ali Paşa’dır. Onun Tuna kıyılarında ilk fethettiği yer Silistre’dir (1388). Bugünün Silistresi’nde Yıldırım Bayezit Han’ın yaptırdığı Kale Camii ayakta kalamasa bile, İstanbul’un fethinden 50 yıl önce, orada bir caminin yapılmış olması, Tuna’yı daha da yakınlaştırır bize.

Sizin Tuna’nız hangisi?

Anadolu’nun Tuna’sı Kızılırmak’tır, Türklerin geldiği Orta Asya’nın ise iki Tuna’sı vardır; Seyhun ve Ceyhun. Ortadoğu’nun da Fırat ve Dicle’dir. Bölgelerin olduğu gibi ülkelerin, tarihlerin de Tuna’sı vardır. “Mısır, Nil’in armağanıdır.” sözü bu minvalde değerlendirilebilir.

Osmanlı’nın Tuna sevdası ile Roma’nın Tuna macerası bu noktada birbirine çok benzer. İkisi de güneyden gelmiştir, ikisi de imar etmişlerdir Tuna’nın şehirlerini, kıyılarını. Semendire, Belgrad, Bükreş kalelerinde ikisinin de izlerini yan yana bulursunuz. Aralarında bir fark vardır: Osmanlı’nın izleri genelde İslamî unsurlarla bezenmiştir; Roma’nın dokunuşlarında ise salt ticaret menfaati ve stratejisi vardır.

Belgrad’dan 70-80 km doğuda Semendire’de dikkat çekici bir hadise… Şehrin tek tarihi restorasyon alanı bir Roma su kemeri. AB’den alınan proje desteğiyle, su kemeri açığa çıkarılmaya çalışılıyor. Elbette bu çok güzel bir hadise. Ancak bu kazının hemen karşı tarafında Semendire Kalesi’nin hali içler acısı. İçindeki Osmanlı yapıları, camisi, çeşmesi, yeryüzünden silinmiş. Sadece doğu hisarında, surun yıkık tarafındaki kitabesi kalmış. Avrupa Birliği’nin finans sağladığı dijital arşivlerde de bu tahribat vardır.

Osmanlı’nın hatırasına sahip çıkacak, Anadolu insanıdır. Osmanlı’nın Tuna’ya muhabbetini, imarını, iskânını kıskananlar, onunla Tuna arasına karaçalı gibi girmişlerdir. “Tuna bizimdir, artık sadece bizim için akmalı.” diyerek hücuma geçerler. Önce Tuna boyundaki hisarlara girdiler, tek tek Tuna boyları çıktı elden. Sonra da dünya savaşları ve iç savaşlarda camiler, medreseler ve Osmanlı mahallelerini yıkmak bahaneleri olur…

Bu yazının devamını İnsan ve Hayat Dergisi’nin 111. sayısından (Mayıs 2019) okuyabilirsiniz.

BU SAYIYI SATIN AL E-DERGİYİ SATIN AL
(Toplam 21 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.