KapakSeyahat

Tuna’dan İstanbul’a Beş Asırlık Dostluk

İstanbul’umuzun Boğaziçi’nden akan sularından bir avuç aldığınızda şunu düşünürsünüz:  Akan suların acaba ne kadarı Tuna’dan kopan şühedanın ruhunu Karadeniz’den buralara taşır. Balkanlar ve Tuna ile etle tırnak gibiyiz, beş asırlık dostluğumuz var, kopmamız mümkün değil.

Sokağa çıkıp rastgele insanlara sorsanız muhakkak ya babası ya da dedeleri Balkan göçmeni olan birisine rastlarsınız. Onların zihinlerinde Balkan dağları, şehirleri ve nehirleri bir başkadır. “Türk’ün gönlünde dağ varsa Balkan’dır, nehir varsa Tuna’dır.” der Yahya Kemal. Balkan Türklerinin ekserisi aynı düşüncededir.  Şehir deyince Güvercinlik, Bosna, Silistre; kale deyince Estergon, Belgrad; dağ deyince Koca Balkar Dağları, Şar, Rodop; nehir deyince Tuna, Sava, Meriç akıllarına gelir.  Neden böylesine derin muhabbet duyarlar? Tuna Nehri’nde neyi arar, Balkan şehirlerinde kimleri bulmak isterler?

Edirne’den öteye daha önce hiç geçmemiş biri olarak onların gözüyle bakmaya çalışalım. Avuçlarımıza bütün Balkanları sığdıramayız. Şehirleri ve kaleleriyle Tuna’dan bir avuç su alalım, koyulalım yollara ve Osmanlı’nın Tuna’yla ilk buluştuğu yerden başlayalım. Şehrinde, kalesinde, dağında, taşında ve insanında Tuna’yı, Osmanlı’yı arayalım.

Adına Yıldırım Bayezid dediğimiz aslan yapılı cihangir, daha 1400’lü yılların başında Osmanlı’nın Tuna’yla nikâhını kıymıştır. İlk muhabbeti başlatan kişi ise Birinci Murad Hüdavendigâr’ın sadrazamı Çandarlı Ali Paşa’dır. Onun Tuna kıyılarında ilk fethettiği yer Silistre’dir (1388).  Bugünün Silistresi’nde Yıldırım Bayezit Han’ın yaptırdığı Kale Camii ayakta kalamasa bile, İstanbul’un fethinden 50 yıl önce, orada bir caminin yapılmış olması, Tuna’yı daha da yakınlaştırır bize.

Sizin Tuna’nız hangisi?

Anadolu’nun Tuna’sı Kızılırmak’tır, Türklerin geldiği Orta Asya’nın ise iki Tuna’sı vardır; Seyhun ve Ceyhun. Ortadoğu’nun da Fırat ve Dicle’dir. Bölgelerin olduğu gibi ülkelerin, tarihlerin de Tuna’sı vardır. “Mısır, Nil’in armağanıdır.” sözü bu minvalde değerlendirilebilir.

Osmanlı’nın Tuna sevdası ile Roma’nın Tuna macerası bu noktada birbirine çok benzer. İkisi de güneyden gelmiştir, ikisi de imar etmişlerdir Tuna’nın şehirlerini, kıyılarını. Semendire, Belgrad, Bükreş kalelerinde ikisinin de izlerini yan yana bulursunuz. Aralarında bir fark vardır: Osmanlı’nın izleri genelde İslamî unsurlarla bezenmiştir; Roma’nın dokunuşlarında ise salt ticaret menfaati ve stratejisi vardır.

Belgrad’dan 70-80 km doğuda Semendire’de dikkat çekici bir hadise… Şehrin tek tarihi restorasyon alanı bir Roma su kemeri. AB’den alınan proje desteğiyle, su kemeri açığa çıkarılmaya çalışılıyor. Elbette bu çok güzel bir hadise. Ancak bu kazının hemen karşı tarafında Semendire Kalesi’nin hali içler acısı. İçindeki Osmanlı yapıları, camisi, çeşmesi, yeryüzünden silinmiş. Sadece doğu hisarında, surun yıkık tarafındaki kitabesi kalmış. Avrupa Birliği’nin finans sağladığı dijital arşivlerde de bu tahribat vardır. Osmanlı’nın hatırasına sahip çıkacak, Anadolu insanıdır.

Osmanlı’nın Tuna’ya muhabbetini, imarını, iskânını kıskananlar, onunla Tuna arasına karaçalı gibi girmişlerdir. “Tuna bizimdir, artık sadece bizim için akmalı.” diyerek hücuma geçerler. Önce Tuna boyundaki hisarlara girdiler, tek tek Tuna boyları çıktı elden. Sonra da dünya savaşları ve iç savaşlarda camiler, medreseler ve Osmanlı mahallelerini yıkmak bahaneleri olur.

 

Roma’dan kalan izleri toprak altından çıkarmaya çalışanlar, Osmanlı’dan kalanları toprak altına gömme işinde hayli acelecidirler. Çünkü Osmanlı’nın eserleri, onlara İslamiyet’i anlatır. Derinlerde kalmış hissiyatlarına seslenir. Bunun yanında Osmanlı olmasaydı, Roma’nın izlerinin bugüne kalmayacağını onlar da çok iyi biliyorlar. Osmanlı’nın hatırasına aradan geçen 150 yılda, bu yapılmamalıydı.

Fakat bütün bunlara rağmen, Tuna’dan gelip boğazda akan sular, İstanbul’u Tunalaştırır. Tarihî dostluk ve Tuna’ya olan muhabbet ezelîdir.  Estergon’da, Mohaç’ta, Budapeşte’de birbirinin içinde eriyip yekvücut olmuşluk vardır. Tuna sularının esrarını Boğaziçi’nden dinleyenler, onun neler getirdiğini duyarlar.

Uzaktan, taa Tuna ile Sava’nın birleştiği Belgrad’dan seslenir: “Ben Tuna,  beş yüzyıl sonra gelen ayrılığın acısı, kedere büründü içimde. Boğaziçi’ne gönderdiğim her bir damlada, ezan-ı Muhammedî’ye hasretin hissi, boş kalan rahlelerde bekleyen yavrucakların bekleyişi vardır. Söyleyin İstanbul’da oturan sultana ki bizi bu ellerde yalnız bırakmasın.”

Belgrad’ın ürkek kuşları

“Akşehir”, “Akkale” son tabirle Belgrad. Balkanlardan Avrupa’ya açılan kilit, Sırpların Belgrad’ı. Lakin bundan önce Macar Belgrad’ı idi. Bir ara Yugoslavya Belgrad’ı oldu. Bizim Belgrad Ormanı’nın hikayesi de oradan gelir. Fetihten sonra rahat durmayıp densizlik eden Belgradlıların kollarından tutulduğu gibi İstanbul’un kenar mahallelerinden birine, şimdiki Belgrad Ormanlarına yakın yere getirilir.

400 yıl sonra, 1867’de Belgrad son Osmanlı askerini uğurlar. Üçüncü ve son defa Osmanlıların elinden çıktığı gün, Ziya Paşa bir ağıt yazar.

“Belgrad Kal’asın ihsan ile Sırbistan’a

Devletin kıldı tamamiyetini istikbale”

Özetle der ki; “Belgrad giderse devletin istikbali tehlikededir.” Bunu derken İstanbul ile Belgrad’ın bir bütünün parçaları olduğunu hatırlatır. Belgrad, Kanuni Sultan Süleyman eliyle hem de Kadir Gecesi’nin Cuma gününe denk geldiği zamanda fetholunur. Fatih Sultan Mehmet burada yaralanıp “Gazi” unvanı alır. Yine onunla kuşatmaya gitmeyenler burada tenkit edilir. Aşık Paşazade; “Belgrad fetholacak, bize çift sürmek lazım gelir, akın etmeye yer kalmaz.” yergilerini sadece o günkü akıncılara ve rütbeli askerlere söylemez. Bugünün ürkek kuşlarına da sesini yetiştirir.

Bugün Belgrad’a Tuna kıyılarını takip ederek aylarca süren bir yolculukla gidilmiyor. Uçakla bir saatte varıyorsunuz, vize havaalanında alınıyor ve siz daha ne olduğunu anlamadan, pasaportunuza geçiş izni vuruluveriyor. Sırbistan Belgrad’ına gelmeden, Müslümanların Kosova ve Yeni Pazar’dan yukarıda kalmadıklarını düşünüyorduk. Ancak buralarda da Müslüman mahalleleri var.

Sava ile Tuna’nın kucağında Belgrad

Belgrad’a iner inmez kaleye koşturuyoruz. En çok da Sava ile Tuna’nın buluştuğu yerin hayali var zihnimizde. Bu kavuşmanın en güzel izlenebildiği yer Belgrad Kalesi. Ama önce “Kalemeydan”dan geçmek gerekiyor. Sırpçada aynı şekilde, “Kalemegdan” olarak kullanılan bu yer, geniş bir alana yayılmış. Belgrad Kalesi’nin yanında, Osmanlı’dan kalan eserlere ve geniş parklara da ev sahipliği yapıyor.

Belgrad Kalesi’ne girilen kapılardan birinin adı İstanbul Kapısı (Stambol Kapija). Binlerce şehidin mekanına bu kapıdan giriliyor. Hiçbir kapı kendine bu kadar uygun bir isim bulamazdı. Saat kulesini geçince, karşınıza “Mora Fatihi” Damat Ali Paşa’nın türbesi çıkıyor. Burada, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın 1578’de yaptırdığı bir de çeşme bulunuyor. Çeşmeyi arkanızda bırakıp biraz daha ilerleyince, gözleriniz muhteşem bir şehir manzarasıyla ve yeşille şenleniyor. Sava ile Tuna’nın kıyılarına kurulmuş Belgrad’ı görünce ruhunuz da şenleniyor.

Mimar Sinan Çeşmesi, Osmanlı Konağı ve muhteşem Türbe’nin bu kadar şeyden sonra yaşıyor olması tatlı his uyandırıyor içimizde. Fatihalar okuyup fotoğraf çekiyoruz. Fotoğraf yetmiyor, dron uçurup ne var ne yok tepeden bütün görselleri topluyoruz. Tuna ile kalenin buluştuğu yerde Osmanlı’dan kalma hamam ve kalenin şehir ile buluştuğu yerde bir hareketlilik dikkatleri çekiyor. Hamam restore edilmiş, hareketlilik ise hayvanat bahçesi imiş. Hem de bir zamanlar şühedanın medfun olduğu yerde.

İptal edilen randevu

400 yıllık emeğin üzerinden 150 yıl geçti. İzler taze lakin tahribat çok derin. Bu kadar yılın içinde Osmanlılığını, dilini ve örfünü korumakla kalmayıp oralarda tutunan iki Osmanlı annesinden haberdar oluyoruz. Ne var ki verilen randevu son anda iptal ediliyor. Bir Osmanlı kadını olarak Belgrad’da yaşayabilmenin canlı misalleriyle tanışamıyoruz. Sadece kırık cümlelerini telefondan dinleyebiliyoruz. Telefona bile çıkmaya cesaret edemeyen, daha nice Osmanlı bakiyesi güzel insan vardır, Allah bilir. Onlar da kendi topraklarında Anadolu’nun hizmet ellerini gördükçe, muhafaza olundukları yerlerden yavaş yavaş çıkacaklardır.

Tuna boylarında, ilmî, dinî, askerî çok mücadele verildi. Karlofça Antlaşması’nın yapıldığı yerler, diplomatik mücadelenin canlı şahitleridir. Bir zamanlar buralarda Osmanlı ile Haçlı İttifakı arasında çok şey yaşandı. Birinin verdiği mücadele, Tuna ve ötesinde ila-yı kelimetullahtı. Diğeri ise önce Tuna’yı sonra da İstanbul’u işgal peşindeydi. 1699 yıllarında Kardinal Alberoni “Tuna Nehri’ne sahip olmanın Payitaht İstanbul’u almak için önemi vazgeçilmez.” derken, Osmanlı’nın Tuna boylarında verdiği mücadelenin stratejisini özetler. Budin, Temeşvar, Belgrad ve diğer Tuna’ya kıyısı olan yerler tek tek Osmanlı’nın elinden çıktığında, Haçlı İttifakı’nın ticaret temelli hedeflerinin gerçek yüzü, İstanbul’un kapılarına dayandıklarında ortaya çıkar.

Şüheda beldesi Novisad (Varadin)

Belgrad otogarından otobüse biniyoruz. Novisad’a kadar bütün köylere kasabalara uğrayarak bir saatlik yolu 3 saatte alıyoruz. Çoğu, yeni kurulmuş beldelerden geçiyoruz. Tuna ile karşılaştığımız yerler olmasa, kendimizi Sırbistan’ın Macar bölgesinde oldukça yalnız hissedeceğiz. Arnavut, Macar ve güneydeki Müslüman bölgesi ülke içinde özerk yerler. Buraların kendi içinde ayrı ayrı kuralları var. Mesela, Belgrad’da toplu taşıma ücretsiz iken, diğer yerlerde otobüslere ücretli biniliyor.

Gece kaldıktan sonra sabahın ilk ışıklarıyla başlıyoruz bölgeyi tanımaya. Tanıdıkça; sevimsiz şehir güzelleşmeye, şehrin tatsız hali zihnimizde gerçek yerini bulmaya başlıyor. Başta isim çok soğuk gelmişti. Mihmandarımız “Buralara zamanında Dar-ül Şüheda-ül Varad denilirdi. Burada iki tane şehit sadrazamımız var.” deyince, işler bir anda değişiyor. Mora Gazisi Damat Ali Paşa ve Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa’nın şehit olduğu yer, şimdi Novisad olarak biliniyor.

Tuna’nın güney tarafında bizim Varadin Kalesi olarak bildiğimiz Petrovaradin’e çıktığınızda manzara, bölgenin bütün devirlerinin ve yaşanılarının özetini arz ediyor. Kuzeyde yeni kurulmuş Novisad’ı, izliyorsunuz. Rus-Macar mimari üslupla kendine has görünüyor. Doğuda kale eteklerinde bölgenin karakteristik yapısı saat kulesi ile tamamlanıyor. Güneyde önce surlar sonra da verimli Karlofça Ovası. Petrovaradin Kale’sinin içindeki müzede, Osmanlı’dan sadece Abdulaziz Han’dan alınan fermanın kopyası bırakılmış.

Novisad’a yakın iki yere daha gitmemiz gerekiyor. Biri Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’nın şehadetinin mekanı Slankamen kasabası, diğer ziyaret yeri, antlaşmanın yapıldığı ovadaki Karlofça Kasabası. Damat Ali Paşa şehit düştükten sonra Belgrad’a götürülmüş idi.

Osmanlı kapısı sonunda açılıyor

O gün öğleden sonra Karlofça Ovası’na varıyoruz. Toprak çok bereketli. Tuna, kıvrıla kıvrıla beldeleri ihya etmeye devam ediyor. Ancak bizim gözümüz Karlofça Antlaşması’nın imzalandığı yerlerde. Haçlı İttifakı ile Osmanlı arasında süren on altı yıllık savaşlardan sonra, masaya oturuldu ve 72 gün süren müzakereler sonrasında antlaşma imzalandı. Ne mücadeleler… On altı yıllık savaştaki hadiseleri söylemek yürek, 72 günlük diplomatik mücadelede Rami Mehmet Paşa’nın yaşadıklarını yazmak ise emek ister.

Antlaşma imzalandı imzalanmasına ama bugünlere kadar ulaşan şeyler de yaşandı. Karlofça kasabasının ve bu ovaların tarihimizde ayrı bir önemi var. Müzakerelerin yapıldığı yere büyük bir çadır kurulmuş ve çadırda antlaşmaya katılan 4 devlet için 4 ayrı kapı açılmıştı. Öyle sıkı ve stratejik günler yaşanıyordu ki ölen Venedik diplomatın cesedi, alandan bile çıkarılmadan oraya gömülmüştü. Sonrasında o yere bir kilise yapıldı. Ancak 4 kapıdan Osmanlı delegesinin girdiği doğu kapısı kapatılmıştı. Diğer 3 kapı açık bırakılmıştı. Böyle yapılarak, Türkler bir daha buralara gelemeyecek mesajı veriliyordu. Ne var ki sonraki yıllarda Osmanlı delegesinin girdiği yere de bir kapı yapılmaya karar verildi. O açılan kapıyı yerinde gördüğümüzde, yıllar sonra, Osmanlı’nın Anadolu’dan uzanan eli, kendi bakiyesinden olanlara ulaşıyordu.

Naaşı bulunamayan sadrazam

Niş, Semendire ve Belgrad’ı geri aldıktan sonra, Slankamen’de şehit düşen Fazıl Mustafa Paşa, Haçlı İttifakını son kez Tuna’nın kuzeyine atan Sadrazamdır. Askerini şevklendirmek için ileriye atılıp hayli savaş verdikten sonra, alnından vurularak şehit düşmüştür. Savaşın şiddetinden Sadrazamın mübarek naaşı bile bulunamaz. Bugün onun hatırasına bir kabir yapılabilirdi; lakin Slankamen’de öyle bir çalışma yok. Kabrini bulmak için gitmedik, şahit olduklarını hissetmek ve binlerce şühedanın hatırasına hürmeten, dualar için oradaydık.

Doğduğu Vezirköprü’den 1600 km ileride Slankamen’de şehit düşen mezarsız kahraman için, “Adem cisrini geçti râh-ı Hak’ta Köprülüzâde” mısrasıyla tarih düşürülür. O, sadece cephede savaşan bir komutan değildir. Kendi devrinde hadis ve lugat dallarında “imâmü’l-hadîs” unvanıyla ders verirdi. Devrinin ulemasına ders okutacak kadar ihtisasa sahiptir.

Kimlerin nelerini taşıyor Tuna, Boğaziçi’ne?

Tuna yeli Slankamen’deki kıyısından ılık ılık esiyor. Tatlı bir ihtiyarın muhlis hali var üzerinde. Tuna’daki savaşları hatırlatır gibi. Sadece bu muhitte 30 bin şühedanın naaşının olması, Tuna’nın zihinlerdeki renklerini değiştiriyor. Suyun bir ucundaki siyahlık önce yeşilliğe oradan da pembeye karışıyor. Şimdi şühedanın yakuttan parlayan kanını hissediyoruz. Viyana’dan gelen Tuna, Belgrad, Plevne, Niğbolu, Silistre’de destanlar yazan kahramanların şehadetine şahit oldu. Bu şehitlik, şimdi en taze haliyle İstanbul’a, Boğaziçi’ne akıyor. Tuna için uğruna verilen candan daha değerli, hangi tapu senedi vardır ki?

Geçtî küffar sergerdan olup

Kana boyanmış idi döne döne

Oldı hûnîn-cûy ol demdan benü

Kaldu ol sunun adı Kanlı Tuna

İbn-i Kemal

Buralarda yaşanan tarih, filmler çekip paralar kazanmak için yaşanmadı. Yazılan ciltler dolusu kitaplar, dolaplara dizilip övülmek için yazılmadı. Tuna’da tarihin heyecanı var, heyecanların tarihi yaşandığı için.

Geçmişin tarihi havası, isimlerde yaşamaya devam ediyor

1950-60’lı yıllardır; Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya gibi ülkelerden, İstanbul’a müthiş bir göç dalgası yaşanır. Balkanlardan gelen Müslüman akını, o yıllarda Tuna’nın akışından daha hızlıdır. Gelenler sokaklarına, mahallelerine, iş yerlerine ve kendilerine soyad olarak oralardan isimler verirler. “Tuna”, “Tunalı”, “Tunaboylu”, “Tunasoylu” bunlardan en yaygın olanıdır.

Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi TUNAHAN (K.S.) SİLİSTREVİ Hazretleri de geçmişin tarihi hatırasını derinden hissettirmek için isminin iki yerinde Tuna’ya atıfta bulunur. Hocazadeler olarak bilinen asil ailenin ceddi, Seyyid İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Hanı nasb edilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zattır. Ebu’l Faruk Süleyman Efendi Hazretleri, babası gibi Hocazade lakabını kullanmış olup Soyadı Kanunu’yla birlikte “Tunahan” soyadını almıştır. “Tunahan” olarak ecdadının Tuna boylarında yaptığı hizmeti yâd ederken, “Silistrevî” nisbesiyle bölgenin tarihi havasını iliklere kadar hissettirir.

Balkanlardan ayrılmak mümkün mü?

Tuna’nın bugünkü yatağında Osmanlı bakiyesi nüfus çok az kalmış. Bosna ve Yenipazar gibi yerlerde nispeten daha fazla. Belgrad, Varadin, Semendire’den sonra, biraz daha güneye inip onlarla yarenlik etmek istiyoruz. Lakin Tuna’nın tarihî hatıraları bizi bırakmıyor. Birinci Cihan Harbi yıllarında, Tuna Osmanlı Menzil Müfettişliği emrinde savaşmış 20 binden fazla şehid, “buradayız” diyor. 1878 yıllarında Tuna’dan çekilen Osmanlı, 40 yıl sonra 1916 yılında bölgeye yeniden gelmek zorunda kalmış. İki tümen ve bir 15. Kolordu ile Galiçya Cephesi’nde Karadeniz’den Bükreş, İbrail, Silistre, Yerkök ve Dobruca’ya kadar olan kısma asker gönderilmiş. Savaşta İttifak Devletleri mağlup olunca 20 bin askerimiz bu coğrafyada şehit düşmüş. Bugünkü İbrail’deki Türk şehitliği bu ikinci defa gelen Osmanlı evlatları adına yapılmıştır.

İkinci defa Tuna’ya gelenlerin hatıralarını andıktan sonra Belgrad’dan güneye Yenipazar’a doğru yola koyuluyoruz. Karaliova’ya kadar yollar iyi, buradan sonra oldukça dönemeçli. Raşka’dan Yenipazar’a doğru ilerleyince isli köftenin kokuları yükseliyor. Yenipazar bizim coğrafyamız, Yenipazar bizim şehrimiz. İstanbul Aksaray’dan haftada 20’ye yakın otobüs Yenipazar’a geliyor. 10-11 saatlik bir yolculukla, Amasya’ya gider gibi bu bereketli coğrafyaya geliniyor.

Türkiye’de Boşnak, Arnavut, Pomak, Tuna boylarında ise sadece Türk

Yenipazar’da ecdat ağzıyla hatıralarını dinleyebileceğimiz insanlar var. Bosnalı Ali Amca onlardan birisi. Aradan sanki 200 sene geçmemiş gibi dile getiriyor. “Buralar eski günlerin tadını vermese de İstanbul’umuz var ya, o bize yetiyor. Kederlendiğimde hep İstanbul’u düşünürüm, o bizde ya çocuklar gibi mutlu olurum.”

Balkanlarda insanların gönlünde o derece derin yer etmiş, öyle iz bırakmış ki, Osmanlı ayrılığı daha dün gibi, sanki Osmanlı oradaymışız, sanki Balkanlar’da 30.000 ecdat yadigârı vakıf eserleri, baninin amel defterleri sevap yazmaya devam ediyor gibi. Kahve ikramı için davet edip, yemek ısrarında bulunan Yenipazarlının şu sözüne ne denir: “Dedeleriniz bize dünyaları bırakmış, size yemek ikramından  ne olacak ki?”

Mümin Bey’le civardaki ziyaret mekanlarını konuşurken bir ara dilinden şu cümleler dökülüveriyor: “Bize Türkiye’de Boşnak derler ama buraya geldiğimizde hepimiz Türk’üz.” Bu söz Tuna’ya ecdadın serptiği hizmetleri, emekleri özetliyor.

Balkanlar’daki selefi tahribat

Fotoğrafını çektiğimiz Arap Camii’den kaleye çıkan yokuşta, bir el sırtımıza dokunuyor. El kol hareketleriyle başlıyor kızgın kızgın anlatmaya. “Tamir edeceğiz dediler yıktılar, yıktıkları gün minareye şimşek çaktı. Bakın şimşek çakan yer hâlâ tamir edilemedi. Ne olacak bunların hali?” Arap Camii yanında Salih Amca’nın anlattıkları, Yenipazar gezisinde, öyle hemen turist gibi şehri gezip, doğru alışverişe koşturmak yok, dedirtiyor.

Meğer burada iki tane Müftülük oluşmuş. Salih Amca, sevmediği Selefî düşünceli olan Meşiha grubunu bize şikâyet ediyormuş. Bu grup ecdadın göz nuru ile yaptığı tarihî camileri restore ediyoruz bahanesiyle yıkıyor, etrafını genişletiyoruz diyerek de mübareklerin mezarlarını talan ediyorlarmış. Balkanların diğer yerlerinde de sahip çıkılamayan tarihi eserlerin başına bunlar geliyor. Hükümetler, ne de olsa restore edilecek düşüncesiyle, selefîlerin önünü açıyorlar.

Salih Amca’ya şimdi ne denilebilir ki? İster Arnavut, Boşnak, Pomak olun, ister Türk, Osmanlı’nın neslinden geliyorsanız,  doğru Yenipazar kalasına, oradan Sinan Bey Camii’ne bir mezar başına. Hem duaya hem de padişah-ı İslâm’ı dileyenlerin gönüllerine nazar-ı merhamet kılmaya.

Gelenler, gidenler, gidemeyenler

Balkanlar’dan dönenler sınırlardan geçerken şu iki cümleyi çok duyuyor. Giderken; “İstanbul’daki padişaha selam söyleyin.” Dönüşte de; “Sultandan selam getirdiniz mi?” Biz dönüşte böyle bir manzara ile karşılaşmadık. Ancak yedi düvele hayat veren Tuna için değerli notlar oldu. Siz de bunları bir yere not edin, ara ara bakın yüzyılların canlı hatıralarına.

Balkanlarda Müslümanlığın çoğu yerde iki alameti kalmış: Karşılaşınca “Selamünaleyküm”, vedalaşırken “Allah’a emanet”.

Cumbalı Osmanlı köşkleri ve evleri, her yerde muhakkak vardır. Belgrad, Peç, Bükreş gibi yerlerde hiç tanımadığınız sokaklarda dolaşırken kırk yıllık dostunuz gibi bir anda çıkıverir karşınıza. Silistre, Yenipazar’da toplu olarak gördüğünüzde Merzifon’u, Göynük’ü görmüş gibi olursunuz. Ortak nokta hepsi Osmanlı’dır.

Balkan şehirlerinde insanların arada kalmışlık halleri dikkat çeker. Avrupa içindedirler ama dışına atılmış, dışında bırakılmışlık oldukça fazladır.

Tuna Nehri, Romanya, Bulgaristan, Sırbistan, Slovenya, Avusturya gibi ülkelerden geçiyor. Nehir çoğu yerde ülkelerin sınırlarını belirlese de onlar için artık, varlığın, yokluğun, korunmanın ve ulaşmanın adresi değil. Onlar için Tuna, tekne yüzdürdükleri, atıklarını attıkları, hoş manzarasıyla selfi çektikleri bir yer olmuş.

Bazı Balkan şehirlerinde lüzumsuz ırkçılığın sıkıcılığı var. Bu ırkçılığın taşkın yüzü, kendini Müslümanlara karşı hissettiriyor.

Sırbistan, Romanya, Macaristan gibi ülkelerde Türk demek artık bazı yerlerde Müslüman demek manasında gelmiyor. 40-50 yıl içinde Türkiye’den gelip ecdadın mirası İslam çizgisi dışında hayat sürenler, belli oranda bozulmaya sebep olmuş gibiler. İla-yı kelimetullah için Tuna’ya sefere gidenlerin evlatlarından, az da olsa Osmanlı insanın ruhunu taşıyanlar var. Bunlar da elmas kadar değerli. Rahle başına okumaya gelen geçenlerin içinde, Türk çocuklarından çok Romen, Sırp, Hint, Bangladeşlilerin evlatları var.

Asitene-i Aliyye’nin kulelerine veda

Napolyon, Tuna için “Nehirlerin Kralı” sözünü kullanmış. Üçüncü Selim Han ise şu cümlelerle anlatmış Osmanlı’nın Tuna’ya bakışını: “Asitene-i Aliyye’nin kuleleri mesabesinde olan nehr-i Tuna”. İşte bu bakış Dersaadet ile Tuna’nın etle tırnak halini telmih etmiş, anlayana üstü kapalı söylemiştir.

Boğaziçi’nde dolaşırken akıntı burnuna git, Tuna’yı seyret. Şayet Tuna’da isen, Yergöğü’nden bin vapura Boğaziçi’nde seyrana çık. Yalnız kıyıları daha seyrek ve daha düz bir Boğaziçi, birbirine bağlanmış arka arkaya uzanıp giden Tuna boylarında bin bir Boğaziçi. Kilometrelerce maviyle kucaklaşan yeşil, bazen dar, bazen geniş, şurada kıvrak bir göl, orada pergelle çizilmiş uzun bir kanal. İçine bir burukluk çökerse eğer şu anonim cenk marşını söyle:

Yolumuzu bağlamasın,

Dalgaların ağlamasın,

Ağlar gibi çağlamasın,

Görüşmedik otuz sene,

İşte Tuna geldik gene.

Tarihte Tuna, İstanbul’dan bir cüz gibidir. Bugün de öyledir. Kanatlarını döndüre döndüre akar, sağda solda hep hisarlar kaleler, arkasında şahane beldeler, köşkler, koylarda martılar balıkçılar, nihayet her şeyin üstünde bereketi sırtlayan Tuna, bütün gövdesiyle harekette. Hakkın var Napolyon! Nehirlerin Kralı Tuna’dan güzel şey yok.

Balkanlarda yaşayan Osmanlılar

Osmanlı Balkanların dillerinde yaşamaya devam ediyor. Yunanca gibi Sırpçanın da yüzde yirmisine yakını Osmanlıca sözcüklerden oluşuyormuş. Nasıl ki Türkçe/Osmanlıca bir sözcük Yunancalaştırılırken sonuna -i eki alıyorsa (çakmaki, kalabaliki, karpuzi gibi…), Sırpçada bu ek -ya (-ja) olmuştur.

-Para küsürü (para üstü)

-Kala meydan (kale meydanı)

-Turska kaldırıma (Türk kaldırımları)

-Maşallah bembedeva (Maşallah ucuzmuş)

-Haydut, düşman

-Merdiven, kapı, yorgan, yastık, düğme

Daha Fazla Göster

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı