AraştırmaKişisel Gelişim

Türkçe ‘Lastik Gibi Bir Dil’ mi?

Türkçe öyle iddia edildiği üzere lastik gibi, menfi manada nereye çekersen çek, oraya giden bir dil değildir. Dil kendisine  ‘can veren’ fertlerin niyetini ve şeklini alır.

Arkadaş ortamlarında, okulda, iş yerinde veya hayatın herhangi bir yerinde duymuşsunuzdur: “Türkçe lastik gibi ne yapalım, nereye çekersen oraya gidiyor!” Derdini anlatamayan, anlattığı halde anlaşıl(a)mayan veya gerçekten de merâmını anlatmaktan başka niyetler peşinde olan kişiler bu durumun faturasını hemen Türkçeye kesebiliyorlar. Peki, hakikaten böyle mi, bütün lastiklik Türkçenin mi?

Dil için en fazla kabul gören tarif üzerinden cevap bulmaya çalışalım.

“Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vasıta, kendine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimaî bir müessesedir.” (Prof. Dr. Muharrem Ergin)

Bu tarifi ezberde tutmak bizi bir hayli uğraştırsa da eğitim hayatımızın ilerleyen safhalarında ‘iyi ki’lerimizin arasına dahil olmuştu. Tarifteki ‘kendine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık’ ifadesinin memleketimizin dil bahsindeki ahvali düşünüldüğünde tariften ziyade manaları ve mesajları ihtiva ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Buradan hareketle, evet dil canlı bir varlıktır ve kendisini konuşan insanların şeklini, halini ve niyetini alır. Bir canlı gibi yaşadığı veya yaşatıldığı çevreden etkilenir, ortama ayak uydurur.

Türkçe ölmedi; ancak işkenceye maruz kaldı

Dönemin hatta sürecin şartları göz önüne alındığında, tarifteki en vurgulu kısım, dilin kendi kanunlarının olduğu ve ancak bu kanunlar dahilinde değişip ve gelişebileceği ibaresidir. Dilin tarifinde geçen bu iki unsurun penceresinden Türkçenin geçen yüzyıl içerisinde başına gelen felaketlere ve bu felaketler neticesindeki vaziyetine baktığımızda dilimiz için “yeryüzündeki diller arasında en talihsizi” demek mübalağa olmaz. Elbette tarihte konuşulmuş, yaşamış ve bugün faal bir şekilde konuşulmayan, unutulan, lisan literatüründe ‘ölü dil’ diye tabir edilen pek çok dil vardır. Fakat bu dillerin “ölümü” tabiî olarak, kendi ecelleriyle olmuştur.

Yeryüzünde 30.000 dilin oluştuğu fakat şu anda yaklaşık 5000 dilin faal olarak konuşulduğu, bu ölü dillerden ise sadece 1000’inin bilinebildiği, 1950 yılından bugüne 200’den fazla dilin öldüğü ve tahminlere göre 5 yıl içinde yeryüzünde konuşulan yalnızca 2000 dil kalacağı söyleniyor. BM’ye göre Türkçenin de içinde bulunduğu Ural-Altay dil grubu ölmeye en yakın diller arasında görülüyor. Türkçenin talihsizliği bundan kaynaklanmıyor tabii, asıl talihsizliği işkenceye maruz kalmasıydı.

Uydurma kelimeler

Ne gibi işkence? Evvela asırlardan beri İslam ile yoğrulan, gönlümüzden sözümüze akseden kelimelerimiz öztürkçecilik bahanesiyle üvey evlat muamelesi yapılarak dil-hânemizden atılmak istendi. Manası sadece bu dünyayı değil diğer âlemi de kapsayan ‘hayat’ kelimesi yerine kupkuru, nasıl türetildiği belli olmayan “yaşam” uyduruldu mesela. Veya telaffuz edildiğinde kitabı, okumayı, yazmayı, okunulacak/yazılacak mekanı kısaca ilmi çağrıştıran “mektep” yerine Fransızcanın ‘ekol’ünden kopyalama “okul” konuldu. Maalesef yüzlerce misal verilebilir. Uydurulamayanların yerine ise bilmediğimiz, tanımadığımız yabancı simaların konuştuğu ‘sözcük’ler getirilmeye çalışıldı. Bu operasyonun başarılı olup olmadığını anlamak için çevremizdeki dükkanların tabelalarına bakmak bir fikir verecektir.

Başarısız ek müdahaleleri

Bunlar yeterli gelmemiş olacak ki elde (veya dilde mi demeli) kalan kelimelerimize yine bize ait olmayan diyarlardan “kanunsuz” ekler getirilerek adeta başarısız ek nakli müdahaleleri yapıldı. Neticede eli yüzü yara içinde, hem dil bilgisi hem de ahenk ve estetik açıdan dilde iğreti duran birçok kelime zuhur etti. Buna misal olarak asırlardan bu yana bize aidiyet-mensubiyetimizin delâleti olan nispet “î”miz uzaklaştırılmaya, unutturulmaya çalışıldı. Bu müdahalelerin neticesinde, mühim bir meselenin olduğu anlaşılan “hayatî” kelimesinin yerine “yaşamsal”, içinde tefekkür bulunduran “fikrî”nin yerine “düşünsel”, mecburî yerine “zorunlu veya zorunsal” gibi içinde samimiyet bulunmayan yüzlerce kelime ikâme edildi.

İçi boşaltılan kelimeler

En son ve en ağır olan darbe de kelimelerimizin kalbine yani muhtevasına yapıldı. Söylenildiğinde söylenişi kadar işaret ve delalet ettiği manalarla içimizi ısıtan, gönüllerimizi okşayan, topluluk hissi veren kelimelerimiz öyle kişiler tarafından öyle kişiler ve fiiller için kullanıldı ki artık duyulduğunda şüphe, korku ve endişe verir hale getirildi. Diğer yandan ise Türkçemizin zengin bir dil olmasının en önemli sebeplerinden olan fiillerimiz ve fiil çekimlerimizden birkaçı, bazı kötü niyetlere kurban gitti. Bu müdahalelerden ilk ikisi dışarıdan yapıldı; fakat son madde içeriden, içimizden, yaşayışımızdan kaynaklanıyor. O yüzden bunlardan belki de en tehlikeli olanı ve üzerinde en çok düşünülüp tedbir alınması gerekeni, sonuncusudur.

Türkçenin başına gelen bunca hadiseleri çok kısa bir şekilde anlatmaya çalıştık. Türkçe öyle iddia edildiği üzere lastik gibi, menfi manada nereye çekersen çek, oraya giden bir dil değildir. Dil, kendisine  ‘can veren’ fertlerin niyetini ve şeklini alır. Lastik gibi, nereye çekersen oraya giden kişiler, kabahati Türkçemizde değil kendi niyet ve şekillerinde aramaları gerekir. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Balkanlar’dan Afrika’ya birçok hikmet ve ilim ehlinin ‘abdest aldırıp’ İslâm’ı ilmek ilmek dokuduğu Türkçemiz esnek bir lisan olsa da bu esneklik lastikle değil fesahat, letafet ve zerafetle izah edilebilir. Bu lisanı muhafaza etmek, hepimizin vazifesidir.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı