TV’siz Evler

0

Televizyon en geç 6 ay içinde piyasadan silinecektir. İnsanlar her akşam böyle bir kutuya bakmak istemez.” İcadının ardından 1944’te söylenen bu sözü, çoğu insan bir yerden duymuştur. Buradan maksat icadı kötülemek değil tabi, insan aklının böyle bir şey tevessül etmeyeceğine duyulan itimat kastedilmiş.

Günümüze gelelim. Yıl 2017, İstanbul’dan bir bahar günü, Yeşil Bursa’ya vapur ile yolculuk yaparken tam orta noktaya televizyonun konulduğunu pek kimse umursamaz. Çünkü alışılmıştır, bağımlılık yapmıştır. Vapurda haberler açıktı ve bu açıklık 2 saatlik yolculuk bitene kadar devam etti. En çok onun sesi çıkıyordu. Muhtemelen akşama kadar bütün seferlerde böyleydi. Her gün yolumun üzerinde mahallenin tek bisiklet tamircisinin 4 metrekare küçük dükkanına yerleşmişti. İstisnasız her yanından geçişimde açıktı. Tıraş olmaya gittiğimde berberde, artık berber muhabbeti bile yoktu, yine televizyon açıktı.

Memleket ziyaretine giderken kara kara lastiklerle çevrili adeta bir kömür madenini hatırlatan siyahlığıyla lastikçi dükkânında, kapının üstüne bir baykuş tünemişti. Söz şuraya varıyor. Yolculuk vasıtaları değiştiği gibi insanın da seyirlik vasıtaları değişti. Yol manzaraları yerini, hemen her mekanda, kendine narkoz yemiş hasta gibi baktırıyordu. En nihayetinde şehirlerarası otobüs koltuklarının arkasına kadar iliştirilmişti TV. Daha yüzyıllık mazisi bile yokken, bütün değerlerin önüne geçirilip, ne çabuk ilişmişti ve müdahil olmuştu.

Fotoğrafik hafızamız bakılanların ve izlenenlerin biriktiği yerdir. Aynı zamanda nelerin de göz ardı edildiğinin bir göstergesidir. Stok fotoğraf sitesinde izlemek yazıldığında 40.000’den fazla görsel malzeme çıkıyor. Televizyon ve aile 10.000, televizyon ve çocuk 8.500, televizyon ve kitap 7.500, kitap 33.500, sadece televizyon 413.000, Tv izlememek ise 3 tane. Tv izlemeyenleri, izlemeyenlerin varlığını buradan tespit etmek daha kolaydır. İzlemeyenlere nadir, ender demek yetmez, kendileri nevadirdendir. Ve ancak başaranlar, muvaffak olanlar nadirdir, enderdir, en değerlilerdir. Değerli mazinin siyah beyaz tozlu ekranını silelim.

1968 Türkiye’si

60 yıl kadar önce 1968’de Türkiye televizyon ile tanıştı. Aslında televizyonla ilgili çalışmalar 1965’te başlamış. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin küçük deneme istasyonuyla, İstanbul içinde sınırlı bir alana yayın yapıyordu. Ancak düzenli televizyon yayınları Yenimahalle’deki Dededoruk vericisi ile yayın yapabilen Ankara televizyonunun faaliyete geçtiği, 31 Ocak 1968’de gerçekleşir. Bu yıllarda 1 milyon kişinin izleyebildiği tahmin ediliyordu. 1971’de Çamlıca’da kurulan ve bir heyula gibi duran istasyonlarla, Ankara’daki televizyon programları “radyolink” aracılığı ile İstanbul’a aktarılır. 1976 sonlarında izleyici sayısı ülkenin yarısı yani, 20 milyondur.  1978’de yani 10 yıl sonra televizyon alıcısı sayı¬sının iki milyona yaklaşır. İzleyici sayısı 30 milyonun üzerindedir. Her evde tv yoktur; ancak ülkenin nerdeyse üçte ikisi toplu mekânlarda, bazen toplu olarak evlerde TV izler. İzleme rakamları, “80 milyon kişi bizi izliyor.” klişesine dönüşür. Çünkü TV, eve hasredilen bir ‘salon eğlencesi’dir. Ne internet ne de başka bir teknoloji onun tahakkümünü kırabilmiştir. Her halde, her eve bir ajan ya da ‘düzen bozucu aygıt’ yerleştirmek istense bundan iyisi düşünülemezdi.

1970 ABD’si

Türkiye’de her eve TV girmeye çalışırken, Amerika’da ise TV’nin tehlikeleri üzerine araştırmalar başlamıştır bile. Çünkü onlar 1930’dan itibaren TV ile ahbap olmuş, 1950’den itibaren yaygınlık kazanmış, 70’ler de sorgulamalar başlamış. İlk TV kuşağı (her 25 yılda bir nesil değişir) kendi zamanını TV karşısında tüketmiştir. Sosyal bilimciler, çocuk psikologları, çocuk doktorları ve eğitimciler, televizyonun gençler üzerindeki etkisini ciddi olarak incelerler.

1978’de TV araştırıcısı A C. Nielsen’e göre ABD’de beş yaşın altındaki çocuklar haftada orta¬lama 23,5 saat televizyon seyretmektedir. Bir lise mezunu, en az 15.000 saatini ekran karşısında harcamıştır. Bu süre zarfında televizyonda en az 350.000 ticari reklam ve 18.000 cinayet görmüştür. Tespit şudur: Bir insan yetişirken, inançları, hal ve ha¬reketleri, değer ölçüleri, tutacağı yol üzerinde en güçlü etkiyi, ailesinden sonra televizyon yapmaktadır.

Bir TV’siz Yaşama Cesareti

TV’nin bu kadar tehlikeli olduğunu gören, yine bazı Amerikalı aileler en radikal kararı alır. Onlara göre, nasıl ki sigara bir anda bırakılırsa TV’nin de fişi bir anda çekilmelidir. Bu cesur aileler, prizden fişi çekmekle bütün problemlerin üstüne gider. Literatüre geçen misallerden ilki 1972 yılında San Fransisko’da yaşanır. Beş çocuk babası bir anaokulu öğretmeni Charles Frye, televizyonu bozulunca onu yenilemez, hali üzere terk eder. Çocukları önce bu durumu kabullenemez. Ancak belli zaman geçince 14 yaşındaki çocuğu, öğleden sonraki saatlerini hobi dersleri, izci toplantıları ile doldurur. Ayrıca bir benzin istasyonunda yardımcı eleman olarak vaktini geçirir. 13 yaşındaki erkek kardeşi, sportif faaliyetlere katılır, denizci¬lik konusunda yazılmış bütün kitapları okumaya başlar. Sonuç, müspettir, başarılmıştır; bir ailenin gurur tablosudur.  Babalarına “Aynı yaşlarda başka bir çocuk daha tanımıyorum ki, bu derece geniş ilgi alanları olsun.” cümlesini söyletir.

Evde durum böyle iken okulda işler iyi gitmez. ABD’de bugün de sıkça yaşanan okullardaki saldırganlık o zamanlara dayanır. New York da anaokulu yöneticileri, öğrencilerinin oyunlarındaki saldır¬ganlık unsurunun, dalga dalga artıp taştığını görürler. Suçlunun TV olduğuna karar verilir ve ailelere birer mektup gönderilir. “TV sürelerini kontrol edin. Onları başbaşa bırakmayın.” Sonuç başarılıdır. Okul yöneticileri durumu raporlar. “Mektupları gön¬derdikten kısa bir süre sonra, hemen değişikliği fark ettik. Çocuklar bir konu üzerinde daha iyi konsantre olabiliyor, daha iyi kavrıyor, bir şey üzerinde durup düşünme kabiliyeti gösteriyorlardı.”

Neticede bütün yaşananlar Psikolog Charles Corder-Bolz’un tespitine çıkar. Aileler televizyonu, sözü kesilmemesi gereken bir şahıs gibi görmemelidir. Onun sesini bastırabilmelidir. Eğer bir TV programı çocukları ile birlikte seyredilip, onun hakkında yerinde, açıklayıcı ve ikna edici bir iki görüş ileri sürülürse, çocuklarının üzerinde bütün programlardan ve TV’den daha etkidir.

TV alma imkânı olan yüksek gelir grubunda böyle iken, TV’nin girdiği tarihlerden hemen sonraki yıllarda Anadolu’nun taşrasında işler, hiç de iyi gitmez. Köye, eve, hemen her haneye, içinde yabancılarla dolu tanımadıkları bir şey gelir: Televizyon!

Yıl 2000’ler Anadolu’nun İmkânsızlığı!

1000 metre yükseklikte dağlara doğru tırmanıp gürültüden uzaklaşınca dersiniz ki “İşte hayat bu, suni görüntü yok, algı yok, gürültü yok, ne şanslı insanlar.” Oysa bu sevinç birazdan sukut-ı hayale dönüşecekti. Zira üzeri naylon ile kaplı bu dağ evinin ocağı tütüyor mu diye baktığınızda, sanki bir haber ajansının uydusuna benzeyen çanak dikkatinizi çekti. Sorarsınız “Elektriği nerden buluyorsunuz.”  “Sürekli izlemiyoruz, takip ettiğimiz diziler var, onların vaktinde açıyoruz. Traktörü dinamo gibi kullanıyoruz, bağlantı çekiyoruz.” İşte Anadolu’nun bir imkansızlığa bulduğu çözüm! İlk önce takdir edesi geliyor insanın aklına, sonrasında ise gecenin karanlığına karışıp tefekküre dalıp, “Neden bu kadar seyirci kalıyoruz?” sorusuna cevap aramaya çıkıyor.

Daha acısı bu seyircilik bebeklikten başlıyor. Acı tecrübelerinize birisini daha ilave ediyorsunuz. Bir anne bir baba ve daha yürümeye başlamamış sütten kesilmemiş bir bebek. Her gece televizyon açık uyuyorlar. Kendilerince sebebini anlatıyor. “Eğer açık olmazsa uyuyamaz, uyuyamayız.” Bütün anlatılanlar 10 yıllık bir tecrübenin semeresi.  İşte bağımlılık başlamış; artık seyirci olmayı çoktan kabullenmiş bir hayat. Süt dişleri yeni çıkan bu bebeğin zihni, kalbi, gönlü ne ile dolduruluyor, doyuruluyor acaba? Bu kadarda acıklı ve acımasız anlatıyorsunuz, diyebilirsiniz; ancak bu durum yani televizyona seyirci kalışımız, ona bir köle gibi boyun büküşümüz, kendimize itiraf edemediğimiz bir gerçek, hakikat.

Sırf değiştirmek için ayağa kalkmamak ve oturma tembelliği yapmak için icad edilmiş, adına ‘tuzaktan’ kumanda deyin isterseniz, karşısında hareketsiz durmuyor musunuz? Eğer durmuyorsanız yaşıyorsunuz demektir. Devam edelim. Tv’ye karşı mısınız? Hayır. O zaman ne? Mesele şu; bir eşyanın icadın niçin vazedildiğini bilmek gerekir. Kitap okunmak için, telefon konuşmak için, televizyon izlenmek için icat edilmiştir. Siz hiç günde 6 saat kitap izleyen, 6 saat televizyon okuyan gördünüz mü? TV seyretmeden hayatta kalabileceğiniz biliyor musunuz? Buna inanın, hayata kendi pencerenizden bakın.

TV’nin düğmesini kapat, hayatın penceresini aç!

1995’ten  itibaren TV Kapatma Haftasına  (TV Turn Off Week)  25 milyon civarında Amerikalı katılıyor. Çünkü bir aile, televizyon izlerken her gün ortalama 4-5 saat harcıyor. Aile içindeki bütün her şeyi, layığı ile konuşup halletmek için yalnızca 35 dakika ayrılıyor. Bunun için sloganları: Hayatın düğmesini aç. Kapatmanın sadece bir haftaya hasredilmesini tenkit edenler kesin çözümü söylüyorlar. “Gerçekten televizyon bu kadar kötülük saçıyorsa, tamamen fişini çekin.”

Peki, Dünya nereye gidiyor. Dünya geneli için bir ortalamaya vurulduğunda, günde üç saat plansız olarak televizyona ayrılıyor, yemekler onun karşısında yeniyor. Bu saatler, çalışma ve uyu¬ma dışında ayrılan en büyük zaman dilimini oluşturuyor. Aklınızı çalıştırın, her gün 3 saat televizyon seyreden biri, 75 yaşına geldiğinde yaklaşık 9 yılın televizyon karşısında heba etmiş oluyor.

İşsizlerin rahatlama yeri

Televizyon karşısında rahatlama duygusu çok çabuk geliştiğinden, yani insanı hızla uyuşturup kendinden geçirdiğinden, televizyon dinlenmek kısa zamanda, tutku ve şartlanmaya dönüşüyor. Ancak izlenilmediğindeki huzursuzluk ve saldırganlık, izlerken verdiği rahatlamanın nerdeyse 5 katı. Bu abur cubur yemeye benziyor. Yerken lezzetli, hemen sonrasında ağızda bıraktığı kötü tat, saatlerce sürüyor.

Psikolojik olarak, TV izlemeyi bir rahatlama olarak görenler, büyük bir paradoks yaşıyorlar. İnsanlar işsiz kaldığı, boş zamandan mı TV’ye yöneliyor, yoksa TV seyretmek mi insanları sıkıntıya gark ediyor? Araştırmacılar her ikisinin de, birbirini tetiklediğini düşünüyorlar. Hatta psikologlar televizyonu ‘işsiz rahatlık’ şeklinde tanımlıyorlar. Asıl soru, insanlar zamanı boş olduğu için mi, yoksa zaman ayırdığı için mi TV izliyor? Bunu, ancak TV’nin fişini tamamen çektiğinizde test edebilir ve kesin sonuçları görebilirsiniz. Cesaret kazanmak için son bölüm size yardımcı olabilir.

Televizyona karşı sesinizi yükseltin

TV’nin sesinin en çok çıktığı zamanlar, ailenin sesi hiç çıkmaz, doğrudur. Pür-dikkat dinlenilir. Erkekler haberler, kadınlar dizi, gençler futbol, çocuklar çizgi film ile adeta hayattan koparılır, esir edilir. İstatistiklere bakalım, Türkiye’de % 98 izlemeyi sadece televizyon üzerinden gerçekleştiriyor. Düşünün şimdi, tamamı ücretsiz bir restoranda yemek listesinde bütün menüleri masaya yığdırmıyor ve yiyemiyorsak, yeme mecburiyetinde değilsek, televizyonu da sırf bedavadır deyip,  her an seyretmek mecburiyetinde değiliz. Midenizi haramdan, dilinizi yalandan, kulağınızı dedikodudan muhafaza için, lav püskürten yanardağdan kaçar gibi uzaklaşırken, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek gözünüzü ortalama günlük 3 saat kırpmadan, celladına hayran hayran bakan mahkum gibi, TV’ye nasıl bırakabiliyorsunuz!

Televizyon bir virüs ise henüz tek bir ilaç, hap yada panzehir geliştirilmedi. Dünyadaki bütün çocuklar ve gelecek nesiller böyle giderse, televizyonu şekillendirici ve hipnoz edici bir kutu olarak görmeye devam edecek. Bütün eğitimciler ve pedagoglar, uzmanlar başarılması mümkün bir tedbir üzerinde müttefikler: Televizyonu bir elektronik çocuk bakıcısı olarak kullanmayın, aile ile birlikte hareket edin ve kendinizi işin içine dahil edin. TV sadece bir eşya, ona karşı sesinizi yükseltin ya da onun sesini kısın. Daha olmadı fişini çekin. Fişi çekme cesaretini gösterip, nadirler arasına katılmak, şu hayatta bir şeyi isteyerek başarmanın keyfini çıkarmak ise tamamen iradenize kalmış.

(Toplam 1.738 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.