Din ve HayatKapak

Umre Nedir, Hac Nedir?

Umre Nedir? Hac Nedir? Bu ikisinin arasında özde benzerlikler var. İkisi de Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevverede yapılan ibadetlerin isimleri. Ancak Hac ibadeti, Umre ibadetinden farklı olarak sadece Kurban Bayram günlerinde, Kabe-i Muazzama, Müzdelife, Vakfe, Şeytan Taşlama ve yapılan diğer ibadetleri kapsar. Umre ise yılın bütün diğer zamanlarında yapılan, umreye niyet, tavaf, say ve ziyaretleri kapsayan ibadettir.

İçinde beliren manevi bir hissin tezahürü müdür, yoksa uzaklardan, “hayır belki de yakından, çok yakından” alınan bir davete icabet midir bilinmez; lakin her hali ile ruhlarımıza tebliğ edilen emri îfâ etmek üzere mukaddes bir seferdir hac ve umre…

Derunî bir haz duyarak bir taraftan hiçliği itiraf eden Nâbi (1) edasıyla edep penceresinden bakarak düşersin yollara. Kulağında yankılanan “Sakın terk-i edepten kûy-ı mahbûb-i Hûda’dır bu, Nazargâh-ı İlâhî’dir, makâm-ı Mustafâ’dır bu” nidasıyla sarsılarak içten bir dua ile “Ya Rabbi! Edepsizlikten sana sığınırım.” diyerek atarsın adımları…

Geçireceğin her ânı dolu dolu yaşamak için verilen mücadelenin güzelliği saracak bütün bedeni. Çünkü döndüğünde rüyadan uyanmış hissi doğacak kalbinde. “Allah’ım ne güzel bir rüyaydı. Daha dün senin beytinde, senin Resûlünün ve onun ashabının beldelerindeydim. Ya Rabbi, bir daha aynı rüyayı görmeyi nasip et.” diye dua edeceksin.

Hiç çıkarmamak üzere giydiğimiz edep gömleği…

Uçağın tekerleri yere dokunur dokunmaz heyecan bir kat daha artıyor. Manevi iklimin sıcaklığı ile daha ilk nefeste kendini hissettiren, evvelce Resûlullah’ın teneffüs ettiği Medine havasını çekiyorsun içine… Bu iklimde geçirmişti mübarek ömrünü ve bu iklimde vermişti son nefesini. Hissiyata hâkim olamayarak şu satırlar dökülüyor dillerden.

Sensizlik;
Kum tanesi kadar sensizlik,
Çöllerin içinde kaybolan…
Yolların içinde kaybolduk efendim,
Uhud mu kıskandı seni Hîrâ mı?
Sevr mi kıskandı bizden Kasvâ mı?
Mekke mi kıskandı Medine mi?
Sensizlik, sürgün misâli efendim…

Edep gömleğini hiç çıkarmayarak usulca geçiyoruz yeşil kubbenin karşısına. Titrek ellerimizi kaldırarak ve bazen de kaldıramayarak, “bulanık zihinlerin müdahalesinden kendimizi kollayarak” Resûlullah’ı selamlıyoruz. Resûlullah, kendisini selamlayanlara mukabelede bulunacağını müjdelemişti. Hemen yanında bulunan Sıddık-ı Ekber ve Ömeru’l-Faruk efendilerimizi de selamlıyoruz. Arkasından Cennetü’l-Bakî’ kabristanlığına yöneliyoruz.

Aklımızda Peygamber Efendimiz’in mübarek sözleri: “Kim, bir tek namaz kaçırmaksızın benim mescidimde kırk vakit namaz kılarsa ona cehennem ateşinden berât ve azaptan kurtuluş yazılır. O, nifaktan da uzak olur.” (3) Sekiz günden az olan vaktimizde kaza niyetiyle kırk vakit namaz kılmanın ehemmiyetini hissediyoruz. Mescid-i Nebevi’de Âlemlerin Resulü’nün kokusunu hissediyor ve huzurundaymış gibi cennet bahçesinde meşhur sütunlar önünde iki rekât namaz kılmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Dünyayı ve hırsını unutarak müminlerin cennet bahçesinde iki rekât namaz kılabilmek için verdiği mücadeleyi görüp kendimiz de o mücadeleyi yaşayınca dünyanın faniliğini daha iyi idrak ediyoruz. Davet edilenlerin sayısı giderek artıyor düşüncesiyle şükrediyoruz.

Âlemlerin Resulünün hatıralarını yâd ediyoruz

Takva üzere yapılan ilk mescit, Kûba Mescidi… Taleâl bedru aleynâ, nidaları arasında Medine’yi münevver kılan Allah’ın Resulünün karşılandığı temiz belde. Temizliğine Peygamberimiz’in hayran kaldığı belde insanları, süt ve hurma ikram etmişlerdi Resul-i Ekrem’e. Bu mescide gelip iki rekât namaz kılmanın bir umre sevabına müsavi olduğu müjdesi, sevincimizi arttırıyor. Bir de kubbenin işaretli kısmı var ki orada namaz kılmanın tadını tarif ne mümkün. Zira Âlemlerin Resulü o işaretin altında kılarmış namazını. Hakkında Tevbe Suresinin 108. ayeti nâzil olan bu mescitten ayrılıp

Uhud Dağı’na doğru yol alıyoruz

Hafif bir meşakkatle, Allah’ın Resulünün bir müddet için kullandığı sığınağa tırmanıyoruz. Ehl-i Beyt kokusu burada da çok keskin hissediliyor. Bu kokuyu dindirmek için dökülen katranlar ve verilen çabalara karşı, bulanık zihinlerin berraklaşması için burada da dua ediyoruz.

Başlarında bir maymunun çobanlık ettiği, Uhud Dağı’nda gezinen keçiler dikkatimizi çekiyor. Sarp kayalıklar arasında koşuşturan bu sürünün sahibi yaşlı nineyi ziyaret ediyoruz. Bizim gibi niceleri ziyaret etmiş olacak ki tatlı bir üslupla ikram ettiği hurma ve portakallardan almadan yapamıyoruz. Sürü sabah çıkıyor ve akşam süt dolu olarak geri dönüyormuş. Yaşlı ninemiz, sağdığı o sütleri satarak geçimini sağlıyormuş. Bitki namına bir tutam ot dahi görmenin mümkün olmadığı bu tepelerin bereketinden keçiler de nasibini alıyor.

Uhud Dağı için söylenen hadis-i şerifleri aklımızdan geçirip burada yaşananları yeniden hatırlıyoruz. Zira bu şiddetli harpte 73 civanmert sahabî ile Resul-i Ekrem’in mübarek dişleri şehâdet mertebesine erişmişti. Uhud Dağı ve Uhud Harbi ile alakalı hissiyatımızı içimizde barındırarak Kıbleteyn Mescidi’ne doğru yol alıyoruz.

Kıbleteyn Mescidi, Peygamber Efendimiz’in en büyük arzularından birinin gerçekleştiği yer. İlâhi vahyin nazil olduğu ve ilk iki rekât namazın Mescid-i Aksa, son iki rekâtın ise Kâbe-i Muazzama cihetine doğru kılındığı mekân. Gönül pınarımızdan damlayan mısralar dökülüyor yine…

Sensizlik;
Bir garip misali sensizlik,
Hayatın içinde kaybolan…
Âlemin içinde kaybolduk efendim…
Kâinat mı kıskandı seni felekler mi?
Arş-u âla mı kıskandı bizden melekler mi?
Kudüs mü kıskandı Mi’râc mı?
Sensizlik, hüzün misali efendim…

Buradan Yedi Mescitler diye meşhur Hendek Harbi’nin cereyan ettiği Sel’ Dağı’nın eteklerine gidiyoruz. Harbin yapıldığı yedi mevziiyi ecdâd, yedi mescid yaparak ihya etmiş. Ancak günümüzde biri hariç kaybolmuş vaziyette.

Hendek deyince gözler elbette Efendimiz’in bizzat ashâbıyla ter dökerek kazdığı hendeği arıyor. 1960’lı yıllara kadar var olan hendek sonraları doldurularak asfalt yol haline getirilmiş. Oysa Resul-i Ekrem’e Şam, Yemen ve İran taraflarının anahtarları bu hendeklerde verilmişti. O kadar meşakkat çekmişlerdi ki karınlarına taş basıp bir parça hurma ve arpa ekmeği ile iktifa etmişlerdi. Bir koyunun etinin bir orduya yettiği yer de yine burasıydı. Şimdi bütün bu mucizeleri sinesinde taşıyan hendeği göremeyen gözlerimiz, zihnimizin derinliklerinde tasavvur ettiği hayal ile kalıyor. Çileli elli gün sonunda esen o kasırga, müşrikleri geri döndürmüş, müminlerin ise günahlarını silip süpürmüştü.

Bütün milletler bir ümmet olmak için Mescid-i Nebevi’ye koşuyorlar

Her vakit ayrı hislerin yaşandığı Mescid-i Nebevi’de saflar arasına kurulmuş sofralar Hendek günlerini hatırlatıyor insana. Akşam ezanına yakın kurulan sofralarda türlü hurmalar, çaylar ve bir parça ekmek ile nefis bir ziyafeti yaşıyorsunuz. Ekseriya oruçlu olan Müslümanlar bu sofralarda oruçlarını açarken diğerleri de ziyafete ortak oluyor. Aynı ümmetten olmanın verdiği hazzı, bu mukaddes mekanda daha ziyade hissediyoruz.

Mescid-i Nebevi’nin hemen yanı başında dört halifenin isimleri ile mescitler imar edilmiş. Resûl-i Ekrem’in yağmur duası yaptığı alanı, şimdi kubbeleri bulutu andıran, Gamame (bulut) Mescidini de ziyaret ediyoruz. Gamame Mescidi sanki ertesi sabah yağacak yağmuru müjdeler gibi ziyaretçilerle dolu.

Hazreti Ali Mescidi’nin karşı tarafında bir park dikkatimizi çekiyor. Koca otellerin arasında kalmış bu yeşil alan; zamanında Hazreti Ebu Bekir’in (r.a) bahçesiymiş.

İcabe Mescidi veya Beni Muaviye Mescidi ise Peygamber Efendimiz’in ziyareti esnasında namaz kılıp dua ettiği ve Rabbi’nden üç şey istediği mahalde kurulmuş. “Rabbimden üç şey istedim. Bana ikisini verdi, birini vermedi. Rabbimden ümmetimi kıtlıkla helak etmemesini istedim, onu bana verdi. Ondan ümmetimi suda boğarak helak etmemesini diledim, onu da verdi. Aralarında harp ve kargaşa çıkmamasını diledim, bunu bana vermedi”. (4)

Aman Allah’ım bu ne yağmur! Salı günü sabahına gök gürültüsü ve çakan şimşekler ile bardaktan boşanırcasına yağan yağmurla gözlerimizi açıyoruz. Bir taraftan içimizde Mekke-i Mükerreme’ye Beytullah’a doğru yolculuğun heyecanı ve ihramlarımızı giydik. Öğle namazı için yağmur altında Mescid-i Nebevi’ye gidiyoruz.

Hicret yolu

Peygamber Efendimiz’in hicret sırasında ve sonrasında defalarca gittiği Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret güzergâhından gidiyoruz. Eski güzergâh göz önüne alınarak yapılan yoldan Mekke-i Mükerreme’ye doğru yol alacağız. Önce Zülhuleyfe’deki mescitte iki rekât namaz kılıp umre için niyet ediyoruz. Ve arada verilen mola ile yaklaşık sekiz saat sürecek seferimiz başlıyor.

İşte karşımızda mübarek Beytullah

Mekke, şehirlerin anası, Hazreti Âdem’in tesellisi, Hazreti İbrahim’in özlemi… Hicret için Mekke-i Mükerreme’den, baba ocağından ayrılırken, öyle buyurmuştu Resul-i Ekrem, “Ey Mekke! Vallahi sen, hiç şüphesiz ki Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı ve Allah’a en sevgili olanısın. Eğer senin halkın beni senden çıkmaya zorlamamış olsaydı, vallahi seni terk etmezdim.” (5)

Hava, Medine-i Münevvere’ye göre daha sıcak. Gece vakti, gündüzü aratmayan aydınlık ve canlılığıyla Harem-i Şerif’e giriyoruz. Kâbe-i Muazzama’yı ilk ziyaret sırasında ret olunmayacak dua için, başımız önde kapıdan giriyoruz. Henüz sökümü tamamlanmamış revakların altında ilerliyoruz. Kalp atışları hızlanıyor ve usulca başımızı kaldırıyoruz. İşte karşımızda mübarek Beytullah. İçten ve samimi hislerle, heyecanla karışık sevinçle dualar, dualar…

Etrafına yeni kurulan platform sebebiyle önce bütünüyle göremiyoruz. Olsun diyoruz. Nasıl olsa bütünüyle de göreceğiz ve tavaf edeceğiz… Merdivenlerden iniyor ve tavaf başlangıcı olan Hacerü’l-Esved hizasına doğru ilerliyoruz. Daha doğrusu ilerlemeye çalışıyoruz. Tadilat çalışmalarından dolayı sökülen eski revakların yerinde çalışmalar devam etmekte. O kısmı yüksek panellerle çevirmişler. Sadece Mataf alanı dediğimiz tavaf yapılan mermer döşeli kısım var. Niyetlenerek tavafa giriş yapıyoruz.

Akıp giden sel misali… Hacerü’l-Esved hizasında ahdimizi tazeleyerek, kendimizi şahid tutarak, selamlayarak akıntıya bırakıyoruz. “Şüphesiz, Hacerü’l-Esved, yeryüzünde Allah’ın yemini; kudret eli, biat edilen elidir. Onunla kulları ile musafaha eder.” (7)

Her karesi bir dua mekânı Kâbe

Hazreti Âdem’in tövbesinin kabul olduğu ve Resul-i Ekrem’in de göğsünü, yüzünü ve ellerini açıp, tutunarak dua ettiği Mültezem’den (8) geçiyor, İbrâhim Aleyhisselam’ın ayak izlerinin bulunduğu Makâm-ı İbrâhim’e yaklaşıyoruz. Tavsiye edilen dualarımızı burada da okuyarak süren tavafımızda Kâbe’nin Rüknü Irakî köşesine ulaşıyoruz. Aynı zamanda Hicr-i İsmail’in, yani Hatim dediğimiz kısmın başladığı yere. Yarım daire şeklinde yerden bir buçuk metre kadar yükseklikte duvar ile çevrili bu kısım, Hazreti Aişe(r.a) vasıtasıyla bize ulaşan hadis-i şerife göre Kâbe-i Muazzama’nın içindendir.

Hatim kısmında yukarıda Kâbe’ye bitişik, Altın Oluk var. Buradan Kabe’nin üzerinde biriken yağmur suları tahliye oluyor. Bu oluğun altında ibadet etmenin mükafatı da büyük. Rüknü Şamî denilen köşeden de geçiyoruz. Şâmî yani Şam tarafına bakan köşe. Biraz ilerde hareketlilik var. Tavaf edenlerin tutmaya çalıştığı Rüknü Yemani’ye yaklaşıyoruz. Sağ eller kalkıyor ve sünnet-i seniyyeden olduğu için bu köşe de selamlanıyor. Rabbenâ Âtinâ dualarıyla tekrar Hacerü’l-Esved’e geliyoruz. Bu şekilde tavafı tamamladıktan sonra Makam-ı İbrahim’e yakın yer arıyoruz. İki rekât tavaf namazımızı kılmak için. Kalabalık da olsa yer bulunuyor ve namazımızı kılıp zemzem içmek ve sa’y yapmak üzere ayrılıyoruz matafdan.

Termoslardan soğuk ve ılık zemzem içmek mümkün. Ayakta, yüzümüz Kâbe’ye dönük vaziyette dualar okuyarak kana kana içiyoruz sudan. Sa’y alanına doğru ilerliyoruz. Sa’y için niyetlenerek önce Safa tepesinden başlayarak Merve tepesine kadar yürüyüş. Yaklaşık dört yüz metre mesafe olan bu iki tepe arasında kısa bir mesafede hervele (11) yapıyoruz. Vacip olan bu ibadetin ardından diğer bir vacip olan saçları kısaltmak için, sa’y alanından ayrılıyoruz.

Elleriyle makas işareti yapan berberler, mekânlarına davet ediyorlar. Birinin ardına takılıyoruz. Zemzem Tower denilen ve ecdat yadigârı Ecyad Kalesi’Tnin yerine inşa edilen binanın alt katlarında berber dükkânlarının birine götürüyor bizi. Süratle kesiyor saçlarımızı. Dinlenme zamanıdır deyip otele yöneliyoruz. İhramlarımızı çıkarıp istirahate çekiliyoruz. Zira zaman kısa, ziyaret edilecek, dua edilecek yerler fazla.

Teheccüd ezanları yankılanırken Mekke-i Mükerreme semalarında kalabalıktan dolayı dış avluda kılıyoruz teheccüd ve sabah namazlarımızı…

Kimi Ahmed seni uzaktan tanır
Kimi yaklaşır da kör olur gider…

Tepeler oldukça fazla bu şehirde. Hayatı kolaylaştıran tüneller hançer gibi saplanmış bağırlarına. Her yer bina, her yer otel… Harem-i Şerif’i genişletme çalışmaları devam ediyor. Koca koca vinçler dört bir tarafı demir ağ gibi örmüş. Cennetü’l-Mualla’yı yürüyerek, ziyaret ediyoruz. Hazreti Hatice’ye (r.a) ve burada medfun ashab-ı kiram, tâbiin, tebe-i tâbiin, onlardan sonra gelenler… Hepsi için ve kendimiz için kaldırıyoruz ellerimizi.

Buradan Harem-i Şerif’e doğru ilerliyoruz. Cin Mescidi’ne geliyor, iki rekât namaz kılıp dua ediyoruz. Bu mescidin hususiyetini yeniden hatırlıyoruz. Aynı hizada diğer bir mescid, Şecere Mescidi. Âlemlerin Resûlü’nün dünyayı teşrif ettiği ve günümüzde kütüphane olarak kullanılan mekâna geliyoruz. Genişletme çalışmalarından dolayı buranın da kaldırılacağı ve yerine betonarme binalar inşa edileceği haberlerini işitiyoruz. İslam Tarihi ve Siyer-i Nebi kitaplarında ismi geçen, tarif edilen birçok yer bugün yerini binalara bırakmış vaziyette.

Mekke-i Mükerreme’yi çevreleyen tepelerde diğerlerinden farklı dikkat çeken bir tepe var. Mina yolu üzerinde ilk bakışta Beytullah’a doğru secde eder vaziyette olduğu anlaşılan bu mübarek dağ, nice manevi sırları barındırıyor sinesinde. Hz. Cebrail (a.s) Rabbimizden ilk tebliği buradaki Hira mağarasında yapmıştı. İlk vahiy, ilk emir, “Oku” nidası burada inmişti. Putperest bir iklimde burada inzivaya çekilen Allah Resulünü ve ona her gün erzak taşıyan, Hazreti Hatice valideyi düşünüyoruz. Bu tepeye çıkışı, inişi… Ne güzel bir dost, ne güzel bir eş…

Ters istikamette güney tarafta bir dağ ve sinesinde bir mağara Sevr. Manevi sırların müşahidi olan bir başka mekân. Çileli anlarda mucizenin tezahür ettiği, müşrik gözlere perde çeken örümcek ağları, aslında onların kalplerini temsil ediyordu. Ve güvercin yuvası… “Mekke senin yuvandır ya Resûlallah, yine senin yuvan olacak.” der gibiydi. Müjdeciydi. Ve eşsiz dost. İkinin ikincisi de oradaydı. Sıddık-ı Ekber Efendimiz. Dilini tutup kalbini nura gark ettiği mekân burası. Uzaktan seyretmek kâfi.

Arafat…

Umre nedir, sorusuna cevap için insanlığın başlangıç noktası. Hazreti Adem ile Hazreti Havva validenin mahremi. Peygamber Efendimiz’in Veda Hutbesi’ni irad ettiği yere dikilmiş tabelada yazdığı gibi. Allah’ın Resulü tepenin üstündeki beyaz sütunun olduğu yere hiç çıkmamış, çıkılmasını da tavsiye etmemişti. Bölük bölük umreciler, buranın faziletini, tarihçesini anlatanlar ve onları dinleyen müslümanlar. Dua için kalkan eller, yaşlı gözler, hıçkırık sesleri…

Hazreti İbrahim’in oğlu Hazreti İsmail’i kurban etmek üzere götürdüğü yeri görüyoruz, yol üstünden. Beyaz bir taş ile işaret koyulmuş. Saray sınırları içinde kaldığından, yakınına gidemiyoruz.
Arafat’tan hemen sonra “yaklaşmak” demek olan Müzdelife’deyiz. Yaklaşmak, gönülden yaklaşmak, ama dünyadan uzaklaşmak. Hac mevsimi dolup taşan bu mekânlar umre zamanı tenhalaşıyor. Kur’an-ı Kerim’de “Meş’aril haram” (12) diye zikredilen ve Resûl-i Ekrem’in abdest alarak akşam ve yatsı namazlarını cem edip dua ettiği Müzdelife’de biz de ellerimizi kaldırıp dualarımızı ediyoruz. Genelde yol kenarından işaret edilerek gösterilen Müzdelife’de dua etmenin fazileti hususunda, çok hadis-i şerif var.

Cemerât’a doğru ilerliyoruz. Hazreti İbrahim’in (a.s) şeytanı üç defa taşladığı küçük, orta ve büyük şeytan diye adlandırılan cemeratı taşlamak haccın farizalarından biridir. Mina sınırları içindeki daha önceki yıllarda büyük izdihamların yaşandığı ve çok sayıda hacı adayının vefat ettiği bu yer, şimdi kat kat betonarme yapıyla çevrilmiş, giriş ve çıkışları ayrılmış intizamlı bir vaziyette.

Hac nedir sorusuna cevap için gidilse de umre nedir sorusuna cevap arayanların da gittiği beldeler. Mina; asr-ı saadette Akabe Biatı diye meşhur olan Peygamber Efendimiz’in Medineliler ile görüşmeler yaptığı yer. Küçük Şeytan’a yakın bir mescid; Mescid-i Havf. Bir çok peygamberin medfun bulunduğu bu mescide Hazreti İbrahim’in oğlu İsmail’i (a.s) kurban etmeye götürürken tam da burada, vazifesini yerine getirip getirememe hususunda korkuya kapıldığı için bu isim verilmiş. Mir’âtü’l-Harameyn’de bildirildiğine göre Hazreti Âdem bu mescitte medfundur. Hazreti Âdem’ in cenâze namazını oğlu Şit (a.s.) kıldırdı ve Ebu Kubeys Dağı’na defnetti. Nuh Aleyhisselam’ın Hazreti Âdem’in kabrini gemiye alıp tufandan sonra Mescid-i Havf’deki bu minârenin altına defnettiği anlatılıyor.

Mescid-i Haram’a en yakın mîkat mahalli Hazreti Aişe mescidi diye meşhur olan Ten’im Mescidi. Umre niyetiyle bu mescide gidiyoruz. Hazreti Aişe validemize Resul-i Ekrem’in umreye niyetlenmesini bildirdiği yer. Ecdattan kalan mîkat mahalli olduğuna dair işaretlerin yanında sonradan yapılmış işaretleri de görüyoruz. Burada umre için niyetlenip bir umre daha yapıyoruz. Herkesin burada hemfikir olduğu nokta şimdiye kadar böyle bir kalabalık görmemeleri. Hakikaten Müslümanların rağbeti bizleri ziyadesiyle sevindiriyor.

Ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesi için dua ediyoruz

Ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesine bağlılığın ehemmiyetini burada daha çok müşahede ediyoruz. Zira Kur’an-ı Kerim’e hürmet, Beytullah’a hürmet, namazlarda huşu, sünnet-i seniyyeye uyma, kabirleri ziyaret gibi hususlarda birtakım farklılıkları burada görüyoruz. Duamız ehl-i sünnet ve’l cemaat akidesinin dünyanın her yerinde revaç bulması Sayısız mucize ve keramete şahit olmuş bu mübarek beldelerde her anı değerlendirmek ve ibadetle meşgul olmak hakikaten anlatılmaz bir his.

Ne çabuk geçiyor zaman. Umre nedir, hac nedir öğrenebildik mi? Memleketinize dönünce, rüyadan uyanmış gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz. Acaba, diyorsunuz oralara gittim mi? Beytullah’ı gördüm mü? Evet, gittim ve gördüm. Ama rüya gibiydi. Kim bilir bu rüyayı tekrar görür müyüm? Görmek umuduyla…

KAYNAKÇA

  1. Osmanlı şâiri ve velî. İsmi Yûsuf’dur. Nâbî, evliyâlar ve enbiyâlar şehri olarak bilinen Rûha (Urfa) da 1642 (H.1052) senesinde doğdu. 1712(H.1124) senesi Rebîü’l-evvel ayının üçünde Cumartesi günü vefât etti.
  2. Müsned, 3/155
  3. Sahîh-i Buhârî, Cihad 71; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/140
  4. Sahîh-i Müslim, “Fiten”, 20
  5. Ahmed b. Hanbel-Müsned. C.4 s.305
  6. Sahîh-i Buhârî9/24
  7. Heysemi, Mecmeu’z-zevaid, 3/242
  8. Hacer-i Esved’in bulunduğu köşe ile Kâbe kapısı arasında kalan kısma mültezem denir.
  9. Sahîh-i Buhârî, Hacc /42
  10. Safa ve Merve tepeleri arasındaki yürüme esnasında iki yeşil direk arasında hızlı adımlarla yürümeye hervele denir.
  11. “Arafat’tan ayrılıp akın ettiğinizde Meş’ar-i Haram’da Allah’ı zikredin ve O’nu size gösterdiği şekilde anın” buyurulmaktadır (Bakara, 2/198). Mekke’de, Arafat ile Mina arasında, Müzdelife’nin sonunda Kuzah tepesinin civarına verilen isimdir.

 

 

Daha Fazla Göster

En Yeniler

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı