Aile ÖzelSeyahat

Umrede Kaybolmak

Tefrika

Otobüste etrafımızda oturanlar, o anlatırken Ece’ye takdir eden gözlerle baktılar. Gerçekten de iki kıblesi olan mescidi anlatmıştım. Umreye gidiyoruz diye de değil. Ece’nin küçüklüğünden beri, daha bu çocuk masaldan ne anlar denilen yaşlardan itibaren ona masal anlatıyordum. Yaşı ilerledikçe başucuna oturup o an içimden nasıl bir masal geldiyse irticalen anlatıyordum.

Bazen denizlerde fırtınaya yakalanan bir kaptan oluyorduk, bazen dağları aşan bir seyyah. Ece büyüdükçe masalların yerini gerçek hikayelere, kıssalara ve peygamber hikayelerine bırakmıştı. Bir zaman Efendimizin (s.a.v.) hasretiyle yola düşen Veysel Karanî’yi, dergâhına odun taşıyan Yunus Emre’yi, denizlerin hâkimi Barbaros’u anlattım. Okula başladıktan sonra ise haftada bir yaptığımız elif-be derslerinin ardından peygamberler tarihi okumaya başladık. Artık anlatmak yetmiyor, direkt kaynağından onun anlayacağı seviyede okumalar yapmak gerekiyordu. Sadece peygamberleri ve hayatlarını değil, dünya ve insanın yaratılışına dair bilgiler de ediniyordu böylelikle. İşte tam da o günlerde anlatmıştım Mescid-i Kıbleteyn’i. Televizyondan duyduğu Kudüs’ün ne demek olduğunu anlatmaya çalışırken. Bu anlattıklarım sayesinde buraları daha iyi kavramaya başlamıştı. Mescid-i Kıbleteyn’i hayranlıkla dolaştı. Birlikte iki rekat namaz kıldık. Kıblenin değiştirildiği anı birlikte hayal ettik.

Caminin etrafı seyyar satıcılarla doluydu. Otobüsümüze geçtiğimizde Büşra ve annesinin araçta olmadığını söylediler bize. Şaşırdık. Ece ile tekrar indik otobüsten. Etrafımıza bakınıyor, Büşra’yı ve annesini görmeye çalışıyorduk. Bütün insanlar birbirine benziyordu sanki. Endişeleniyor ama Ece’yi korkutmamak için belli etmemeye çalışıyordum. Çok geçmeden kafilemizden bir amcanın yanında Büşra’yı gördüm. Eşim de peşlerinden geliyordu. Yüzlerindeki telaşı görebiliyordum. İnsanlar gibi otobüsler de birbirlerine benzediği için bizim otobüsü bulamamışlar, ararken iyice kaybolduklarını düşünmüşler. O sırada bizim gruptan bir amcayı görünce durumu anlatmış eşim. Amca sağ olsun almış Büşra’yı yanına.

Kaybolan sadece bizimkiler değildi. Bir teyze de görünmüyordu. Eşi otobüsteydi ama kendi yoktu. Rehberimize “Bütün erkekler inip etrafı dolaşalım isterseniz.” dedik.

Rehberimiz, bir elinde telefon bir elinde mikrofon ile biraz beklememizi söyledi. Diğer otobüsler gitmiş bir tek bizim otobüs kalmıştı. Sonradan öğrendik ki teyzemiz otobüsleri karıştırıp bizim grubun başka otobüsüne binmişti. Hepimiz Mescid-i Kuba’ya gideceğimiz için sorun olmadı. Orada buluşacaklardı ne de olsa.

Mescid-i Kuba’ya vardığımızda öğle ezanı okunmak üzereydi. Hocamız ezana kadar İslam’ın ilk mescidi olarak bilinen Mescid-i Kuba hakkında bilgi verdi. Efendimiz (s.a.v.) inşasında bizzat çalışmıştı. Hocamız böyle söyleyince Ece’nin gözleri parladı. Camiye bakıp bakıp:

– Burayı Peygamberimiz (s.a.v.) mi inşa etmiş yani, diyordu.

Abdestlerimizi tazeleyip namaza geçtik. Büşra benimle gelmişti bu sefer. Namazı Mescid-i Kuba’da da kılıyor olsanız içinizde Mescid-i Nebevî’den uzak kalmanın burukluğunu hissediyordunuz. Ezan okunurken bunu düşünebilirsiniz. Namaza durmadan kulağına eğilip

– Namazımı bitirene kadar yanımdan ayrılmanı istemiyorum kızım, dedim.

– Ben yanında oturacağım baba, dedi.

O zaman boynumdaki isimliği çıkardım,

-Bunu namaz bitene kadar inceleyebilirsin, dedim.

Ben namaza dururken o da ilgiyle isimliğe bakmaya başladı.

Namazdan sonra tekrar otobüslerimize bindik. Son ziyaret yerimiz olan Hendek Harbi’nin yapıldığı yere doğru hareket ettik. Selman-ı Farisî (r.a.) ve hendek fikrini daha önce Ece’ye anlatmadığım için yolda anlatırım düşüncesiyle, Ece’yi yanıma almış, Büşra’yı annesine bırakmıştım. Ece’ye Selman-ı Farisî’nin (r.a.) istişare neticesinde fikrini söylemesini, Efendimizin (s.a.v.) onu uygun buluşunu, ashabın ve Efendimizin (s.a.v.) birlikte hendek kazdıklarını yol boyunca anlattım. Ece,

– Vaay, çok iyi fikirmiş baba, dedi bu fikrin işe yaradığını öğrenince.

Ece ile sohbet ederken yol çabuk bitmişti. Otobüslerimizden iner inmez, mescide geçtik. İki rekat tahiyyâtül mescid namazı kıldık. Sonra meydanda toplandık. Hocamız Hendek Harbini, öncesi ve sonrasıyla anlattı. Gördüğümüz tepenin o tepe olduğunu, mescitlerin de o savaşın kumandanlarına ait olduğunu söyledi. Ziyareti tamamlayıp otelimize döndük.

Yemeklerde çocukların ikisi de eşimle gidiyordu. İki kız babası olmanın bir avantajı olarak yemekleri kendi başıma rahat rahat yiyordum. Yemekte birkaç kişinin gece yarısına doğru “cennet bahçesi” diye tabir olunan yere girip namaz kıldıklarını, dua ve ilticada bulunduklarını duyunca içimden “O gece bu gece!” dedim. Ailece akşam namazına gidip yatsıdan sonra otele döndük. Erkenden yattık. Burada çocuklar, hiç olmadığı kadar erken yatıyorlardı. Gece saat bir gibi mescide gidecektim. Çünkü bu saatte alanı boşaltıp temizlik yapıyorlar, sonra yeniden alıyorlardı içeri.

Mescide ulaştığımda temizlik bitmek üzereydi. Sırada bekleyenlerin arasına ben de katıldım. Az sonra paravanı açtılar. Önümdeki herkes koştura koştura doldurdu yeşil halıyı. Ben de bir sütunun yanında kendime yer bulabildim. Saniyeler içinde yeşil halıda boşluk dahi kalmamıştı. Hadîs-i şerîfte bahsedildiği gibi burada olmak başka bir his idi. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamamıştım. Efendimizin (s.a.v.) yanı başında sabah namazı vakti gelivermişti. Namaz sonrası Efendimizin (s.a.v.) kabrinin önünde selamlamak da nasip oldu. Her zamanki selamlama yerinde grubumuzla buluştum.

Önce Efendimiz’i (s.a.v.), sonra yanlarında bulunan Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer’i (r.anhüma) son olarak da Cennetü’l Baki’ ehlini selamladık. Grup hocamız otele dönmeden Cennetü’l Baki’ kabristanını da ziyaret edeceğimizi söyleyince “Keşke eşimi ve çocukları da mescide getirseydim.” diye iç geçirdim. Eşim çocuklarla birlikte kalıyor, namaza ben, tek başıma dahil olabiliyordum. Cennetü’l Baki’yi göremeyeceklerdi işte. Kabristan, kumdan tepecikler ve taşlarla doluydu. Hangi kabrin kime ait olduğu Türkiye’deki gibi üzerinde yazmıyordu. Hocamız bize bildiklerini gösterdi. Ve hepsinin hayatlarından bir parça anlattı. Uhud şehitlerinden efendimizin hanımlarına ve çocuklarına kadar birçok kıymetli kimse burada medfun idi. Bir ucundan girip diğer ucundan çıktık Cennetü’l Baki’nin. Otele dönerken kahvaltıdan sonra yakın mescid ziyaretleri yapılacağı söylendi.

Kahvaltı sonrası gideceğimiz yerler yürüme mesafesindeydi. Kızlar ve eşim ile birlikte hazırdık. Grup tamamlanınca önce Mescid-i Gamame’ye uğradık. Ece, rehberimizin dediklerini dikkatle dinledi. Bulut Mescidi ismi, ilgisini çekmişti çünkü. Rehberimiz, gölge olan bulutun burada beklediğini, o yüzden buraya mescid yapıldığını anlatınca gözleri büyüdü. Bana dönüp güldü. İki rekat namaz kılıp diğer bir mescide yani Hazreti Ebubekir’in (r.a.) mescidinin yanına geçtik. Mescid kapalı olduğundan içine giremedik. Ziyaret sonrası hocamız bugün ve yarın serbest olduğumuzu, cumartesi gü hurma almaya gideceğimizi söyledi. O sırada grubun içinden biri el kaldırıp söz istedi.

– Hocam, buralara kadar gelmişken ecdat yadigârı Medine İstasyonu’nu da görsek güzel olmaz mı? diye sordu.

Gruptaki başka arkadaşlar da aynı fikirde olduklarını beyan ettiler. Grup rehberimiz kendi aralarında kısa bir toplantı yaptıktan sonra içlerinden biri, biraz uzak olsa da Medine Tren İstasyonu’nun yürüme mesafesinde olduğunu, isteyenlerle istasyonu ziyaret edeceklerini, isteyenlerin otele dönebileceğini söyledi. Birkaç teyze ve amca, otelin yolunu tutarken eşimle göz göze geldik. Hava sıcaktı, çocuklar o mesafeyi yürüyebilir miydi? Eşim,

– Çocukların başlıkları ve Büşra’nın kangurusu yanımda, dedi. Gidebiliriz istersen.

– Tabii ki gideceğiz, bu fırsatı kaçırmak olmaz, dedim. Hep dinlediğimiz o hikayenin gerçekleştiği yeri görmemiz gerek.

Uzun caddeleri aştık, ara sokaklardan geçtik. Alt geçitler, dönemeçler derken istasyon, bir caddenin sonunda göründü. Büşra sırtımdaydı, Ece ve annesi yanımda. Böyle grupla hareket edildiğinde ailece biraz geriden geliyorduk. Bu hem yavaşlığımızdan kaynaklanıyordu hem de birlikte yürümeyi sevmemizden. Bu sırada Ece,

– Hep dinlediğimiz o hikaye dedin ya baba, dedi bana. Anlatır mısın?

Anlatacaktım ama yanımızdan geçen araçların sesi müsaade etmiyordu.

-Birbirimizi duymak zor burada, dedim. İstasyona varalım, hocamız anlatır.

Uzaktan farklı mimarisi ile kendini belli eden istasyon binası, yaklaştıkça kendine hayran bırakıyordu. Uzun zaman önce yaşadığım bir binaya yıllar sonra tekrar gelmiş gibi hissediyordum bahçesine girdiğimizde. İstasyonun çay bahçesine dönüştürüldüğünü öğrendiğimizde biraz moralimiz bozulsa da içeri girince ecdat yadigârı o havayı koklamak mümkün olmuştu.

Binanın arka tarafındaki meydanda toplandık. Raylardan bazılarına ayaklarımız dokunmuştu. Rehberimiz, İkinci Abdülhamid Han’ın, Efendimize (s.a.v.) saygısından ve onu rahatsız etmekten korkmasından dolayı bu rayların altına keçe döşettiğini anlattı. Bu hikaye Ece’nin çok hoşuna gitti. Hürmet ve incelik olan her şey dikkatini çekiyordu. Onun gözleri parlarken kendi kendime “İşte onun hayatında iz bırakacak bir hatıra daha.” diyordum.

Etiketler

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı