Din ve HayatSeyahatTarih

Ürdün’ün Sinesinde Gizlenenler

Süzgeç

Güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına hangi tarafa giderseniz gidin Ürdün’ün her köşesinde tarihe, kültüre, İslâm’a dair izler, notlar, hatıralar var. Sıcak ve kuru bir coğrafyada, vakti zamanında yeşeren güzelliklerden bir katre olsun faydalanmak için buradayız. Hem gözünü hem de gönlünü ferahlatmak isteyenler için Ürdün, sinesinde nice hazineler saklıyor.

Ürdün coğrafyası, Ortadoğu’nun en stratejik bölgelerinden biri konumundadır. 10 milyonluk nüfusunun büyük bir bölümünü, Filistin’den göç etmek zorunda bırakılan Müslümanlar oluşturur. Toplamda 5 ülkeye sınırı olan Ürdün, en kuzey noktası, İrbit şehriyle Golan Tepeleri’nin eteklerinden başlar. En güney noktası, Akabe Körfezi’nin başladığı yerde nihayete erer. Rotamıza Filistin’in Eriha şehrinden başlayacağız ve kara sınırıyla Ürdün topraklarına geçeceğiz.

Bereketli topraklar

Eriha, Filistin’in en bereketli topraklarıdır. Doğusunda Lut Gölü bulunur. 10.000 yıllık geçmişiyle bölgedeki en kadim şehirdir; deniz seviyesinin 400 metre altında, kızıl dağların eteklerinde sımsıcak bir şehir. Bu denli kıymetli olmasının en büyük sebeplerinden birisi, sahip olduğu özel iklimidir. İklimi, şehri baştanbaşa hurma ve narenciye ağaçlarıyla donatmıştır.

Başka hiçbir bölgede yetişmeyen Eriha hurması, lezzetiyle damaklara dokunur, oradan dimağlara yol bulur. Bu hurma hem oldukça etli ve lezzetlidir hem de çok küçük çekirdeğe sahiptir. Türkiye’de Kudüs hurması olarak bilinen hurma, Filistinlilerce yetiştirilen Eriha hurmasıdır. Zaten Kudüs-i Şerif’i baştanbaşa gezdiğinizde bir tane hurma ağacı göremezsiniz.

Geri döneceklerine inanıyorlar

Arap-İsrail savaşları döneminde Kudüs-i Şerif’te yaşayan birçok Müslüman, şehri terk etmek zorunda kalmış. Evlerinin kapılarını kilitleyip anahtarlarını yanlarına alarak çıkmışlar. Geri döneceklerine olan inançlarını hiçbir zaman kaybetmemişler. İnançları hala ilk günkü gibi sıcak ve dipdiri. Evlerinin anahtarlarını yıllarca koyunlarında taşımışlar. Gelecek nesillerin de unutmaması için şehrin ortasına kocaman bir anahtar yapmışlar ve üzerine de Arapça “Aidun” yani “geri döneceğiz” yazmışlar.

Halkı da tıpkı iklimi gibi oldukça sıcak. Türkiye’den geldiğimizi öğrendiklerinde sıcaklık, bir anda kaynaşmaya, hürmete, muhabbete dönüşüyor. Ecdadın, Osmanlı’nın, özellikle Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın bu bölge için, onlar için gösterdiği gayretleri hiçbir zaman unutmamışlar. Zihinlerine, gönüllerine nakış nakış işlemişler.

Peygamber duasının neticesi

Musa Aleyhisselam’ın kabr-i şerifi, Eriha’da bulunuyor. Musa Aleyhisselam, kavmini Firavun’un zulmünden kurtarmak için Kızıldeniz’in karşı tarafına geçirmişti. Buradan Kudüs-i Şerif’i fethe gideceklerdi fakat kavmi, savaşmayı kabul etmedi. Hazreti Allah da onları Tih Çölü’nde perişan bir hayata müstahak eyledi. Bu sebeple Musa Aleyhisselam fani hayatında Kudüs-i Şerif’e girememişti. Cenab-ı Hakk’a şu şekilde iltica etti: “Ya Rabbi, beni, Mescid-i Aksa’ya bir taş atımlık mesafeye kadar dahi olsa yaklaştır.” İşte bu duasının hikmeti olacak ki Musa Aleyhisselam, bugün Kudüs-i Şerif’in çok yakınında, Eriha şehrinde metfun. (Sahîh-i Buhârî, Kitâbu’l Enbiyâ, C.7, S.3215)

Eriha şehrinin ardından karayoluyla Ürdün sınırına doğru devam ediyoruz. Eriha ile Ürdün’ü birbirine bağlayan, Allenby Bridge isminde bir yol bulunuyor. Allenby, bir İngiliz generali. Peki, Filistin ile Ürdün’ü birbirine bağlayan bu sınır köprüsünde neden onun ismi var?

⇑ Hazreti Musa’nın (aleyhisselam) kabrinin bulunduğu köy

İşte burası son derece hazin. 1917 yılında İngilizler Kudüs-i Şerif’i işgal ettiklerinde İngiliz General Allenby, şehrin fetih kapısından törenle giriş yapar. Girdiği kapı, Hazreti Ömer Efendimiz’in (radiyallâhü anh), Selahaddin Eyyubi Hazretleri’nin ve Yavuz Sultan Selim Han’ın şehri fethettikten sonra giriş yaptığı kapıdır. Fetih kapısı, ne yazık ki işgal kapısı olmuş. Yola bu sebepten isimi verilmiş. Sınır kapısından geçip Ürdün topraklarına ayak basıyoruz.

Ezrak Kalesi ve Şecere-i Bukaviyye

Ürdün’ün başkenti Amman’dan Ezrak şehrine doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 200 kilometrelik bir yolumuz var. Ezrak, Ürdün’ün Suriye sınırında küçük bir şehir.

Saatler süren yolculuktan sonra nihayet Ezrak Kalesi karşılıyor bizleri. Bizans döneminden kalma bu kale oldukça ilginç bir yapıya sahip; hiçbir şekilde ahşap yahut demir kullanılmadan tamamen taştan inşa edilmiş.

Kaleden sonra ağaçsız geçtiğimiz onca kilometre yol, ilk yeşilliğini gözlerimizin önüne seriyor. Şimdi, yemyeşil yaprakları, serin gölgesi ve üzerinde cıvıldayan kuşlarıyla Şecere-i Bukaviyye’nin yanındayız. Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem), henüz küçük yaşlarında Şam’a giden ticaret kervanına katıldığı sırada mola yerinde bir ağacın gölgesi altında dinlenir. O ağaç, bu gün hala ayakta ve peygamberine sunduğu gölgesini onun ümmetinden de sakınmıyor. Ağaç, geniş dallarının gölgesi ve muhteşem kokusuyla tarifi mümkün olmayan bir huzur barındırıyor. Ürdün’de kesinlikle görülmesi gereken bir yer.

Buradan İrbit şehrine doğru yola çıkıyoruz. Ürdün çok büyük bir ülke olmamakla birlikte ziyaret edilecek yerler birbirinden uzak noktalarda.

Golan tepeleri ve muzaffer komutan

İrbit, Ürdün’ün en kuzeyinde, Golan tepelerinin bittiği yerde, diğer bölgelere nazaran daha yeşil bir şehir. Şehrin en kuzeyine çıkıyoruz. Golan tepelerinin karşısındayız. Bu tepeler, Ortadoğu’nun en stratejik noktaları. Batısında İsrail, kuzeyinde Lübnan, güneyinde Ürdün ve doğusunda Suriye bulunuyor. Bütün coğrafyaya hâkim yerde bulunması, zengin su kaynakları ve yemyeşil bitki örtüsüyle tam bir cazibe merkezi.

Golan Tepeleri, bugün olduğu kadar geçmişte de aynı kritik özelliklere sahipti. Hicretin 12. senesinde Kudüs-i Şerif’in fethinin müyesser olduğu Yermük Harbi tam da bu bölgede cereyan etti. Golan Tepeleri’nin bittiği, Ürdün’ün başladığı bu vadi İslam’ın en zorlu savaşlarından birine şahit oldu. Hatta bu bölgedeki tepelerden birinin ismi Halid Bin Velid Tepesi’dir. Yermük Harbinin muzaffer kumandanı Halid Bin Velid Hazretleri savaş dehası, cesareti ve ordu yönetimiyle Bizans’a toparlanamayacakları ağır bir darbe vurdu. Adet olarak, İslam ordusundan kat kat üstün gözüken Bizans ordusu ile savaşırken, bu coğrafyada 4000 İslam askeri şehit oldu. Yermük Harbi’nin muzaffer komutanı Halid Bin Velid Hazretleri de Ürdün’de metfun.

Eğer yeterince kulak kabartırsanız burada cereyan eden harbin kılıç şakırtılarını, Kudüs-i Şerif’in fethine uzanan o mücadelenin seslerini duyabilirsiniz. Bu bölgede Osmanlı izleri de varlığını gösteriyor. Kudüs-i Şerif’te olduğu gibi, mübarek kılınan bu coğrafyalarda da Sultan İkinci Abdülhamid Han’dan hatıralar bulabilmek mümkün. Buradaki geniş dalları ve tarihe meydan okuyan haşmetiyle sizleri karşılayan pelit ağaçları, ecdadımızın, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın bir hediyesi olarak misafirlerini selamlıyor.

Şuayb Aleyhisselam ve Medyen beldesi

Şuayb Aleyhisselam’ın kabr-i şerifi, Ürdün’ün Belka şehrinde bulunuyor. Fakat yaşadığı yer, Medyen beldesiydi. Medyen de Ürdün topraklarında. Bugün peygamber kabrinin bulunduğu yere büyük bir cami inşa edilmiş.

Şuayb Aleyhisselam, Medyen ve Eyke halkına peygamber olarak gönderilmişti. Medyen halkı özellikle ticarette yaptıkları fesatla ve küfürde ısrar etmeleri sebebiyle helak oldular. Daha da kötü olan ise; peygamberin çağrısını duyan ve iman etmeye gelen kişilerin önlerini kestiler. Gerçek yol kesiciler, insanların peygambere ulaşmalarına engel olarak hidayetlerinin önünde bir set oldular. İşte bu sebepten Cenâb-ı Hakk, onları çok büyük bir azaba müstahak eyledi.

Bugün bizler Şuayb Aleyhisselam’ın huzurunda, ellerimizi açtık. Tarifi mümkün olmayan bir huzur duyuyoruz içimizde. Bu huzur, bizlere önünde sonunda hakkın galip geleceğini bir kez daha hatırlatıyor. Şuayb Aleyhisselam’ın huzurundan ayrıldıktan sonra yaşadığı yer olan Medyen beldesine doğru hareket ediyoruz. Medyen, Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen bir belde. Bu sebepten önemli ve hürmete değer bir yer.

2 saatlik yolculuğun ardından Medyen’e varıyoruz. Oldukça az sayıda hanenin yaşadığı bir köy burası. Bizim Anadolu köylerine benziyor. Nereli olduğumuzu soruyorlar. Türkiye deyince seviniyorlar. Çocuklar çeviriyor etrafımızı, yanımızdaki yiyeceklerden onlara ikram ediyoruz. Onlar, Şuayb Aleyhisselam’ın memleketinde yaşayan çocuklar.

Köyün aşağı yamacına iniyoruz. Büyükçe bir tepe çıkıyor karşımıza. Tepenin önünde bir kuyu, içinde ise bir mağara var. Bu kuyu, Musa Aleyhisselam’ın, Şuayb Aleyhisselam’ın kızlarına su almaları için yardım ettiği yer olarak rivayet ediliyor. Mağaranın içi ise suyun kaynadığı nokta. İki peygamberin buluştuğu yer, Medyen beldesi. Bizler de bu kuyudan istifade ediyoruz.

Mute Harbi ve Sahabe-i Kiram Efendilerimiz

Medyen beldesinden ayrıldıktan sonra Mute’ye gidiyoruz. Mute Harbi’nin başladığı yere. Bu topraklar o kadar özel yerler ki; bir yanda Şuayb Aleyhisselam’ın beldesi Medyen, bir yanda Mute harbinin cereyan ettiği mekan ve burada şehit olan sahabe-i kiram efendilerimiz. Diğer bir yanında Peygamberimizin (sallallâhü aleyhi ve sellem), altında gölgelendiği ağaç var. Her bir adımda İslâm tarihinden, Peygamberler tarihinden hatıralar var.

İslam’ın en zorlu savaşlarından birisi olan Mute Harbi burada cereyan ediyor. Harbin yapıldığı mekan ise geniş bir düzlükten oluşuyor. Hatta harbin ilk başladığı noktaya Memlukler döneminde bir yapı inşa edilmiş. Fakat yapı uzun müddet bakımsız kalınca yıkılmış. Birkaç parça kalıntı, bizlere bu mekanın harp meydanı olduğunu gösteriyor.

İslam devletinin başka bir devletle yaptığı ilk muharebe olan Mute Harbi, 200 bin kişilik Roma ordusuna karşılık, 3 bin kişilik İslam ordusu kahramanca mücadele verdi. Bu harpte sırasıyla komutan ve şehit olan 3 sahabe-i kiramın da kabr-i şerif’ini ziyaret ediyoruz. Önce Peygamberimizin azatlı kölesi Zeyd bin Harise, sonra Cafer bin Ebu Talib ve Abdullah bin Ravaha Efendilerimizin kabr-i şeriflerini ziyaret ediyoruz. İslam davası için 200 bin kişilik Roma ordusuna karşı göz kırpmadan savaşan sahabe-i kiram efendilerimizi ziyaretin ardından, yolumuza devam ediyoruz.

Vadi Rum’da bir gündüz bir gece

Ürdün’ün güney kesimlerinde uçsuz bucaksız bir çöl olan Vadi Rum’u özel kılan nokta, arazi yapısıdır. Kıpkızıl toprağı ve kırmızı dağlarıyla dünyanın başka hiçbir yerine benzemez. Özellikle geceleri buradan yıldızları izlemek muazzam bir histir. Kızıl toprağın üzerine batan kıpkızıl güneş, muhteşem bir manzara sunar.

Gece, yıldızları müşahede ettikten sonra sabahın erken saatlerinde hâkim bir noktaya geçiyoruz. Hava biraz serin fakat tertemiz. Tepeye çıktığımızda güneş de yüzünü göstermeye başlıyor. Başka hiçbir yerde görülemeyen bir manzara. Vadi Rum’u özel kılan da bu.

 

⇑ Vadi Rum

Hicaz demiryolunun Vadi Rum durağı burada bulunuyor. Hatta bizzat Osmanlı zamanında buraya getirilen şimendiferler hala çalışıyor. Kıpkızıl toprakların ortasında ilerleyen Osmanlı trenini görünce, peşinden koşup binmek için can atıyoruz. Hareket eden trene binmek gibi bir maceraya kalkışıyoruz. Tarifsiz, anlatılmaz yaşanır denilenler gibi bir duygu, Vadi Rum’un ortasında İkinci Abdülhamid Han’ın yaptırdığı Hicaz demiryolu trenine binmek. Hatıralar, geçmişten kalanlar burayı daha da anlamlı kılıyor. Geçmişi hatırlıyor, hatırladıklarımızla adeta bugün geçmişi birebir yaşıyoruz. Bir müddet tren seyahati yaptıktan sonra aracımıza binip Akabe şehrine doğru iniyoruz.

Akabe şehri Ürdün’ün diğer şehirlerinden biraz daha farklı. Şehir, kendi ismiyle anılan Akabe Körfezi’ne açılıyor. Hayli berrak bir deniz, karşımızda duruyor. Tüplü dalış yapmak için oldukça elverişli. Burası için özel tekneler mevcut. Zemini tamamen cam olan teknelerde Akabe Körfezi’nin derinliklerindeki rengârenk mercan kayalıklarını, deniz içindeki hayatı oldukça net şekilde görebiliyoruz. Tabiatıyla, tarihi ve kültürüyle oldukça etkileyici bir coğrafya.

Petra harabelerinin arasında bir başka peygamber

Akabe’den çıkıp tekrar kuzeye doğru ilerlemeye başlıyoruz. Çok enteresan bir şehre giriyoruz; Petra. Şehrin, bir günümüz yerleşim yerleri, bir de Dünyanın 7 Harikası’ndan biri sayılan Antik Petra kısmı mevcut. Modern Petra, ekonomisini buraya gelen turistler üzerine kurmuş.

Sabahın erken saatlerinde antik Petra şehrinin girişine geliyoruz. Biletlerimizi aldıktan sonra içeriye giriyoruz. Burası çok geniş ve kayaların içine oyularak inşa edilen yapılarla dolu. Devasa bir kanyonun içinden geçiyoruz. Sağımızda ve solumuzda kıpkırmızı duvarlar var. Bir müddet Siq kanyonunda yürüdükten sonra karşımıza Petra’nın en meşhur eseri Al Khazna, yani hazine binası çıkıyor.

Bu şehrin, Nebatiler ismi verilen göçebe bir kavim tarafından kurulduğu söyleniyor. Ticaret kervanlarının geçtiği yol üzerinde bulunan bu mekana yerleşerek ticaret akışını denetlemişler ve oldukça zenginleşmişler. Kayaları oymak suretiyle kurulan bu şehri daha sonra Romalılar işgal etmiş ve uzun müddet Romalıların denetiminde kalmış. Bugün ise içi büyük oranda boş olan yapılar, turistlerin ilgisini çekiyor. Tabii bölgeyi önemli kılan nokta, antik yapılardan çok daha öte. Çünkü burada Harun Aleyhisselam metfun.

Bineklerle geçmişe yolculuk

Şehrin tek kapısı olan müze girişinden geçerek, Al Khazna’nın bulunduğu meydandan bir binek kiralıyoruz. Yolumuz hayli uzun ve bir o kadar da güzel. Meydandan başladığımız yolculuğumuz 3 saatten uzun sürüyor. Kıpkırmızı ve içleri oyulmuş yapıların arasından geçerek dağa tırmanmaya başlıyoruz. Petra antik şehrinin ne kadar büyük olduğunu görüyoruz aynı zamanda. Çünkü çıktığımız bu yolculukta geldiğimiz bölgelere turistler gelmiyor. Turistlerin neredeyse tamamı, şehrin belli birkaç noktasını görüp ayrılıyorlar fakat bizim bu şehirde uzun bir yol kat etmemiz için harika bir sebebimiz var; Harun Aleyhisselam.

Yolumuz boyunca pek çok oyulmuş ev görüyoruz ve artık hiçbir turistten eser kalmayan noktalara ulaşıyoruz. Buradaki tarihî yapıların içerisinde, göçebelerin yaşadığını görüyoruz. Çay içmeye davet ediyorlar bizleri. Ve artık yolculuğumuzun sonuna yaklaştığımızda en yüksek tepenin zirvesinde Harun Aleyhisselam’ın kabr-i şerifine varıyoruz. İşte bu noktada, Harun Aleyhisselam’ın kavmi için ne kadar mücadele ettiğini, onların hidayetine vesile olmak için çektiği meşakkatleri düşünüyoruz. Yolumuz, sarp kayalıklardan oluşuyor. Bu sebepten bazı noktalarda merkebimizden inerek yürüyoruz. Varmamıza çok az bir mesafe kala artık merkeplerimizi müsait bir yere bağlayıp dinlendiriyoruz. Ardından merdiven basamaklarını tırmanmaya koyuluyoruz. Karşımızda Harun Aleyhisselam’ın kabri. Yolumuzun uzun ve meşakkatli olmasının da verdiği hissiyatla tarifi mümkün olmayan duygulara gark oluyoruz.

Petra’nın en yüksek noktasındayız ve ne antik şehirden ne de şehir merkezinden hiçbir şey gözükmüyor. Sadece ziyaretçiler var. Huzur ve huşu içerisinde ziyaretimizi yaptıktan sonra artık dönüş yoluna koyuluyoruz. Burayı ziyarete gelebilmiş kişilerden olmanın mutluluğu kaplıyor içimizi. Uzun merkep yolculuğunun vermiş olduğu yorgunlukla Petra şehir merkezinde istirahate çekiliyoruz. Yolculuğumuz bizleri bedenen yorsa da ruhumuz hala oldukça heyecanlı.

Ürdün; insan, bir kez olsun buralara gelmeli, Şecere-i Bukaviyye ağacının altında serinlemeli, Golan Tepeleri’nden bakıp gerçekte ne için savaşmak ve mücadele etmek gerektiğini düşünmeli, peygamber kabirlerini ziyaret edip din uğruna neler yapıldığını, nelere göğüs gerildiğini müşahede etmelidir. İbret nazarıyla bakmalı, gönül heybesini böylece doldurmalıdır.

Kaynaklar:

Asım Köksal, İslam Tarihi, Işık Yayınları, 2011.

En Yeniler

2 Yorum

  1. Gidemesekde bize o memleketleri uzun uzun anlatıp tanittginiz için teşekkür eder hizmetlerimizde kolay gelsin der ve devamını bekleriz iyiki varsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı