Üretim İnsanı Şekillendirir mi?

0

Mesela karanlıkta ışık elde etmek için gaz lambası aramaya, onu yakmak için ateş bulmaya ihtiyacımız yok, hatta eskisi gibi düğmeye basıp ışığı yakmaya bile gerek kalmadı. Odaya giriyorsunuz ve “hareket algılayıcı sensörler” sayesinde ışık kendiliğinden açılıyor. Üstelik devasa sokak lambaları sayesinde zifiri karanlık bile hayatımızdan çıktı diyebiliriz. Küçük ev aletleri sayesinde yemeğimizi “el değmeden” hazırlayabiliyoruz. İleri teknoloji arabalar sayesinde yolculuklar artık çok rahat. Bilgisayarlar hayatımızı düzene sokmak için geliştirilmiş binlerce programla dolu ve cep telefonları, bilgisayarları yanımızda taşıma gereği hissettirmeyecek kadar kullanışlı.

Hayat artık çok kolay ve yaşamak çok keyifli öyle değil mi?

Bu imkânlar bize başka şeyler için ayırabileceğimiz geniş zamanlar sağlaması gerekirdi. Her işimizin yolunda gitmesi, her yemeğin enfes olması ve her ânı düzenli yaşayabilen insanlar olarak keyifli olmamız gerekirdi. Oysa bu ve bunun gibi birçok güzel şeyi hayatımızda göremiyoruz. Eskisinden bir farkı olmasa, bir nebze de olsa anlamlı olabilirdi ancak durum böyle de değil maalesef. Aşırı stres, yoğun baskı, insan ilişkilerinin tahmin edilemeyecek boyutlarda yozlaşması ve
tahammül eşiğinin neredeyse kaybolması, bir şeylerin yolunda gitmediğine işaret ediyor. Yani sorunun cevabı koskoca bir “hayır”.

Peki, nedir bu yolunda gitmeyen?

Niçin çıkmazlarla dolu oldu bu içinde yaşadığımız dünya? Ne zaman başladı bütün bunlar?

19. yüzyılda buhar gücü keşfedildi. Bu birçok yeniliğin kaynağı oldu. İlk olarak buharlı trenler insanların hayatına girdi. Demir yollarıyla beraber birçok yeniliğin de önü açılmış oldu. Bütün bu teknolojik gelişim sürecini incelemektense, demir yollarının icadı ile ilgili şu enteresan hikâye, gidişatın nasıl olduğu konusunda bize fikir verecektir:

Demir yolları Avrupa’dan başlayarak bütün dünyaya yayıldığı sıralarda icadın sahipleri bu teknolojiyi pazarlayacak en uygun ülkelerden biri olan Çin’e gittiler. Yapılan tanıtımlar neticesinde Çinli devlet adamları bu yeniliğin nasıl bir avantaj sağlayacağını kavrayamamışlardı. Tanıtımcılar yetkililere konuyu basitçe açıklamak için “Ülkenin en batısından en doğusuna ne kadar sürede gidiyorsunuz?” diye sordular. Yetkililer “Atlarla 7 günde gidiyoruz” diye cevap verdiler. Tanıtımcılar istedikleri cevabı aldılar ve tanıtımı başarılı bir şekilde sonlandıracağını düşündükleri hamleyi yaptılar; “Bu teknoloji sayesinde bütün bu yolu sadece 1 günde gidebileceksiniz” Çinli devlet adamlarıysa tanıtımcıların hiç beklemedikleri bir cevap verdiler; “Peki geri kalan 6 günde ne yapacağız?”

Bu cevap bize komik gelebilir. Hatta aptalca bir düşünce olduğunu bile varsayabiliriz. Belki de safiyane düşüncelerle verilmiş bu cevap, derinlere indiğimizde günümüzde yaşadığımız problemlere ışık tutabilecek mahiyettedir. Çünkü o 7 günlük yolun bizzat kendisi bile bir kültürdü. Yolu kat etmek bir emek gerektiriyordu. Bu emek de kat edilen yolu ve yolda yaşananları değerli kılıyordu. Emek vermediğimiz şeylerin değerini anlamamız pek mümkün olmaz. Bir yerden bir yere varmak, bir şeyi elde etmek, bir işi çok kolay yollardan halledebilmek bu denli olağan ve basit olduğunda da eski tadı kalmıyor. “Nerde o eski bayramlar” diye iç geçirirken buluyoruz kendimizi. Ve bu teknoloji bütün o kültürü yok etmeye geliyor ve bunu bir avantaj olarak tanıtıyor bize.

(Toplam 204 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

Fikrinizi Belirtin.