Seyahat

Urfa Sokakları

Süzgeç

Seyahat, insanı önce sessiz ve sözsüz bırakır. Sonra iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştürür. Maddi ve manevî güzellikleriyle göz kamaştıran, gönüle dokunan Urfa, önce nutkunuzun tutulmasına, sonra anlata anlata bitiremeyeceğiniz bir hikayeye dönüşecek. Önünüzdeki tek engeli; kapı eşiğini aşın ve yola çıkın…

Gezmek, bir yerde dolaşmak, yürümek demektir. Böyle deyince pek bir manası yokmuş gibi görünüyor değil mi? Oysaki gezmek fiilini sözlükten çıkarıp hayatınıza taşıdığınızda, onun faili olduğunuzda asıl manasını anlarsınız. Peki, niye gezer insan? Gezer, çünkü gezmek; hayatı keşfetmek, gelişmek, bilmediğinin farkına varmak, keşfetmenin lezzetini tatmaktır. Yeni yerler gördükçe yenilenir insan. Yeni lezzetler tadar, görmediği, bilmediği, belki de farkına varmadığı yeni kokuların, renklerin farkına varır. Gezerken her adım, yeni bir tecrübedir, arkasında bilinmeyen güzellikleri saklayan bir kapıdır. Önünüzdeki tek engel, Bosna atasözünün de dediği gibi “Seyahatin önündeki tek engel, kapının eşiğidir.” Yapılacak şey; adımları çoğaltıp kapıyı sonuna kadar aralamaktır.

Biz de kapıyı sonuna kadar araladık ve çıktık yola, ufukta görünüyor Urfa. Bizi orada nelerin beklediğini, ne bulacağımızı düşünerek uçağa biniyoruz. İstanbul’dan başlayan bir buçuk saatlik yolculuktan sonra, nihayet Urfa toprağına ayak basıyoruz. Toprak, güneşin altında kavrula kavrula sapsarı olmuş. Güneş bütün gücüyle tepemizde duruyor. Sıcaklık hat safhada. Daha evvel Harran gezi yazımızda olduğu gibi, bu yazımızda da size evvela tavsiyede bulunacağız; Urfa’ya gitmeyi düşünüyorsanız ya ilkbaharı ya da sonbaharı tercih edin.

Kimler gelmiş, kimler geçmiş Urfa’dan

İbn Battuta şöyle der: “Yolculuk önce seni sözsüz bırakır sonra da iyi bir hikaye anlatıcısına dönüştürür.” Umarız biz de bunu başarabiliriz. Yani iyi bir hikaye anlatıcısı olabiliriz.

Urfa’yı gezmeye başlamadan önce isterseniz kısaca bu kadim şehrin tarihinden bahsedelim. Kökleri sarsılmaz derecede sağlam olan Urfa şehrinin tarihi M.Ö. 7000’li yıllara kadar dayanıyor. O günden bugüne, bu topraklarda insanoğlu eksik olmamış. Buraya kimler gelip kimler gitmiş, ama Urfa şehri hep var ola gelmiş. Sümer, Akad, Hitit, Asur, Pers ve Osmanlı hüküm sürmüş bu topraklarda. Hâkim çok ve farklı olunca şehir, farklı farklı isimler almış; Ur, Kalde Ur’u, Orbay, Diyar Mudar, Ruha, Urfa.

Makedonyalı İskender, doğu seferinde Urfa’ya da uğramadan geçmemiş. Sultan Alpraslan 1071’de şehri kuşatmış. 1182’de Selahaddin Eyyubi, şehre hâkim olmuş. Ne yazık ki bu güzel şehir Moğol istilasını da görmüş. 1260 yılında Hülagü Han her yeri yakıp yıkmış. 1404 yılında Akkoyunlular Beyliği, 1514’te de Safeviler şehre egemen olmuş. Nihayet Urfa, 1517 yılında Osmanlı topraklarına dâhil olduktan sonra durulmuş. Osmanlı, kadim şehre gereken kıymeti vermiş, ihtimam göstermiş.

Fıstık ağaçlarının arasından…

Havalimanından çıkıp şehre doğru ilerliyoruz. Urfa 30 km, 10 km… Yol azalıyor, içimizdeki heyecan ise katlanarak artıyor. Yol kenarları yeşillenmiş antepfıstığı ağaçları ile dolu. Bu arada şunu da hatırlatalım; eğer Urfa’ya gider de antepfıstığı derseniz, yüzünüze kızgın kızgın bakabilirler. Çünkü onlara göre fıstık, Urfa’nındır ve adı urfafıstığı olmalıdır. Haklıdırlar aslında, fıstığın yüzde 75’i burada yetişiyor. Antepliler ticarete dökünce işi, isim hakkını kapmışlar.

Nihayet şehir önümüzde beliriyor. Küçük fıstık ağaçlarından sonra yüksek insan ağaçları, meyvesiz beton yığınları bizi karşılıyor. Eski şehir yenilenirken yenmeye, yenilmeye başlanmış anlaşılan. Her neyse bizi bunlar değil, eskinin eskimeyenleri ilgilendiriyor.

İlk günün yorgunluğu ve havanın hararetinden sonra dinlenmeye bırakıyoruz kendimizi. Gözümüz etrafa, vücudumuz da coğrafyaya alışsın evvela.

Peygamber makamına doğru

Bizi dışarının hararetinden saklayan, koruyan gölgeliğimizde uyanıyoruz sabaha. Günün ilk ışıkları önce şehri gri renge boyuyor, güneşle beraber renk sarıya dönüyor. Zaman kaybetmeden çıkıyoruz Urfa sokaklarına. Sokaklar daracık ve küçük, ama öylesine büyük olaylara ve günlere şahitlik etmiş ki. Her zerresinde geçmişin kokusu, dokusu var. Bunu hissediyorsunuz. Duvarlarına dokunun, sokağın kokusunu duymaya çalışın, siz de hissedeceksiniz.

Sokakların arasından geçip Hazreti İbrahim’in (a.s.) doğduğu yer olarak rivayet edilen mağarayı buluyoruz. Mağaranın girişinde insanı karşılayan manevi atmosfer, rivayetlerin doğru olma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Mağaranın içi camla kaplı ve başınızı eğmeden giremiyorsunuz. Bir nevi tevazu göstergesi olarak herkes eğilerek giriyor içeriye. Çünkü küçük taş bir kapıdan geçip içeriye ulaşılıyor. Dualar ediliyor, namazlar kılınıyor. Mağaradan çıkışta yukarı bakınca Urfa Kalesi görünüyor. Malum hadise; Hazreti İbrahim (a.s.) buradan ateşe atılmış. Mübarek peygamber ateşe atılmış atılmasına ama Hazreti Allah “Halilini (dostunu)” yalnız bırakmamış. Ateşten dağlar, O’nun için gül bahçelerine dönüşmüş. Mağaranın hemen yanında Mevlid-i Halil Camii bulunuyor.

İki göl, iki mucize

Balıklı Göl hakkındaki rivayet şöyledir: Nemrut, Hazreti İbrahim’i (a.s.) ateşe atacağı zaman bölgenin dört bir yanından odun toplanır. Odunlar bugünkü balıklı gölün olduğu yere yığılır. Nemrut’un kızı Zeliha, babasını vazgeçirmeye çalışır. Nefsinin mahkûmu olan Nemrut, peygamberi ateşe atar. Atıldığı yer göle, odun parçaları da balığa dönüşür. Balıklı Göl’ün yanındaki Aynzeliha Gölü de Nemrut’un kızı Zeliha’nın ateşe düştüğü yerde oluşur.

İnsanlar, göldeki balıkları mübarek olarak kabul ediyorlar. Göl tamamen balıklarla dolu, hepsi de kocaman balıklar. Gölün kenarında, İstanbul Eminönü’ndeki kuş yemcileri gibi balık yemcileri var. İnsanlar bir yandan balıkları yemliyor, diğer yandan da geçmişi düşünerek tefekkür ediyorlar. Hazreti İbrahim’in (a.s.) inancı ve Allah’a olan güveni, akıllarına geliyor. Kendi nefislerini yoklama fırsatı buluyorlar.

Aynzeliha Gölü, Balıklı Göl kadar güzel. Çölün ortasında kalmış bir vaha gibi, nefes alınabilecek bir yer.

Halil Ür-Rahman Camii

Balıklı Göl’ün hemen bitişiğinde Halil Ür-Rahman Camii bulunuyor. Melik Eşref tarafından 1225 yılında yaptırılan cami, medrese, mezarlık ve Hazreti İbrahim’in (a.s.) ateşe atıldığı makamdan ibaret. Bizans dönemine ait bir kilisenin üzerine yapılan caminin makam kısmındaki kitabede, Hazreti İbrahim’in (a.s.) ateşe atılmasını anlatan âyet-i kerîme yazılı. Halk arasında “Döşeme Camii” ve “Makam Camii” olarak da telaffuz edilen bu camiden “Halil İbrahim Tekkesi” olarak bahseder Evliya Çelebi.

Caminin yakınlarında Rızvaniye Camii ve medresesi vardır. Osmanlı valisi Rıdvan Ahmet paşanın yaptırdığı caminin avlusunu medrese odaları kaplıyor. Urfa için cami ve medreseler son derece önemlidir. Gerçek Hıristiyanlığı ilk yıllarında kabul eden Urfa, İslâmiyet’i de aynı şekilde ilk yıllarında kabul etmiştir.

Sabır peygamberinin mağarası ve kuyusunda “Tecrübeli rehberler”

Balıklı Göl’den sonra, Eyyübiye mahallesine doğru sokakların yapısı bir anda değişiyor. Bu taraflarda daha çok göçmenler oturduğu için yerleşim düzeni tam olarak kurulamamış. Şehir merkezinin güneyinde, Hazreti Eyyüb’ün (a.s.) iyileştiği ve yaşadığı rivayet edilen yerdeyiz. Burada bir kuyu var ve çıkan suyun şifalı olduğu söyleniyor. Mağaranın yanına büyük bir cami inşa edilmiş. Girişte şişe ve bidon satıcıları bekliyorlar. İnsanlar şifalı gördükleri bu suyu şişelere doldurup evlerine götürüyorlarmış.

Mağaranın girişi dik ve basamaklı. Yavaş yavaş iniyoruz. Meraklı gözlerle mağaranın içini süzüyor, biraz tefekkür ettikten sonra duamızı edip dışarıya çıkıyoruz. Etrafımızı çocuklar sarıyor. Tecrübeli birer rehber edasıyla, “Anlatalım mı abi, buranın hikayesini?” diye soruyorlar. “Anlat”, deyince başlıyorlar “Eyyüb Peygamber burada yaşamış abi, mağaranın içinde kalmış…” Hepsi aynı cümleleri kuruyorlar. Sabır peygamberinin makamının yanında, sabırla dinliyoruz onları.

Ulu Camii ve Mutfak Müzesi sürprizi

Rehberlerimizi dinledikten sonra şehir merkezine dönüyoruz. Bir yandan sıcak diğer yandan da yorgunluk baş göstermeye başlıyor. Vücuda yakıt ikmali yapıyor ve hararetimizi dindiriyoruz. Şimdiki hedef; Ulu Camii. Yollar ve sokaklar hepsi birbirine benziyor. Acaba olduğumuz yerde dönüp duruyor muyuz, diye düşünürken bir de bakmışız ki hedefe ulaşmışız.

Cami, eski bir kilisenin yerine inşa edilmiş. Urfa şehri, zamanında Hıristiyanlığı yaşadığı için neredeyse bütün camiler kiliselerin yerine yapılmış.

Ulu Camii’nin 1170-1175 yıllarında Zengiler Devleti tarafından yaptırıldığı tahmin ediliyor. İslâm fetihlerinden sonra, sütunlarda kullanılan kırmızı mermerlerden dolayı “Kırmızı Mescit” de denmiş. Caminin minaresine saat eklenerek saat kulesine dönüştürülmüş. Minare, aynı zamanda şehrin ilk ve tek saat kulesi görevini de görüyor.

Camiden çıkışta küçük bir tabelada, mutfak müzesi yazıyor. Ok işareti, dar bir sokağı gösteriyor. İlerliyoruz.

2011 yılında açılan müze, yıkılmaya yüz tutmuş tarihî Hacıbanlar Evi restore edilerek kurulmuş. Tarihî ev, “Geleneksel Mutfak Müzesi”ne dönüşmüş. Müzede, geçmişten bugüne Şanlıurfa’nın eski mutfak malzemeleri sergileniyor. Urfa yöresine özgü kıyafetler giydirilmiş heykeller, mutfak kültürünü birebir yansıtıyor. Her bir oda farklı şekilde dizayn edilmiş. Bazılarında yemek kültürü, bazılarında aile ve oda kültürü, bazılarında da misafir kültürü canlandırılıyor. Kısacası gezilesi görülesi bir yer. Girişteki tabelanın küçüklüğüne aldırış etmeyin. İçeride göreceğiniz güzellikler çok büyük olacak.

Zirvedeki Şeyh Mes’ud Türbesi

Mutfak Müzesi’nden sonra sırada Şeyh Mes’ud Türbesi var. Zirveye kurulan türbeye ulaşmak için dik yokuşları tırmanmamız gerekiyor. Yokuşların dikliği ve zorluğu, umarız manevî mükafatın çok olacağına işarettir. Urfa’daki türbelerin en eski tarihlisi olan bu yapı, Selçuklu mimarisi tarzında inşa edilmiş. Doğudaki eyvanın alt kısmındaki odada Şeyh Mesud’un mezarı, eyvan içerisinde de sandukası bulunuyor.

Şeyh Mesud, Anadolu’nun İslâm ile müşerref olması için bütün gayretini harcamış. Aynı zamanda Hoca Ahmet Yesevî’nin halifelerinden biridir. Nişabur’dan Anadolu’ya gelerek halka İslâmiyet’i öğretmekle görevlendirilmiş ve uzun yıllar bu uğurda hizmet etmiştir.

İslâm’ı zirvelerde yaşayan bu zatın türbesi, Urfa’nın zirvesinde ziyaretçilerini bekliyor. Bulunduğu tepe, Urfa şehrine tamamen hâkim, manevî havasını şehrin her yerine kolayca ulaştırabiliyor.

Urfa, peygamberler şehridir

Urfa öylesine tarihi ve öylesine manevi bir şehir ki her karesinde bunun emareleri kolayca görünüyor. Nice peygamber burada yaşamış, kokusunu buraya bırakmış. Hazreti İbrahim (a.s.) burada hem ateşe atılmış hem de gül bahçeleriyle nurlanmış. Sadece O mu? Hazreti Şuayip (a.s.) Harran yakınlarında, bugünkü Şuayip şehrinde yaşadığı rivayet edilir. Hazreti Musa (a.s.) bu topraklarda çobanlık yapmış. Hazreti Lut (a.s.) çocukluğunu burada geçirmiş. Hazreti Yakup (a.s.) burada misafir olarak kalmış. Hazreti Eyyüb (a.s.) hastalığı da sağlığı da, varlığı da yokluğu da bu topraklarda görmüş. Her peygamber Urfa’ya bir şeyler öğretmiş; sağlığın değeri, inancın gücü, misafirin kıymeti, sabır vs.

Çarşının içinden insan manzaraları

Biraz da çarşılarının içinde dolaşma vakti. Giriyoruz kalabalığın arasına. Çarşı ve dükkânlar oldukça hareketli. Bir yandan yemek kokuları, bir yandan bakırcıların tak tak sesleri diğer yandan güvercinlerin tatlı ötüşleri. Sokağın birinde, bir sürü dükkân ve dükkânların içinde bir sürü kuş. Ekseriyet güvercin olmakla beraber keklik ve değişik tavuk türleri var. Urfa insanı güvercinleri çok seviyormuş. Nerdeyse her evin çatısında güvercin kafesi varmış. Haftanın belirli günlerinde kuş mezatları düzenleniyormuş.

Kuşlar ötmeye devam etsinler, biz bakırcıların olduğu çarşıya doğru, Ömeriye Camii tarafından ilerliyoruz. Bakırcılara yaklaştıkça çekiç seslerinin şiddeti artıyor; tak tak tak… Ustalar ürünlerini özen, gayret ve sabırla işliyorlar. Bakırın neresine, ne kadar kuvvette vuracaklarını çok iyi biliyorlar. Harlı ateşin başındakiler, gerçek alın terinin karşılığını gösteriyorlar. Bu sıcakta ve sıcak harlı ateşin başında dökülen terin her damlası, kazancın helalliğine işaret ediyor.

Evliya Çelebi, Urfa çarşılarını şöyle anlatır: “Toplam dört yüz dükkân vardır. Kıymetli eşyalar her daim bulunur.”

Urfa insanını yine Evliya Çelebi’den dinleyelim. Çünkü biz anlatsak da aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyeceğiz. Evliya Çelebi: “Urfa halkı, son derece misafirperver, garipleri koruyan, dost insanıdır. Gece gündüz misafirsiz yemek yemezler. Yiğit, güçlü, mert meydan erleri vardır. Cenab-ı Hak bu şehir halkına İbrahim Halil bereketi vermiş, çok zengin yerdir.” Biz de tıpkı Evliya Çelebi’nin anlattığı gibi insanlar tanıdık Urfa’da. İnsanlar birbirlerine selam veriyorlar, hal hatır soruyorlar, bolca ikramda bulunuyorlar. Değişen zaman, Urfa halkının kültürüne zarar vermemiş.

Nihayet ilk günümüzü tamamlıyoruz. Yorulduk mu, evet. Ama keşke her yorgunluğumuz böyle olsa.

Bizi dışarının hararetinden ve her türlü kötülüğünden muhafaza eden gölgeliğimizin altına giriyoruz. Yarın yeni bir gün ve yeni bir heyecan olacak.

Eyyüp Nebi beldesinde, iki peygamber

İkinci güne uyanıyoruz. Yolculuk Viranşehir’e, Hazreti Eyyüb’ü (a.s.) ziyarete. Yolda ilerlerken, mübarek peygamberin hayatı geliyor aklımıza. Hazreti Allah, O’na büyük nimetler ve çok evlat vermişti. Fakat bir süre sonra Allahü Teâlâ, Hazreti Eyyüb’e (a.s.) hastalık verdi. Bütün mallarını ve çocuklarını aldı. Peygamberin vücudunu yara bere kapladı. Bütün bunlara rağmen Allah’a isyan etmedi. Aksine şükretti, ibadetten geri durmadı. Hazreti Allah, sabrının neticesinde sağlığını ve mallarını  geri verdi. Hazreti Eyyüb (a.s.) sabretti ve kazandı hem de çok daha fazla şey kazandı. İşte böyle bir peygamberin kabrini ziyaret edeceğiz.

Urfa’ya 100 km uzaklıktaki Eyyüb Nebi’ye ulaşıyoruz. Türbe, köyün kuzey yönündeki höyüğün güney eteğinde, kendi adıyla anılan caminin doğusundaki mezarlık içerisinde bulunuyor. Sabır peygamberinin başında dualarımızı ediyoruz.

Türbenin bulunduğu bölgede bir başka peygamber daha bulunuyor; Hazreti Elyasa (a.s.).

Hazreti Elyasa (a.s.), Hazreti Eyyüb’ü (a.s.) ziyaret etmek ister. Uzun yıllar onu arar, nice dağlar, tepeler aşar. Bugünkü yere yaklaştığında karşısına şeytan çıkar. Hazreti Eyyüb’ün (a.s.) daha çok uzaklarda olduğunu söyler. Halbuki iki adımlık yolu kalmıştır. Yaşlanmış olan Hazreti Elyasa (a.s.) Allah’a dua eder ve oracıkta ruhunu teslim eder.

Her iki peygamberin huzurunda dualarımızı ettikten sonra, dönüş yoluna koyuluyoruz. Urfa’ya dönerken, gördüklerimizi düşünüyoruz.

Urfa, insanı ve havasıyla çok sıcak; tarihiyle ve manevî şahsiyetleriyle köklü bir şehir. Zaman, Fırat’ın aktığı gibi akıyor Urfa’da; coşkun ve hızlı.

Geldik, gidiyoruz

İşte geldik gidiyoruz, zamanın gelip gidenlerinin emanetlerine bakıp iç çekiyoruz. Bizler onlar kadar geleceğe ne bırakabileceğiz? Yıkılmaz taş duvarlar mı, sarsılmaz güzel ahlâklar mı? İşimiz çok zor.

Geçirdiğimiz iki günde Urfa bize çok şey öğretti. Geçmişe sahip çıkmayı, ancak bu sayede bir geleceğimizin olabileceğini gösterdi. Hoşgörüyü, misafirperverliği hatırlattı.

Güzel hatıralar, anılar ve fotoğraf kareleri topladık. Urfa’da hem gönül hem de zihin heybemiz dolduduk.

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı