Din ve Hayat

Uzun Günlerde “Oruç”

İnsana hayatın lezzetini tattıracak, iradenin kıymetini anlatan en güzel terbiye yoludur oruç. Oruç farz bir ibadettir. Oruç tutan kimse nefsine hâkim olur, geçici bir mahrûmiyete katlanmış ve hayatın değişik cereyanlarına karşı dayanıklılık gösterecek bir vaziyet elde etmiş olur.

Bakara sûresinin 183. âyetinde melâen, “Ey iman edenler! Oruç sizden evvelkilerin üzerine farz olduğu gibi sizin üzerinize de farz olmuştur.” buyruluyor. Âyetteki, “Oruç sizden evvelkilerin üzerine farz olduğu gibi“ ifadesi mühim bir gerçeğe işarettir.

İslamiyet’ten önce oruç

Rivâyete göre Ramazan orucu gibi aynı miktar oruç Yahudilere de Hıristiyanlara da farz kılınmıştı. Yahudiler bunu terk edip günde bir gün oruç tutmaya başladılar. Hıristiyanlara gelince, onlar da Ramazanda oruç tutarlarmış. Ramazan çok şiddetli sıcak günlere denk gelince, aralarında toplanıp oruç zamanını havanın ılıman olduğu bahar günlerine çekmeye karar vermişler. İbadete yaptıkları bu müdahaleye karşılık oruç ayına 10 gün ilave edip 40 güne çıkarmışlar. Aralarında salgın hastalık meydana gelmiş. Bunun geçmesi için 10 gün daha ekleyip 50 güne çıkarmışlar. Bu sefer de 50 gün oruç zor gelmiş ve orucu perhize çevirmişler.

Böylece, orucun hem zamanını hem sayısını hem de şeklini değiştirmişler. Kitaplarını tahrif ettikleri/değiştirdikleri gibi bu şekilde oruç ibâdetini de bozup değiştirmişlerdi.
Şu bir gerçek ki, Hıristiyan ve Yahudilerin sadece kitapları değil, ibâdetleri de şu anda Allah’ın emrettiği şekilde olmayıp kendi değiştirdikleri şekildedir.

İslam’da oruç

Oruç ibadetinin sadece bize yüklendiği zannedilmemeli. Oruç öteden beri tatbik edilegelen ilâhî bir kanundur. Sadece biz Müslümanlara değil, önceki ümmetlere de yani Âdem Aleyhisselam’dan beri bütün peygamberlere ve onların ümmetlerine de farz idi.

İnsanlığın terbiye ve düzen bakımından oruca büyük ihtiyacı vardır. Bu ibâdeti yerine getirmekte hesapsız faydalar vardır.

Orucun belli bir zamanı ve belli bir şekli vardır. Orucun zamanı, imsakla güneş batımı arası, şekli ise insanın kendisini bu iki zaman arasında yemekten, içmekten ve cinsî yakınlıktan uzak tutmasıdır.

Peygamberimizin orucu

Muaz bin Cebel radıyallâhü anh Hazretleri’nin rivâyetine göre, Peygamberimiz Medine’de, her ay üç gün oruç tutar ashabına da tutmalarını tavsiye ederdi.

Peygamberimiz (s.a.v.) ayrıca Ramazan orucu farz kılınmadan önce Muharrem ayının 10. günü olan Âşûre günü de oruç tutardı. Hatta Âşûre günü câhiliyet döneminde Kureyşliler de oruç tutarlardı.

Peygamberimiz (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiklerinde, Yahudilerin de Aşûre’de de oruç tuttuklarını haber aldı ve sebebini sordu. Yahudiler, “Âşûre günü, Allah Firavun’u denizde boğdu, Mûsâ (a.s) ve kavmi de kurtuldu. Mûsâ (a.s) da buna şükür olarak oruç tutmuştu. Biz Mûsâ’ya uyarak o gün oruç tutuyoruz.” dediler.

Peygamberimiz (sa.v.) “Mûsâ peygambere uymaya biz sizden daha lâyığız” buyurdu.

Âşûre günü hem kendisi oruç tuttu hem de ashabına tutturdu. Dolayısıyla Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, Ramazan orucunun farz olduğu Hicret’in ikinci senesine kadar, her sene Âşûre günü oruç tutmuş, Hicret’in ikinci senesi Muharrem ayının onuncu günü çocuklara varıncaya kadar bütün Müslümanlara da oruç tutturmuştur.

Mûsâ Aleyhisselam’ın kavmi olan İsrailoğullarında, yeyip içmemekten başka konuşmaksızın da oruç tutuluyordu. Nitekim Hazret-i Meryem Hazreti İsa’yı dünyaya getirdiğinde, onun nasıl dünyaya geldiğini dil ile anlatmamış eliyle bebek halindeki Hazreti İsa’yı işaret etmiş, o da bir mûcize olarak konuşmuştu.

Hicret’in ikinci senesinin Şaban ayında, kıble Kudüs’ten Mekke’ye yani Beyt-i Makdis’ten Kâbeyi Muazzama’ya çevrilmişti. Ramazan orucu farz kılınınca da, Peygamberimiz (s.a.v.) “Âşûre günü oruç tutmak isteyenler tutsun, tutmak istemeyenler de tutmasın.” buyurdu.

Orucun farz kılınması, Bedir harbinden bir ay önce kadar idi.

Hicri takvimin güzelliği: Adil oruç

Oruç ibâdeti, her ay ince bir hilâl şeklinde yeniden doğan ay hesabına dayanır. Aya göre, aylar bazen 29 bazen 30 gün olur. Böyle olunca sene de mîlâdî takvimde olduğu gibi 365 gün değil, ondan 11 gün eksik olarak 354 gün olur.

11 gün eksik olduğu için de oruç ayı mîlâdî aylara göre her sene 11 gün önce gelir ve Ramazan ayı bazen ilkbahara, bazen yaza, bazen sonbahara, bazen de kışa denk gelir. Böylece oruç ayı her 33 senede bütün bir seneyi dolaşır. Bu durum, yeryüzünde ayrı ayrı yerlerde yaşayan Müslümanlara Allah’ın bir lütfu ve adâletidir.

Dünyanın kuzey yarım küresinde kış iken güney yarım küresinde yaz oluyor. Kuzey yarım küresinde yaz iken güney yarım küresinde kış oluyor. Ve bu hal her sene yavaş yavaş 33 senede bütün mevsimleri dolaşıyor. Dolayısıyla kısa ve soğuk günlerde oruç tutanlar, yavaş yavaş sıcak ve uzun günlerde oruç tutmaya başlarken, sıcak ve uzun günlerde oruç tutanlar da kısa ve soğuk günlerde oruç tutmaya başlıyorlar.

Ramazan ayı sabit bir zamanda olup meselâ her sene Temmuz veya Ağustos aylarında olsaydı, dünyanın bir yarım küresinde oruç devamlı sıcak günlerde, diğer yarım küresinde de devamlı soğuk günlerde tutulacaktı. Bir yarım kürede oruç tutanlar devamlı sıcak ve uzun günlerde oruç tutarlarken, diğer yarım kürede oruç tutanlar devamlı olarak soğuk ve kısa günlerde zahmetsizce oruç tutacaklardı.

İşte bu, Allah’ın oruç ibâdetini dengeli ve terazili bir şekilde farz kıldığının bir ifadesidir.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu