İnsanKişisel GelişimKolay HayatKültür Sanat

Vaktimiz Çok (mu)?

Sokaktaki Adam

Bir baba için, lüzumlu ya da lüzumsuz, para harcamak her zaman zordur. Özellikle cins-i latîfi ‘paralize eden’ alışveriş merkezlerine girip, yüzünde tebessümle ayrılan erkek görmedim desem herhalde yalan söylemiş sayılmam! Fakat harcarken canımızın acımadığı, içimizin sızlamadığı şeyler var; mesela, “zaman”!
İnsanımız, çok kere hayatın hemen her safhasında bir düzenden, bir metottan yoksun yaşıyor. Hayatını düzenleyen, gerekirse sınırlandıran, hizaya sokan hiçbir kurala sıcak bakmıyor. Görüp geçirdiğim şu kadar zaman içerisinde hasbelkader gördüğüm “sokaktaki adamın” en çarpıcı özelliği “kural tanımazlığı”!

Umuma ait, umumun sorumlu olduğu bir kanunlar manzumesi, bir görgü ve tarz yok; herkes her şeyi yapabilmek hürriyetiyle doğmuş ve öylece yaşayıp gidiyor. Dolayısıyla hayata karşı takınılan bu tavır, “zaman” konusunda da geçerli. Kimse “zaman”ın uçucu, uçucu olduğu oranda da kıymetli hatta paha biçilmez olduğunun farkında değil. Herhangi bir vasıtaya binin ve seyredin. Kimsenin gözünde yollarda harcanan zaman adına hiçbir endişe, zerre kadar keder göremezsiniz. Akıllı telefonlar düşünmeyi pek az dert edinen insanımızın olanca yükünü hepten aldı üzerinden. Kendi aklımızı değil, onların aklını kullanıyoruz artık. Uzun ya da kısa herhangi bir seyahatte, özellikle 80 ve 90 nesli ve sonrası teknolojinin adeta gönüllü birer esiri gibi. Gerçi zamanın verimli ve planlı kullanılışı evlerimizde de söz konusu değil; şimdiye dek “evde şu saatte şunu, bu saatte bunu yaparız” diyen insana rastladığımı pek hatırlayamıyorum!

Uçup giden bu boş zamanları doldurabilmek için mutlaka okumalıyız. Aksi halde İsrafil’in ikinci surundan başka bir şey kaldıramaz bizi ayağa!”

Evlerimizde, iş yerlerimizde; yolda ya da arabada, otururken ya da ayakta elimizde hep bu aletler var. Çok az insan bunları mesela “okumak” için kullanıyor. Genelde sosyal medyada dünyaya nizamât veriliyor, müzik vs. dinleniyor ya da lüzumlu/lüzumsuz şeyler seyrediliyor. Hâlbuki hiçbirimizin kaybedecek o kadar vakti yok; olmamalı. Vakit nakittir sözü, artık kendisine inanmadığımız; hatta uzun yıllardır terk ettiğimiz bir klişe sadece. Yukarıda da belirttim, zaman parmaklarımızın arasından su gibi akıp gidiyor ve çoğumuzun onu tutmak ve kıymetini bilmek gibi bir çabası, çabadan da önce bir kaygısı yok. Bu on yıllardır böyle; işte 1936 yılında çıkan Kitap ve Kitapçılık isimli bir dergiden birkaç satır: “Acaba kitap ve okumak ihtiyacının da yiyecek ve giyecek ihtiyacı kadar tabiî ve zaruri olduğunun bizde halk kütlesi arasında anlaşılacağı zaman ne vakit ve nasıl gelecektir?” (Asım Us, “Ruhun Gıdası”, Kitap ve Kitapçılık, İstanbul 1936, S. 4, s. 1)

Hayatı karın doyurmak ve hoşça vakit geçirmekten ibaret zannediyorsak yanılıyoruz. Türk vatandaşının, ait olduğu toplumun bir parçası olarak, en büyük yanılgısı bu; fert ya da toplum düzeyinde hemen her teşebbüsü başkalarından ve çoğu kere devletten beklemek. Memleketin en büyük probleminin hâlâ eğitim olduğunu bilen hiç kimse mesela “eğitim”i dert edinip işe önce kendini, çoluk çocuğunu eğitmekle başlamıyor. Sokakta bağıra-çığıra eğlenen birilerini görüp homurdananları yarın aynı yerde değilse bile aynı şekilde eğlenirken buluveriyoruz! Memleketin ve milletin düzelmesi için harekete geçmesi gereken devlet değil; bilakis, milletin ta kendisi! Ama önce fertler.

Bu hareket de ancak fikirle birlikte doğarsa manidar olabilir; fikrin yegâne taşıyıcısı da kitaplar! O halde büyük küçük herkes önce kitaba, daha doğrusu okumaya alıştırmalı kendini. İstanbul’un başa bela trafiğinde vakit öldürürken içimiz sızlamalı ve uçup giden bu boş zamanları doldurabilmek için mutlaka okumalıyız. Aksi halde İsrafil’in ikinci surundan başka bir şey kaldıramaz bizi ayağa!

Etiketler

En Yeniler

Başa dön tuşu
Kapalı