Vapurda Bir Tevafuk6 dakika okunma süresi

1

Hava günlük güneşlikti.

Yolların kenarlarındaki ağaçlarla hemen diplerindeki çiçeklerin renkleri, insanoğlunun yüreğine neşe damlatan cinstendi.

Malumunuz böyle havalarda bütün İstanbul dışarıdadır. Herkes kendini dışarı atar, park, bahçe, yol kenarı, refüj demeden yayılır, uzanır ve hatta mangal yakar. Ben de dışarı çıktım ama bu manzaraya dayanamadığım, güzelim İstanbul’u bu halde görmeye gönlüm elvermediği için iskeleye inmeyi tercih ettim. Ne zamandır Üsküdar’a gitmemiştim. Tatil günümü fethi gören şehre ayıracaktım. Boğazda beni kimse rahatsız edemezdi nasılsa. Ayvansaray’dan vapura bindim.

Vapur da piknik alanlarını aratmıyordu. Hava güzel olduğu için güverte tıka basa dolmuş, ancak içeride yer kalmıştı. Şöyle cam kenarından, manzarayı rahat görebileceğim bir yere oturdum. Vapur Hasköy’e doğru yollanırken ben de Haliç’i, ortasındaki birkaç tavşan adasını ve bütün ruhaniyeti ile Eyüp’ü izliyordum. Az sonra omzumda bir el hissettim. Döndüm.

Güzel giyimli, matruş yüzünün ortasını ince bir bıyıkla süslemiş ben yaşlarında bir adam bana bakıyor, gülümsüyordu. Affedersiniz, çıkaramadım der gibi yüzümü ekşittim. Elini uzattı. Mahcubiyetle elini sıkmak zorunda kaldım. Yüzündeki gülümseme daha da artmıştı. Sanırım böylelikle, nasıl tanımazsın
demek istiyordu. “Ben Semih.” dedi. “Yunus Emre Ortaokulu’ndan.” Şaşkınlıktan “Sen haa!” demişim. “Evet, ben ya. Hatırladın değil mi?”

Hatırlamaz mıyım, çocukluğumun en iyi dostlarından biriydi. Ortaokul ve liseyi beraber okumuştuk. Aslında bizimkine beraber okumak değil beraber büyümek denirdi. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Kucaklaştık. “On beş sene.” dedi. “Koskoca on beş senedir görüşemedik. Bu nasıl güzel bir tevafuktur. Dünya küçük derlerdi de inanmazdım. Meğerse hakikatmiş.” Lise sonuncu sınıfta o, hafızlık için ayrılmış, ben üniversite sınavına tek başıma hazırlanmıştım. Üniversiteyi kazandığım sıralar hafızlığı bitirdiğini duymuştum ama sonra ne yaptı hiç bilmiyordum.

“Üsküdar’a, Cemal’in yanına gidiyorum.” dedi.

“Hani şu koşarken çelme takıp ayağını kırdığın Cemal. Ameliyat olmuş da ziyaret edeceğim.” Her akşamüstü okulun bahçesine çıkar, koştururduk.

En çok oynadığımız oyun ise kale kapmacaydı. Okulun bahçesindeki karşılıklı duvarlardan birine bir takım, birine diğer takım geçer, birbirlerinden oyuncu kapmaya çalışırlardı. Cemal tam yakalanan oyuncuları kurtaracakken yanlışlıkla ayağına basmış, tarak kemiklerinden iki tanesinin kırılmasına sebep olmuştum. “Demek Cemal de İstanbul’da öyle mi?” diye sordum. “O benden önce gelmiş İstanbul’a.” dedi. “Babasının tayini çıkınca taşınmışlar Üsküdar’a. Sonra babasının emekliliği gelmiş, bir ev, bir dükkân alıp yerleşmişler. Dükkânı Cemal işletiyor, babası da emekli hayatı yaşıyor işte. Biz ailecek görüşüyoruz Cemal ile. Geçenlerde bir mide ameliyatı olmuştu. Bugün, yarın derken gidemedik.”

Vapurumuz Kasımpaşa’ya uğramış, Eminönü’ne doğru yol alıyordu. Biz iki dost ise hem muhabbet ediyor hem de eşsiz bir İstanbul siluetini seyrediyorduk. “Eee, anlat bakalım sen neler yapıyorsun?” diye sordum. “Ben geleli üç sene oluyor İstanbul’a.” dedi. “Memurluk işte ne yaparsın, nereye git diyorlarsa gidiyorsun. Nasipte İstanbul’da çalışmak da varmış. Balat taraflarında oturuyorum.” Vapur Karaköy’e yanaşıyordu. Bir yandan Semih’i dinliyor bir yandan da düşünüyordum. Ben fakülteden mezun olup bir şirkette iş bulana kadar adam hayata çoktan atılmıştı bile. Soluklandığı bir esnada araya girdim. “Hatırlar mısın seninle mevlitlere, düğünlere, teravihlere giderdik. Küçük ilahi defterlerimiz vardı. Bazen bir Yasin-i Şerif okur bazen de o deftere yazdığımız ilahileri söylerdik davetlilere.” Gözlerinin içi parlıyordu. “Hatırlamaz mıyım hiç?” dedi. “Hatta bir keresinde teravih kıldırmak için ikimiz bir köye gitmiştik de sen, çıkışta bana bir hayalinden bahsetmiştin. Hiç unutmuyorum dediklerini.” Ne dediğimi hatırlayamadım. Ama çok da merak ettim. Bu kadar net hatırladığına göre önemli bir şey olmalıydı. “Elini omzuma atıp ‘Semih,’ dedin bana. ‘Ne istiyorum biliyor musun? Bir gün İstanbul camilerinin birinden bir ezan okumak istiyorum.’” Tebessüm ettim. Öğrencilik zamanının temiz ve güzel hayalleri dedim içimden. İçimi bir huzur kapladı. Kaptan, dümeni Üsküdar’a kırmış, Topkapı’yı selamlar gibi kornasına basıyordu. Üsküdar iskelesine yaklaşırken, “İşin yoksa sen de gelsene Cemal’e.” dedi. Hava almaktan başka bir işim yoktu. Hafta içinin, şirketin, muhasebe hesaplarının stresini atmaya çalışıyordum. Eski dostlarla muhabbet etmek bana iyi gelecekti. “Tamam.” dedim.

Üsküdar’a ayak bastık. Valide Camii’nde ikindiyi eda ettikten sonra Cemallere doğru yürümeye başladık. Balık pazarının yakınında oturuyorlarmış. Kapıyı kendisi açtı. Şaşkınlıklar, kucaklaşmalar, bu ne güzel sürpriz böyleler… Bizi içeri buyur etti. Ameliyattan sonra baya toparlamış. Bir ben anlattım, bir Cemal, bir Semih. Hatıralar, çaylar, hayatlar, çoluklar, çocuklar, işler, güçler, eski günler, yeni alışkanlıklar, alışlar, verişler, düğünler, dernekler. derken epey muhabbet ettik. Semih çok geç olmadan müsaade isteyelim, dedi; mahalle imamının işi varmış, akşam namazını sen kıldırır mısın diye rica etmişti de camiye yetişmeliyim dedi. Kalktık. Beraberce vapura bindik. Güneş İstanbul’un yedi tepesinde birden batmaya hazırlanıyordu. Bu sefer güvertenin en güzel yerini kapmıştık. Boğaz hafiften esip bizi biraz üşütse de İstanbul’un manzarası içimizi ısıtmaya yetiyordu. Yıllar önce okuldaki arkadaşlarımızla birlikte yaptığımız İstanbul ziyaretini hatırladım. Ziyaret yerlerini tamamladıktan sonra Semih ile birlikte tramvay yolundan aşağıya inip, iskelede balık ekmek yemiştik. Galata köprüsünde bir ileri bir geri tur atıp tekrar Sultanahmet’e çıkmıştık. O gün ikimizin de aklından bir gün İstanbul’da yaşayacağımız geçmemişti muhtemelen.

Ayvansaray’da birlikte indik. Ben Eyüp’e doğru evime gidecektim. Semih’in mahallesindeki cami de hemen yakınlardaymış. “Gel istersen akşam namazını birlikte kılalım öyle gidersin.” dedi. Tamam der gibi başımı salladım.

Mahalle arasında küçük bir camiye geldiğimizde ezan olmak üzereydi. Abdest alıp içeriye geçtik.

Semih sarığı başına, cüppeyi sırtına geçirdi. Mihraba doğru geçip oturdu. Oturduğu yerden küçük kapıyı işaret etti. “Hadi bakalım akşam ezanını okuyuver.” dedi. “Oku da samimi ve temiz bir kalpten edilen bir duanın kabul olduğuna şahitlik edeyim.” Kapıyı açtım. Mikrofonun düğmesine dokundum. Kırmızı ışık yandı. Saatimi kontrol ettim; tam zamanıydı. Ezanı okumaya başladım.

(Toplam 361 kez okundu. Bugün: 1)
PAYLAŞ:

1 Yorum

Fikrinizi Belirtin.