Hikaye ve Günlükler

Yayasız Kaldırımlar

Milletimizin yaya kaldırımlarıyla derin ve çok boyutlu ilişkisi uzun yıllara dayanıyor. Kaldırım vakıasının temelde iki tarafı var; biri devlet, diğeri kamu tarafı. Devleti ya da daha dar anlamda otoriteyi temsil eden il veya ilçe belediyelerinin, nüfusu orta ölçekli Avrupa devletlerini geride bırakan istanbul başta olmak üzere memleketin hemen her vilayetinde sınıfta kaldığını itiraf etmeliyiz. Yayalar tarafı aslında daha acı hakikatlerle dolu; insanımız neden bilinmez, kaldırım yerine araç trafiğine tahsis edilen yoldan yürümekten daha bir keyif alıyor gibi! Dediğim gibi, mesele aslında tarihimizde saklı; buyurun bakalım.

Ebuzziya Tevfik Bey’in bundan 100 küsur sene önce çıkarmaya başladığı 2 haftalık mecmuasında (Mecmua-i Ebuzziya) “Nasıl Yürüyeceğiz ve Şehremaneti’nin Faaliyeti (Yayaların Kaldırım Kullanması Nizamnamesi)” başlıklı bir yazısına rast gelince, sanki okuyacaklarımın mealini hissetmiş gibi içimden kıs kıs güldüm. Haksız değildim; yazar yaya kaldırımıyla aramızın hiç de hoş olmadığını, hatta bunun dünya çapında bir şöhrete (!) vesile olduğunu; fakat esas sorumlunun istanbul’un daracık sokaklarını -gerekirse zor kullanarak-genişletmeyen şehremaneti yani belediye olduğunu söylüyordu.

Ebuzziya Bey’e göre memleketin bilumum sokaklarında yaya kaldırımları varla yok arasındaydı,
hatta kaldırım şöyle dursun bunlara sokak demek bile zordu. Zira pek çok sokak, iki insanın yan yana geçişine imkân vermeyecek kadar dardı; kaldırım diye tahsis edilen kısımlarda da taş yoktu. Kaldırım yerine yol ortasından yürümeyi tercih eden insanımız da hadisenin cabasıydı. Bu konuda Avrupa’nın muhtelif şehirlerini örnek gösteren Ebuzziya Bey, oralarda sokakta yalın yahut baston, şemsiye vb. ile nasıl yürüneceğine, yürünmediği takdirde yayaların şehir kavası ya da belediye çavuşunca nasıl ikaz edildiklerine dair misaller veriyordu.

Dün memleketin sıkıntısı yukarıda sayılanlardı; bugünse daha başka maddeler ön plana çıkıyor. 30 şu kadar yıllık ömrümde oturduğum ya da bilvesile geçip gittiğim onlarca mahalde belki de onlarca yaya kaldırımlarının kah genişletilip kah daraltıldığını, taraflar için gayet kârlı olduğu tahmin edilen ihalelerle irili ufaklı, renk renk ve desenli taşların birbiri ardınca değiştirilip durduğunu, çoğunun kaldırımdan ziyade araç rampasını andırdığını hüzünle, fakat ibretle gördüm; muhtemelen yaşadıkça da sık sık göreceğim!

Öte yandan insanımızın yürürken tercihini kaldırımdan yana kullanmama alışkanlığı hâlâ devam ediyor. Tekebbür mü, aymazlık mı hâlâ anlam verebilmiş değilim bu vaziyete; fakat çözümü için ciddi adımlar atılmalı. Şunu da açıkça söylemeliyim; dün var olan “sokakların darlığı, kaldırım taşı yokluğu” vb. gerekçeler gibi bugün de insanımızın aslında kendince haklı gerekçeleri var: Defalarca yenilendiği halde bastığınızda göçüp yağışlı havalarda üzerinizi berbat eden, kaldırımdan çok mayın tarlasını andıran, haddinden fazla yüksek, giriş ve çıkışında yeteri kadar eğim olmayan, dahası artık sayıları neredeyse şehir nüfusuna yaklaşan otomobillerce işgal edilen yaya kaldırımında yürümek gerçekten zor. Kısacası yayalar da haklı!

Vatandaşın bu konudaki bilincini artırmak ya da kusurunu cezalandırmak içinse vaktiyle olduğu gibi bir nizamname hazırlanabilir belki. Hani demişler ya: Nushile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın…

Etiketler

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı