AraştırmaEdebiyatKişisel Gelişim

Yazı Tabanlı Hayat

Yaşadığımız devir bütün teknolojik gelişmesine rağmen hala yazıdan vazgeçmiş, kopmuş değil. Üstelik her ne olursa olsun, hangi yenilik ortaya çıkarsa çıksın, yazının yerini alabilen alternatif bulunamıyor.

Eskiden yazı ile ilgilenenler sadece muharrirler, şairler, edipler, öğretmenler, talebeler iken bugün bu iş 7’den 70’e toplumun her katmanına yayılmış durumda.

Yazının hayatında bu derece çağ açacak teknolojik gelişmeler şüphesiz öngörülememişti.

İlk etapta 1980’lerde sözcük işlemcisinin çıkması, akabinde 90’larda internet ve elektronik postanın bu rüzgarı devam ettirmesi, dünyanın farklı yerlerindeki insanların sınırları, zamanları aşarak her an birbirleriyle iletişim içerisinde olması ve bugün gelinen noktada dünyanın her yerinde blog yazarlarının olması azımsanamayacak bir durum.

Aynı zamanda hoşa giden bir durum.

Bütün bunların yanında bir de sosyal medya var.

Sosyal medya; herkesin fikirlerini paylaştığı, anılarını yazdığı, kurgu veya gerçek hikayelerle süslediği güzel bir platform olarak görülebilir.

Muhteva, üslup, dil kuralları, anlatım bozuklukları vs. burada pek yer bulmuyor, bulamıyor kendine. Çünkü bunlar gereksiz zaman alan birtakım çalışmalar gibi görülüyor.

Farkında olmadan dil yıpranıyor, yıpratılıyor.

Zamanın bereketsizliğinden, kimsenin hiçbir işe yetişememesinden mütevellit; dilin incelikleri ve hassasiyetleri gereksiz birer argümanmış gibi arka plana itiliyor.

Hakaretamiz, bozuk, çatışmacı bir üslupla yazılanlara girmek bile istemiyorum.

Bit yeniği

Yazı yazma korkusunu azaltan her icat klima ve ampul kadar değerlidir, der William Zinsser. Dolayısıyla 80’lerden itibaren başlayan bu kolaylıklar – daha öncesine girmiyorum tabiki, eskiden daha da zormuş: taşlar, kil tabletler, duvar yazıları, kabartmalar, parşömen, kağıt, matbaa ilh. – bugünün dünyasında herkesi yazar yapma durumuna sürüklemiştir.

Fakat burada da bir bit yeniği olduğu unutulmamalı.

Bilgisayar, tablet, akıllı telefonlar ve sosyal medyanın bütün nimetleri kullanılarak herkesin yazar olduğu bu atmosferde birilerinin bu arkadaşlara yazı yazma işinin asıl özünün tekrar tekrar yazmak olduğunu söylemesi gerekir.

Ben yazdım oldu, demekle olmuyor.

Akıcı yazabiliyor olmak iyi yazmak anlamına hiç gelmiyor.

Benim yapabildiğim bu kadar,

“Yazmak fikrinin kendisi bile güzeldir. Tatlı gelir insana. Kitap yazıyorum demek, havalı bir cümledir. O yüzden, fikir işçiliği yapıyorum, demek lazımdır. Çünkü işçilik, ayakları yere bastırtır. ”

diyerek işin içinden sıyrılıp kenara çekilmek de yapılacak en kolay hareket tabi. Çünkü mutlaka daha iyisi vardır. Ve asıl hedef oraya ulaşmak olmalıdır.

Sır ne?

eki, bu göz kamaştıran işin sırrı ne?

Farklı meslek dallarından insanlar ellerine bir şeyler alıp karalayabilirler. Kimisi çok eğlenceli bir iş olduğunu, kelimelerin harikulade bir ahenk içerisinde aktığını ve stres atmak için sık sık yazdıklarını söylerler.

İşin çok kolay olduğundan dem vururlar.

Hâlbuki ciddi anlamda işin içerisinde olan insanlara sorsanız; ne kolay ne de çok eğlenceli bir iş olduğunu görürsünüz.

Bir kere aparma yapmamalıdır. Yazar, başkalarının sözlerinin arasından kendi fikirlerini yeşertebilmelidir.

Fikir ne kadar keskin olursa olsun, cümlelerde gizlenilebilmelidir.

Baştan sona emek olan bu çalışma sisteminde; kelimelerin kendiliğinden akması, kısmen mümkün olsa da, ekseriyetle çok zordur.

Böyle söylüyoruz fakat tam burada yazar adaylarının gözlerini korkutmamak için Dorothea Brande’ın şu sözünü de ilave etmek gerekir:

“Ressamlar için yazılan kitaplarda, adayın basit bir badanacıdan başka bir şey olma şansının pek bulunmadığı anlatılmaya çalışılmaz. Veya mühendisler için yazılan kitaplar, iki lastik parçası ve üç beş çöple bir biçerdöver örneği yaptı diye, öğrencilerin mesleğinde ilerleyeceği ve bu meslekte saygın bir yer alacağı umuduna kapılmaması uyarısı ile başlamaz.”

Brande’ın fikirlerine tamamen katıldığımızı belirterek devam edelim.

Profesyonel yazarların çalışmalarına baktığınız zaman, kaç defa yazdıklarının üzerlerinden geçtiklerini, tekrar tekrar yazıp sildiklerini, beğenmeyip bir daha yazdıklarını görürsünüz.

Bugün adından söz ettiren iyi bir yazar, zamanında mutlaka birilerinin dudak bükerek baktığı, hakir görüldüğü, nahoş yaftalamalara maruz kaldığı evrelerden geçmiştir.

İşte işin püf noktası da burası: Devam etmek.

Sanat mı zanaat mı?

İyi yazarların sıkı sıkıya bağlı kalacakları, günlük belirli bir çalışma programları olmalı.

Yazma işini sanat değil de daha çok zanaat olarak görmeli.

Evet, elbette sanattır da fakat asıl zanaat olarak değerlendirilmeli.

Çünkü sadece sanat deyip o yönün ağır bastırılması, daha sonraki süreçte “bugün ilham yok, yazamam” şekline dönüşür ki asıl felaket burada başlar.

Böylelikle bir heves, daha tam anlamıyla başlamadan kursaklarda kalır.

Oysa zanaat olarak görülür ve değerlendirilirse ilhama, hevese bakmaksızın o işi yapma zorunluluğu hissedilir ve yapılır.

Tıpkı bir öğretmenin bazen severek, isteyerek ders işlemesi bazen de hayatındaki bütün olumsuzluklara rağmen sırf işi olduğu için o dersi işlemek zorunda olması gibi düşünülebilir.

Bu açıdan bakıldığında; eğer yazarın da işi yazı yazmaksa bunu herhangi bir iş gibi yapmalıdır.

Bütün bunlara rağmen yazmak gibi şahsî bir iş için tek bir “doğru”dan söz etmenin mümkün olmadığını belirtmek gerekir.

Çünkü her insan apayrı bir çalışma sistemine sahip.

Farklı türde ve çok farklı yöntemlerle yazan birçok yazar var. Kimi sabahın esenlik vaktini tercih ederken kimi öğlen, kimi de geceyi tercih eder.

Bazıları sessizlik ve sükûnetle çalışmak isterken, bazıları gürültülü ortamları ve kalabalık mekânları seçer.

Misaller çoğaltılabilir.

Kişisel farklılıklar her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.

Son söz

Derdinizi en iyi anlatabileceğiniz, söyleyeceklerinizi en güzel şekilde ifade edebileceğiniz metot; sizin için doğru metottur.

En Yeniler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı